Yol

/ 26 Eylül 2021 / 105 views / yorumsuz
Yol

Son gelen yolcuyla kapanan kapı -gitme vakti- düşüncesinin zihinlere yerleşme anı. Koltuk rahat mıydı, oturdum işte, rahat olmasa ne yapacaktım. Şikayetinle ne değişecekti. Sadece aklından geçenleri hiçbir zaman öğrenemeyeceğin bir çift göz durup bakacaktı karşında. Sanırım rahattı koltuklar. Bir çift göz kalsın yerinde. İkram ne zaman acaba. Aceleci gördüm kendimi. Mavi perdeleri katlı büyük camın ardından izlediğim anlık değişen görüntüler. Evet, koltuklar rahattı ve ben de rahattım, şimdilik. Uyku mu, belki sonra. Koridorda gezinen parlak saçlı bir genç. Hiç oturmaz mı acaba. İsim kontrolü mü. Evet o benim. Herkesin ismini bilen tek kişi oydu. Benim bildiğim ise sadece yanımdakinin ismi. ”Rıfat” diyordu parlak saçlı genç. Konuşmayı sevmez bir hali var Rıfat’ın. Bir baş hareketiyle onaylıyor. Kepsiz verilen asker selamı gibi. Başında kep varmış zannedip de verilen kepli selam, komutanımın sinir hücrelerini harekete geçirmişti ve sadece gözleriyle yeterince şey anlatmıştı. Yolculukları sever miydim hala bilmiyorum. Hangi araçla gittiğimin bir önemi var mıydı? Çoğu kişiye göre vardı. Bana göre var mıydı bilmiyorum. Arka tarafta mırıldanmalar. Rıfat sanırım rahatsız oldu. ”Biraz sessiz lütfen” Rıfat bulmacasına kaldığı yerden devam ediyor. Soldan sağa altı harfli, Ortadoğu’da bir ülke. Son harfi ‘e’ mi onun? ”Suriye” diyordum, ödül kazanmış yarışmacı tavrıyla. Rıfat, yuvarlak camlı, kemik çerçeveli gözlüğünün arkasından bir bakış yolluyordu. Anlıyordum. Mavi perdeleri katlı o büyük camdan bakıyordum. Akıp giden ağaçlar, evler… Akıp giden bizdik, onlar duruyordu yerinde. Yolculukları sever miydim, hala bilmiyorum. Peki ya, yaya olarak yolculuk etmek. Ama çok çabuk yorulurdum. Yorulmayı sevmezdim. Sevmediğim o kadar çok şey varki. Yorulmak dışında aklıma şu anda birşey gelmedi. Aklıma birşeyin gelmiyor olması, aklıma birşeyleri çok çabuk unutuyor olmamı sevmediğimi getirdi.

Sarsıntılar… Yollar çok mu kötüydü? Hareket eden başlar ne kadar da senkronize. Ben de dahildim buna. Yolculuk boyunca aklıma gelirdi belki bu sevmediklerim. Rıfat’a sorsam neyi sevip sevmediğini. Belki aklıma gelirdi birşeyler. Yukarıdan aşağıya üç harfli, titreşim. Ses değil miydi o. Sessizce bir ”ses” dedim. Anlamıştım ki, Rıfat işine karışılmasını sevmezdi. Bende mi sevmezdim acaba. Belki. Başka; yolculuk boyunca aklıma gelecektir mutlaka. Peki ya uyku? Uykudan vakit kalır mıydı düşünmeye? Anemin söylediği ninniler gibi değildi belki ama, yol boyunca geçirdiğim sarsıntılar ve motorun uğultusu beni uyuturdu hep, ya da; bu rahatsız edicilikten kurtulmak için uyumaya zorlardım kendimi. Koltuklar rahattı ama, bir yastık alsa mıydım yanıma? Rıfat, bulmaca sayfasını katlayıp cebine koydu. Uyusam mı acaba, hava da aydınlık. Mavi perdeleri çeksem, Rıfat’ın seyrini engellemiş olurdum. Peki ya tüm perdeleri çeksem, nasıl bir tepkiyle karşılaşırdım? Uyusaydım bir kaç rüya görürdüm elbet. Araya mutlaka kabuslar, ya da; anlamsız kişilerin anlamsız halleriyle süslü ve hiçbir mana içermeyen önemsiz rüyalar. Bilinçaltına atılmış yüzlerce kişi veya nesneler. Çöplük. Ben istemediğim halde beynimde yer kaplıyorlar ve ben istemediğim halde rüya, ya da; dil sürçmesi olarak bulundukları yerden bir şekilde çıkıyorlar. Temizlemek mi, belki mümkündür. Rüyalar… hepsini unutmak uzun sürmüyor. Ya unutamadıklarımı bir türlü unutamıyor olmak? Bir anlamı mı vardı yoksa her birinin. Mavi perdeleri katlı büyük camın ardında, geometrik biçimde sürülmüş tarlalarda çalışanların pırıl pırıl parıldayan terlerinin kutsallığı gözlerimi dolduruyordu. Rıfat’da bakıyordu, mavi perdeleri katlı o büyük camdan dışarı. Peki onun gözlerini dolduran neydi? Bir anlamı vardı belki de o rüyaların. İçinde biryerlerde gizliydi, ya da; gizliymiş gibi zannediyordum. Sadece farkedemiyor da olabilirdim. Parlak saçlı genç geziniyor. ”Ne alırsınız?” Rıfat su istiyor, ben ise çay. Rıfat suyu içiyor, ben ise çayın soğumasını bekliyorum.

Mavi perdeleri katlı o büyük camdan bakıyordum. Neyi görüyordum ben? Ayna karşısında kendimi görüyor olmamdı belki de gerçekten gördüğüm. Ya benim dışımda gördüklerim, kaçı gerçekti? Objektiften büyük bir dikkatle ve titizlikle bakıp çektiğim fotoğrafların içinde gördüğüm aslında neydi? Arkadakiler uyukluyor. Rıfat elindeki boş plastik bardağı buruşturup, rahatsız edici bir ses çıkartıyordu. Ben ise mavi perdeleri katlı o büyük camın ardından, alçak uçuş yapan bir kuşun süzülüşüne hayranlıkla bakıyordum. Kuş uçuyordu. Kuş gözden kayboluyordu. Herkes farklı görüyordu birşeyleri. Ben de öyle. Hangimizin gördüğü aslında gerçekti? Yolculukları sever miydim, hala emin değilim. Yanımda nasıl biri oturacak acaba düşüncesi, herkes gibi benimde aklımı bir süre oyaladığı olmuştur. Ne saçma bir oyalanma. Hayattaki birçok saçmalık gibi. Ne farkederdi ki, sonuçta ben gibi bir insan değil miydi. Evet insandı ama ben gibi değildi, ya da; ben, o gibi değildim. Aslında merak ettiğimiz sadece görünüşü müydü, yoksa; karakteri mi? Bir bakış yeterdi görünüşünü anlamaya. Ya karakterini anlamak için bir kelam yeterli olur muydu? Her insan koyar mıydı karakterini sahneye. Hayır. Bir değil de, bin kelam edilse ne olurdu. Bin kere hayır olurdu dersem, bu durumu anlatmak için hangi kelime yerinde olurdu? Rıfat bilir miydi? Ben bilmiyordum. Taki yolculuğu sevip sevmediğimi bilmediğim gibi.

Uyumuş muydum. Boynumda bir ağrı. Sarsıntılardı benim gözlerimi aralayan. Saate baktım. 14:00. Çok mu havasız? Boynumda şiddetli bir ağrı. Yastık alsaydım ne iyi olurdu. Rıfat uyumuş muydu acaba? Parlak saçlı genç yine koridoru turluyor. Su ve çay. Rıfat içiyor, ben soğumasını bekliyorum. Bakıyordum, mavi perdeleri katlı o büyük camdan. Baktığım her ne ise onu görüyordum. O, ilk ve son gördüğüm oluyordu. Aynı yere birdaha baksam, aynı şeyi birdaha görmüyor olacaktım. Kiminde ufak, kiminde büyük dokunuşlar olacaktı. Hayatın dokunuşları. Ve gözden kaçan da buydu. Sarsıntılar, senkronize başlar, horlayanlar, havasızlık, hafiften bir koku. Ve varolduğumu anımsatan binlerce şeyin kuşatılmışlığı. Çok sayıda varoluşun içinde, varoluşsal sancıları yaşayanlar. Bilerek, ya da; bilmeyerek. Saat 14:30. Motorun uğultulu sesi. Kepsiz verilen selamın pişmanlığı. Rıfat bir başka cebinden, bir başka bulmaca çıkardı. Her görüntünün başka bir hali. Herkesin gördüğü hal başka. Yanımda sessizliğe gömülü, yuvarlak camlı, kemik çerçeve gözlüklü Rıfat’da, mavi perdeleri katlı, o büyük camdan bakıyordu. Ama ne o benim gördüğümü görüyordu, nede ben onun gördüğünü görüyordum. Aynı açıdan mı bakıyorduk, hayır. Aynı açıdan bakmanın imkansızlığıyla, aynı şeyi görmüyorduk.
Göz kapaklarıma çöken ağırlıkla, bulmacaya son bir göz gezdiriyordum. Soldan sağa beş harfli, muharebe. ”Savaş” diye mırıldandım. Yıkılmak üzere olan başımı Rıfat’a çevirdiğimde, beyaz kirli sakal ve pos bıyıklarının arasından, içten bir gülümseme yolladı varlığıma. Yolculukları sever miydim hala bilmiyorum. Ama uykuyu severdim. Koltuklar rahattı ama bir yastık olsaydı hiç fena olmazdı.

Enver Karahan

Benzer Konular
Sognatore İnsanlar
Ses / Yakup Yaşar