Yusuf Çağlar yazdı: “Habib Bektaş ve ÖYKÜ UNUTMAMAKTIR”

/ 23 Nisan 2022 / 403 views / yorumsuz
Yusuf Çağlar yazdı: “Habib Bektaş ve ÖYKÜ UNUTMAMAKTIR”

Bozkırda küçük bir Anadolu
kasabası. Sekiz dokuz
yaşlarındayım. Avlunun diğer
ucundaki küçük evde oturan
Muazzez öğretmen “Yusuuuf” diye
seslendi mi oyunu moyunu bırakır,
koşarım yanına. Fırından taze,
sıcak ekmek almaya
gönderecektir. Bir solukta gider
alırım. Muazzez Öğretmen her
ekmek alışımda bana mutlaka
kitaplar verir. İçinde masallar,
öyküler olan güzel kitaplar… (Pek
çoğu halen durur kitaplığımda.) O
gün bu gündür kitaplarla fırından
yeni çıkmış sıcak ekmek arasında
özel bir ilişki vardır benim için. Her
dem taze, sıcak, kutsal bir ilişki.

Sözü yurt edindiğini
Öykülere inandığını
Kaybolmasınlar diye yazdığını
“Ben babamı yazmamıştım, kayboldu!” dediğini
Biliyordum.

Çocuk, büyük ayırt etmeden, belirli bir yaş kitlesi seçmeden, herkes için yazdığını
“Bilirsiniz, eskiden çocuklar için özel kıyafetler yoktu. Büyüklerimizin küçültülmüş giysilerini giyerdik!” dediğini

Gölge Kokusu’nu, Ay Terazin Olsun’u, Dedemin Cenneti’ni, Erlangen Şiirleri’ni, Adresinde Yoktur’u, Hamriyanım’ı, Yorgun Ölü’yü, Cennetin Arka Bahçesi’ni, Uzun Lafın Kısası’nı, Sevginin Gizli Tarifi’ni, Çiçekoğlan’ı, Hollanda Kralı Bo’yu, Yeşildağ’ı, Demir Adamları, Yok Yüzleri…
Biliyordum.

Şu şudur bu budur demekten, hazır yanıtlardan kaçındığını
Asıl olanın yanıtlar değil sorular olduğunu

Hikmet burcunda zaman ve çalışmanın (emeğin) önemini
Eskiden bildiğini, sonra bildiğini sandığını ve artık ‘hiçbir şey bilmediğini’
Biliyordum.

Parayla satın alınamayacak güzel şeyleri
Çocukluğunun geçtiği toprakları
Dağlara çıkmayı, toprakta çalışmayı, şarap yapmayı, yemek yapmayı, paylaşmayı sevdiğini
Biliyordum.

“Zor bir dönemden geçiyoruz. Gerçekten zor. Günümüzde bir dil sorunu olduğunu düşünüyorum. Bu tür dönemlerde sadece ekonomi değil, her alan gibi dil de yıpranır. Dilde yozlaşma olur. Karşılıklı anlaşma, iletişim güçleşir. Bir alt dil oluşur. Bir üst dil oluşur. Aynı sözcüklerle de olsa karşınızdaki insanla anlaşamaz duruma gelirsiniz. Bölünmüşsünüzdür. Böyle zamanlarda dil kötürüm kalır, cüceleşir “ dediğini

Alışılagelmiş, güzele yaslanmış sözcüklerle günümüz yaşamını yansıtan şiirler yazılamayacağını, bu yüzden “argo”, “küfür” şiirleri yazdığını, dili bilinçli bir şekilde deforme ettiğini
Biliyordum.

Kahramanların övüldüğü bir ülkede dilin yitirileceğini
Sağlıklı bir toplumun kahramanlara ihtiyacı olmayacağını
Dil, inanç, kültür çeşitliliği gibi farklılıkların bir toplumun zenginliği olduğunu

“Yunus Emre, Türk edebiyatına, Türk düşünce dünyasına kattığı zenginlik kadar, bir Kürt, bir Ermeni, bir Arabın düşünce dünyasına da zenginlik katabilir. Aynı şekilde bir Kürdün, bir Ermeninin veya bir Arabın edebiyatı, müziği, şarkısı, destanı bir Türkün kültürel dünyasını zenginleştirebilir. Farklı kültürlere ait birikimleri özümsemek bir kazanımdır. Farklı kültürlerle dolaşmak bir zenginlik, bir çoğalmadır” dediğini
dolaşmak sözcüğünün altını çizerek söylediğini
Biliyordum.

“İnsan yaptığı işi severek yapmalı. İyinin daha iyisi olduğunu bilmeli ve içine sevgiyi maya etmeli. Çok iyi bir marangozla, çok iyi bir bahçıvanla, doktorla, işini iyi yapan bir zanaat ustasıyla iyi bir yazar arasında fark olmadığını düşünüyorum. Ben sadece bir yazarım ve iyi öyküler yazmak istiyorum” dediğini
yazdığını
Biliyordum.

“Edebiyat 2X2=5 diyebilmekti”
Bunu ancak kalbiyle düşünenler söyleyebilirdi

“Öykü Unutmamaktır”.
Fırından yeni çıkmış bir ekmek gibi çıkıp geldi.

Adı üstünde geldi.

Çilesini, yorgunluğunu tarlada, değirmende bırakmış olmanın onuruyla geldi

Yükümüz emek olsun
sevgi olsun
doymak olsun
der gibi geldi

Kitabın ateş kırmızısı kapağını açtığımda
“Sevgili dostum,
Yazmadan önce öykü nedir biliyordum. Şimdi? Unuttum. Yazan değil yazılan / öykü söylesin, anlatsın kendini” diye not düşmüştü imzasının yanına.

Öyle de oldu:

Daha ilk öyküde sıcak, arı-duru bir his karşılıyor insanı. İnsana en çok yakışan bir his… Bu hisse bir ad vermek gerekir mi, bilemiyorum. O his alıp ortak ediyor sizi öyküye.

Yaklaşan Cumhuriyet Bayramını eski günlerdeki gibi kutlamak için lacivert bir takım elbise diktirmeyi hayal eden emekli öğretmen Cüneyt Bey, siz oluyorsunuz. Okumakta olduğunuz Cumhuriyet gazetesini kırıştırmadan katlayıp saygıyla komodinin üzerine bırakırken eşinize bakıyorsunuz. O bakış, söylesem mi söylemesem mi bakışıdır. Aklınızdan geçenler söylenmeyecek şeyler değildir aslında. Uzun zamandır düşünüyorsunuzdur. Hayal ettiğiniz, güzel lacivert bir takım elbiseden başka bir şey değildir. Eski zamanlardaki gibi.

Elli sekiz yıllık hayat arkadaşınız Güzide Hanım, sizin bir şey diyeceğinizi, deyip dememek konusunda ikircikli olduğunuzu, kararsızlığınız nedeniyle bakışlarınızı kaçırıp çocuklaştığınızı anlamaz mı hiç!

“Son zamanlarda aklıma ne geliyor biliyor musun, Güzide! Diyorum ki, kendime şöyle güzel, lacivert bir takım elbise diktirsem. Üç hafta sonra, biliyorsun, Cumhuriyet Bayramı. Kutlarız. Sen de o kurşuni tayyörünü giyersin. İçine de o gülkurusu bluzunu. Ne güzel olur değil mi? Sonra, hani askeri mahfilde…”

Sonunu getiremediğiniz bir cümle kuruyorsunuz pencereden dışarı bakar gibi yaparken.

Sonra. Sonra Güzide Hanım oluyorsunuz. Yüreğiniz sızlıyor, boğazınız yanıyor, içinizden ağlamak geliyor. Hem de nasıl bir ağlamak…

“Manifaturacılar kapattı artık dükkânlarını. Uzak bir yerlere gittiler sanki. Kumaş satan yer mi kaldı! Terzi de yok! Onlar da bir yerlere gittiler. Ama asıl sorun o değil ki…”
“Askeri mahfiller kalmadı ki! Onlar da bir yerlere gittiler. Cumhuriyet Bayramlarında eskisi gibi balolar yapılmıyor artık Cüneyt Bey.” diyorsunuz, kendinize söyler gibi.

Öyküyü okudukça bütün satırların damarlarınızda dolaştığını hissediyorsunuz. İncelikli, tertemiz bir dil geçiyor kalbinizin sıcaklığından. Bir ülke geçiyor. Yitirdiğiniz, yitirmekte olduğunuz şeyler…

Sonra diğer öyküler:
Alyans, Dünya ile Barışmak, Çocuk Seni Seviyorum’, ‘Bizim de Bir Hikayemiz Olsun’, ‘Korona Aşkı, Köse, Adı Sultan’dı, O Yolu Yürümedim, Erkinsan, Tarihsiz Bir Takvim Yaprağı’ ve diğerleri…
Birbirinden güzel tam yirmi dokuz öykü.

Sadece öykü değil, çok daha fazlası

İnsanların hikâyelerine eşlik eden bir ülkenin resmi, bir ülkenin resimli hikâyesidir gözlerinizin önüne serilen.

İçinde yaşadığı toplumun, içinde yaşadığı doğanın, içinde yaşadığı dünyanın derdini dert edinmiş bir yazarın kaleminden dökülmüştür.

O büyük, kocaman dünyanın acılarından, sevinçlerinden, mutluluklarından, düş kırıklıklarından pay almış küçük insanlar yaşar bu öykülerde. İyi veya kötü değildirler. Suçlu veya suçsuz, günahkâr veya günâhsız değildirler. Sadece İnsan’dırlar.

Günlük yaşantınız içinde gözden kaçırdığınız ayrıntıları, incelikleri fark edersiniz.

Tertemiz bir dil, unutulmaya yüz tutmuş insancıl değerleri, parayla satın alınamayacak güzel şeyleri hatırlatır.

Susmanın bir çığlık, bir dil olabileceğini
Gözlerimizin bir sesi olabileceğini
Hikâyemiz olmazsa var olamayacağımızı
En alttaki insanın acılarında, en üsttekinin eli olabileceğini
“Beride”, yanı başımızda olanın, “ötede” olandan daha suçlu, daha zalim, daha günahkâr olabileceğini
Çocuğun / çocukluğun / çocukça bir sevgiyle mayalanmış dilin evrensel bir dil olabileceğini
“Hayır” diyebilmenin, “O yolu yürümemenin” onurlu duruşunu
Bir ülkenin nasıl kurtarılamayacağını
Adı olanların, adı olmayanlara borçlu olduğunu
Korkunun hükümdarlığını
hatırlatır

Çünkü
“Öykü Unutmamaktır”

Kitabın en başında
bütün kitaba önsöz niteliğinde bir deyiş, bir şiir bulacaksınız

ve her öykünün başında
o öyküye selam duran
küçük, kısa bir şiir

öykülere açılan farklı patikalar
okurun doldurabileceği özel boşluklar
birbirine bakan komşu pencereler gibi
küçük kısa şiirler:

İzmir ne güzeldir bugün,
hayde be, durmak olur mu!
Belkahve’de bir kahve içmeli
İzmir’e bakarak
Mustafa Kemal’e bakar gibi

Bahar gelmedi
Öyleyse yenildim.
Öpüyorum gözyaşlarımı
Öpüyorum yenilgimi
öğretmenimin ellerini öper gibi.

Yusuf ÇAĞLAR
Mayıs- 2021
Salihli