Zeytin Ağacı

/ 7 Mart 2022 / 317 views / yorumsuz
Zeytin Ağacı

Zeytin ağacının altında oturan adam, elindeki kitaba eğilmiş, dikkatle okuyor, bazı cümleleri mırıldanarak tekrar ediyordu. Birkaç satır sonra, sırtını ağacın yaşlı gövdesine yaslayıp gözlerini kapadı. Hasat sonu yorgunluğu vardı üstünde. Bu serin güz ikindisinin tadına varmak istiyordu. Kasım rüzgârının ağaçlarla, dallarla, yapraklarla konuşmasına kulak veriyor, esintiyle gelen çocukluk hatıraları tenine değerken, “kınalı koçum” diyerek başını seven annesinin şefkatini hissediyordu. Doğanın ortasındaki bu huzurlu, dingin hayatını bozmak isteyenleri ise düşünmemeye çalışıyordu. Gözünün önüne gelen bir sineği kovalar gibi bir hareket yaptı eliyle. Neydi bu insanların derdi! O adamlar köyde peyda olalı beri köylünün biri gidip, biri geliyor, onu ikna etmenin yollarını deniyorlardı. Satmayacaktı toprağını, satmayacağını daha nasıl anlatabilirdi ki! Bu zeytinlikler geçim kaynağı olmanın ötesinde, ata yadigârı, yaşama sebebi, geçmişi ve geleceği idi. Babası öldüğünde büyük şehirde üniversitedeydi. Kardeşleri miras haklarını satıp gitmişlerdi ama o, kitaplarını yüklenip, her şeyden vazgeçip dönmüştü köyüne. Tek başına devam etmişti. Altmışlarındaydı artık. Tek istediği, sonuna kadar burada kalmak, bir zeytin ağacının dibinde toprağa karışmaktı. Gücünü zeytinden alan, karanlık ruhlarla savaşan mitolojik bir kahraman gibi hissediyordu kendini çoğu zaman.

Ağaçların gerisinden gelen alçak sesli konuşmalar böldü düşüncelerini. Kulak kabarttı:
“Muhtar emmi, bu adam meczup mu, filozof mu anlamıyorum valla. Biz, teklif edilen paradan söz ediyoruz, o şiir okuyor, zenginlikten, refahtan, hayallerden bahsederken o Athena diye başlayıp zeytin ağacı anlatıyor. Ne inat, ne cins adam bu İsa! Hepimizin işine taş koyuyor, nasıl ikna edilir, var mı bir fikrin, bir çözümün emmi?”

Zeytin ağaçlarının arasından nefes nefese yürüyen genci sesinden tanıdı İsa. Zeynel Ağa’nın tombalak torunu Efe’ydi bu. Muhtarın yanında ne işi vardı bu toy çocuğun? Muhtarın nasıl paragöz, nasıl kurnaz olduğunu çok iyi bilirdi. O atmacaları da köye o musallat etmişti. Muhtarın sesi hınç doluydu: “Kardeşleri bunun gibi değillerdi, akıllı adamlardı. Ama bu babasının oğlu.” Bir nefes duraklayıp devam etti: “Nuh der peygamber demez bu adam. Ne vizyon var, ne hayal… Çoluk çocuğu da yok. Tek tabanca.Hiç bir yerden tutturamıyoruz… Bu parayı da bir daha kimse vermez bu topraklara. Onun zeytinlikler de proje için elzem. Bakalım bir daha konuşmaya çalışalım, dinlerse…”

İyice yaklaşmışlardı. İsa beklemedikleri bir anda ağacın ardından çıkıp da karşılarına dikiliverince, boş bulundular, gözleri kısıldı, vücutları gerildi, ama kısa sürede toparlandılar. Yüzlerine yumuşak bir ifade, seslerine dostane bir tını yerleştirmeye çalışıp selam verdiler. Muhtar: “Korkuttun İsa kardeş, konuşmaya dalmışız, fark etmedik seni, biz de sana geliyorduk.”

İsa’nın: “Buyurun emmi tabi buyurun da, yine aynı mevzuuysa…” Konuşmalarına mani olacağını hisseden delikanlı heyecanla atıldı: “Dur hele İsa Amca, bir dinle bak. Tüm köy adına geldik. Bak muhtar emmim sana detaylı anlatacak, projeyi, teklif detaylarını… Gel inat etme, bak herkesin yararına olacak bu iş”. İsa, elleri cepkeninin cebinde, çenesi hafif kalkık, dudaklarında yumuşak bir gülümseme: “Sen Efe’sin değil mi, Zeynel Ağanın torunu? Zeynel ağam babamın en yakın dostlarındandı, uzun zaman oldu görmediğim. Selamımı söyle e mi!…Rahmetli babanı çok tanımazdım ama, dedene hiç benzemiyorsun…Kaç yaşındasın sen?”

Konunun hedefinden sapıp, kendi üstüne dönmesine şaşıran Efe: “ Selamını söylerim İsa Amca, o da senden, ailenden bahseder, ama artık çok yaşlandı. Hele babamın ölümünden sonra, çoğu şeyi karıştırır oldu. Yaşım yirmi iki ama yüküm ağır anlayacağın.” dedi. Bunu söylerken de, İsa’ya kendini biraz da acındırarak, arsaların satışı konusunda etki yaratabileceğini umuyordu.

“Hmm çok gençsin, zor tabi… Satıp savıp şehre gitmek hevesin vardır senin şimdi?” diye acı acı güldü İsa ve çocuğun cevabını dahi beklemeden, araziyi gözleriyle tarayan, ölçüp biçip içten içe hesap yapan muhtara döndü: “Muhtar emmi, bu çocuklara, gençlere toprağın kıymetini, bereketini, zeytin ağacının kutsiyetini sen anlatmazsan kim anlatacak! Parayla pulla değişilir mi bu zenginlik? Bakın şu ağaçlara, dedelerden kalma, hepimizden yaşlı, neler görmüş geçirmiş, ne hikâyeleri yüklenmiş. Kıyılır mı hiç!”. Muhtar sıkıntıyla gözlerini kaçırıp, İsa’nın aklına girmenin kolay olmayacağını düşünürken, Efe, İsa’nın cümlelerinde dedesinin öğütlerini duyar gibi olmanın ürpertisiyle ceketine sarınmıştı.

Bir anlık bir suskunluğun ardından, yavaş çekim bir sahnenin içindeymiş gibi İsa’nın, kollarını iki yana açtığını, kendi etrafında dönmeye başladığını fark edip, donakaldılar. İsa’nın ensesine inen cılız kızıl saçları rüzgârın eşliğinde salınırken “Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin. Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için. Yaşamak yani ağır bastığından*” diye mırıldanıyordu, kendinden geçmiş bir halde.

İki davetsiz misafir irkilerek iki adım geri çekildiler. Şaşkın ve temkinli bir halde İsa’yı izlerken, muhtara doğru eğilen delikanlı: “Bak işte, dediydim ben muhtar emmi, bu adam uçmuş, konuşulmaz bununla. Biraz da tırstım ha! Ne olur ne olmaz, gidelim buradan bence”. Muhtar da ellerini iki yana açıp “Dalga mı geçiyor, deli numarası mı yapıyor anlamadım. Eskiden de garipti ama galiba haklısın oğlum meczup olmuş bu adam. Bırakalım ne hali varsa görsün, bulaşılmaz.” diyerek berikini kolundan çekiştirdi ve geldikleri yönde seğirttiler. Arada dönüp arkalarına baktıklarında, İsa’nın, bir semazen gibi kendi etrafında dönmeyi sürdürdüğünü görüp, adımlarını hızlandırdılar.

Onlar gözden kaybolunca, İsa durdu. Ellerini az önceki zeytin ağacının sert gövdesine dayadı. Derin bir nefes çekti içine, sonra dibine çöktü yorgun. Atasının sırtına yaslanır gibi yaslandı ağaca. Ayaklarını uzatıp, kasım rüzgârını teninde hissederken şu dizeler döküldü dudaklarından:

**Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü
dallarımdan.

Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı
gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,

Ah…dedim sonra
Ah!

Mehtap Sağocak

*Nazım Hikmet (Yaşamaya dair şiirinden)
** Didem Madak (Ah’lar ağacı şiirinden)

Benzer Konular
Sabah Kahvesi
Aralık