Yazar Bayram Sarı’nın “Bukowski’nin Oğlu” İsimli Kitabının Analizi

KİTAP İNCELEMESİ

Yazar Bayram Sarı’nın “Bukowski’nin Oğlu” İsimli Kitabının Analizi
Yayınlanma: Güncelleme: 137 views

Kitap; ‘Bukowski’nin Oğlu’ adı itibariyle bir meydan okuma taşıyor, aynı zamanda edebiyata ve Heinrich Karl Bukowski geleneğine gönderilmiş selam özelliği taşımaktadır.

Okur kitapta dilin sertliğiyle karşılaşıyor, süslenmemiş, cilalanmamış, yer yer okuru rahatsız etmeyi göze alan bir anlatım var. Rahatsızlık huzursuzluk veren tarzda değil, aksine karakterlerin iç dünyasıyla birebir örtüşen, samimi bir sertlik. Metin boyunca hissedilen  “yeraltı” tonu; toplumun kenarında kalmış, içsel çalkantılarıyla baş başa bırakılmış bireylerin sesini taşıyor, bağırmıyor ama susarak da geçmiyor.

Kitaptaki karakterler bilindik kahraman değiller; hayatta kalmaya çalışan, kendi kırık parçalarını bir arada tutmaya uğraşan insanlar. Özellikle erkek karakterlerin iç çatışmaları, modern çağın erkeklik algısıyla hesaplaşır nitelikte. Güçlü görünme zorunluluğu ile içsel kırılganlık arasındaki gerilim, metnin alt damarını oluşturuyor. Yalnızca bireysel bir bunalımı değil; toplumsal bir sıkışmışlığı da anlatıyor.

Anlatım dili yalın ama boş değil. Her cümlede bilinçli tercih hissediliyor, gereksiz betimlemelerden kaçınılmış, olaydan çok ruh hâline odaklanılmış, bu da metni dış dünyadan çok iç dünyaya yaklaştırıyor. Mekânlar arka planda kalıyor, esas sahne karakterin zihni, kitabı güçlü kılan da bu; dışarıda olan bitenden ziyade içeride kopan fırtınalar.

Bukowski’nin Oğlu” ifadesi taklit çağrışımı yapmıyor aksine, devamlılık hissi uyandırıyor. Yazar Byram Sarı, sanki Bukowski’nin başlattığı kirli gerçeklik çizgisini alıp kendi coğrafyasına uyarlıyor ama, Amerikan yalnızlığından uzak,  yerli, tanıdık bir yalnızlık var. Sokaklar farklı, çaresizlik aynı. Alkol şişeleri, sigara dumanı, dağınık odalar… bunlar asla dekor değil, karakterlerin ruhsal izdüşümü.

Kitabın en güçlü yanlarından biri de samimiyeti.
Metin, okura “beni beğen” demiyor. Edebiyat cesaret gerektirir.

Metin kendini okura beğendirmek için çabalamıyorsa, bu önemli bir duruştur. Süslü cümlelerin arkasına saklanmıyorsa, duyguyu zorla büyütmüyorsa, “bakın ne kadar derinim” diye bağırmıyorsa, o metin olduğu gibi duruyordur. Sertse sert, kırgınsa belirten, seviyorsa belli etmekten kaçınmayan, kendini cilalamadan, yumuşatmadan var oluyordur. Okurun onayına yaslanmadan, alkış beklemeden kendi tonunda kalabilmekte. Gösterişten uzak, dürüst anlatım, en nitelikli edebiyattır.

Bu durum yazarın kendini de açıkta bırakması demektir. Bu anlamda kitapta iç dökme hâli seziliyor ama, kontrolsüz değil, bilinçli kurgu ve ton bütünlüğü var.

Tematik olarak yalnızlık, yabancılaşma, sistemle çatışma ve içsel çürüme ön planda. Modern hayatın dayattığı başarı, uyum ve “normal” olma baskısı; karakterlerin üzerinde görünmez bir yük gibi duruyor. Onlar bu yükü taşıyamıyor ama bırakmıyor da. Arada sıkışmışlık hâli, metnin en çarpıcı duygusu.

“Bukowski’nin Oğlu”, bir öykü kitabından çok ruh hâlinin kaydı. Okurdan konfor beklemiyor, yer yer huzursuzluk yaratıyor. Fakat bu huzursuzluk, edebiyatın dönüştürücü tarafını hatırlatıyor. İnsanı kendi karanlığıyla yüzleştiriyor.

Kitap, Heinrich Karl Bukowski mirasının yeniden yorumlanışı. Sert, samimi, karanlık, gerçek. Okuru alkış bekleyen bir gösteriye değil; dürüst bir itirafa davet ediyor, daveti rahatsız edici ama, icabet gerekli.

Ayşe Ayan 

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.