“Gerçek Sanrı” – Yakup Yaşar

/ 17 Nisan 2021 / 214 views / yorumsuz

”Bir ses duyacağız sonra: Gerçek aslında gerçek değil. Sanrının bir sanrı olmadığı gibi… Düş hele hiç düş değil. Gerçek, bir sanrıdır ve sanrı gerçektir. Yani düş dediğimiz şey esasında gerçek sanrıdır. Kulağımıza çok saçma gelecek hepsi; ama bu, gerçeği hiç değiştirmeyecek.”

“Gerçek Sanrı” – Yakup Yaşar

Her şey bir sağlık memurunun teypte çalan Golha’yı susturmasıyla başlamıştı. Golha susmuştu ama; bu sefer kahramanımızın kulağına başka sesler gelmeye başlıyordu. İşte o sesler bu yola çıkmasına tek sebepti. Sesler başka sesleri çağırıyor. tüm sesler büyüdükçe, varoluşsal sorgulamaların fitilini ateşliyordu.

”Uzun bir yol… çok uzun bir yoldu… Uzun ile çok uzun arasında uzun bir fark vardı. Uzun ile çok uzun arasındaki uzun farkın uzunluğunun ise çok daha uzun bir hikayesi.” (sy.5)

Çok uzun bir yola davet ediliyorduk. Uzuvlar, düşünceler ve kelimelerin ahengi bizi, rüya mı? gerçek mi? diye anlamlandırmaya çalıştığımız her şeyin aslında geçmiş deneyimleri yeniden düşündürmeye sevk ettiği bir itici güç olarak karşımıza çıkmasına yol açıyordu. Yürüyüş… Çok uzun diye tabir edilen bu yürüyüşte aslında mekansızlığın içinde, bedenin yolla uyumunu irdelerken farklı sorgulamalara kapı aralıyordu.

”Durup, uzun uzun uyuyacak gibi bir düşünceye kapıldığım anlarda ”Varmak istediğin yere çok yaklaştıysan ve bu yeri görmen için çok vaktin kalmadı ise!” sesi yankılanmaya başlıyordu beynimin en karanlık dehlizinde. Yürümeye devam ediyordum. Gözler kapanır da hiç açılmaz ise… Onca yol yürüdüm… Hepsi boşa gitmesin sonra… Neresi olduğunu bilmediğim o yeri görmeden hiç uyanmayacağım uykuya dalmak istemiyordum. Belki neresi ve nerede olduğunu bilmediğim o yeri bilmememden kaynaklanıyordu bu yürüme azmim. Daha doğrusu orası bir ”yer” mi onu dahi bilmiyordum. Sadece görmek istiyordum. Var olanı görmek… Özellikle sağ gözümü kapattığım anlarda var olduğuna inandığım o şeyin var olmadığı olasılığı sol gözüme giren bir toz parçası gibi yaşartırcasına rahatsız ediyordu gözümü. Ne kapatabiliyor ne de açık tutabiliyordum.” (sy.7)

Baba figürü çoğu zaman bir gücü bir sığınağı temsil etmiştir. Bu gücün yitirilişinde artık ”tek başınasın” düşüncesi ruhunda hapsolmuşken, kaçmak mı? yoksa savaşmak mı? fikri uzun bir süre zihinleri meşgul etme hükümranlığını sürdürmektedir. ”Uzun bir yol… Çok uzun bir yoldu…” Belki de uzun bir yol olması gerekiyordu. Bu uzun yol, kaçış veya arayış… her ikisi de olabilir. Ama kahramanımız bir arayış içinde olduğunu belirtiyor; sorgulamaları bizi derin düşüncelere sevk ederken, aynı zamanda istediğimiz gibi yönlendirme hürriyetine sahip olduğumuz beden aracımıza farklı bir gözle bakmamızı sağlıyordu. Kahramanımızın yol arkadaşı bedeniydi ve bu uzun olarak tabir ettiği yolda tek başına olmadığını adeta bize haykırıyordu.

”Bütün organlar çok kıymetli her insan için; lakin ben en çok ayaklarımı seviyorum. Onlar olmasa ne yapardım bilmiyorum. Aslında her uzvumla aram iyidir. Bir kaçı hariç… Beynime biraz kızgınım mesela. Çok yoruyor beni. Her şeyi fazla takıyor. Olmadık şeyler ile aşırı meşgul oluyor. Var olana yok muamelesi yapıyor; var olmayanı varmış gibi kabul edip onun aslında yok olan varlığından doğan sorunlar ile beni baş başa bırakıyor. Kendisi çözüme yönelik herhangi bir çabanın içerisinde yer almayıp topu kalbime atıyor. Boş vermesini istediğim o kadar çok mevzu var ki… Nerede ise hiç birini boş vermiyor. Meşgul olması gereken meseleler ile ilgili ise çoğu zaman hiç oralı olmuyor. Halbuki kendisinden yapmasını beklediklerimi yapıp işi olmayan işlere karışmasa kalbim başta olmak üzere diğer organlarım bir nebze olsun rahatlayacak ve kendi görevlerini sağlıklı biçimde yerine getirecekler. Lakin öyle olmuyor.” (sy.8)

Her sayfada hatta ve hatta her satırda, farklı bir derinlik karşılıyor bizi. O derinliğe indikçe geri çıkabilme/çıkamama düşüncesi ruhumuzu bir anafora sürüklerken, aslında o derinliğe her inişimizde yeni sorgulamaların parlak ışığı kamaştırıyordu gözlerimizi. Yolun metaforunda zaman bilmecesi ayaklarımızın altında ilerlerken, bizim sadece bu yolda farklı dönemeçleri seçme tercihimizden başka bir seçeneğimizin olmadığını fısıldıyordu. Evet zamandı; teybe dokunup da Golha’yı susturan o el. Evet zamandı; ambulansın acı siren sesini harekete geçiren o bilinç. Evet zamandı; gözlerini yuman babanın üzerine serilmiş beyaz örtüyü açık kalan yüzüne çeken o kişi…

”Zaman farklı… Zaman farklıydı. Eminim. Zaman aynı kalmıyor ise yol ve yolcu nasıl aynı kalır! Kalmaz! Kalmamalı! Dünkü ben ile bugünkü arasında bir fark olmalı! Dünküyle dünden önceki arasında da… Zaman geçiyor… Yol bitiyor; Ben de tükeniyordum. Hissediyordum bunu. ”Hissediyordum bunu!” dediğim anda bile biraz daha tükeniyordum. Dünyaca ünlü yazarlardan Samuel Beckett’e göre, eyleme geçen kişi tükenir hareket halinde olan insan biraz daha yok olur diye iddia eder. Kendisi bu nedenle durma taraftarıdır. Çünkü Beckett’e göre, durursa insan, onun tükenme süreci de durur. Peki ya zaman?” (sy.23)

”Yol durur, ben de dururum ama zaman? Duran bedenin geçip giden zamana rağmen tükenmeyeceğinin garantisi var mı? Önce zaman durmalı bence! Dursak da durmasak da durursa zaman işte o zaman tükenme denen şey her ne ise o da durur. Kesin bir kanıda bulunmak yanıltıcı olabilir aslında; Çünkü zamanın durma anından bahsederken ”o zaman” tabirini kullanmam zamanın durmasının mümkün olmadığı gerçeği ile yüzleştiriyor bizi.” (sy.24)

”Uzun bir yol… Çok uzun bir yoldu…” Aslında bu yol geçmişe doğru uzanıyordu. O derinlik geçmişe iniyordu. Düşünceler, konuşmalar, anlatımlar her ne kadar yolun ileriye doğru uzandığı izlenimini verse de, aslında geçmişe yapılan bu yolculukta, bir çocuğun gözünden deneyimlenmiş gerçeğin, bilinçaltında yatan olayların ortaya çıkmasıyla hayata dair sorgulamaların anlama kavuşturulmasını barındırıyordu; ya da bir anlam arayışıydı… İmam, Belediye başkanı, mahalleli, kahvehane, oyun masası, dilek ağacı, baba, ambulans, tekerlekli sandalye, Elfida… Tüm bunlar tabir edilen labirentin duvarlarından yola dahil oluyor ve yaşanmış mizahi/trajik olaylar kelimelerde tekrar canlanıyordu.

Hastaane, yaşlı adam, İmam Mehmet, İmamın eşi, hapishane, mahkumlar, yazar. Tüm bunlar kahramanın zihninde beliren, haksızlık, hukuksuzluk, yoksulluk, çaresizlik vb. gibi durumların ana unsurlarıydı. Yazar bunların aracılığıyla bize anlatmak istediğini özgün bir üslupla betimlerken, içimizde hep bir umudumuzun olması ve dilsiz şeytan olmamamız gerektiğini sayfalar dolusu yazıyla avuçlarımıza bırakıyordu.

”Yazar: Ben yazarım. Bu memlekette düşündüklerini, hissettiklerini hiç kıvırmadan yazmanın bir bedeli var. İşte ben o bedeli ödüyorum. Bedel ödememek için yalan yanlış yazmak lazım. Onu da ben yapamam… Yapamadım… Aslında devletten maaş aldığım rahat bir işim vardı; Fakat kendi kendime ”Bizler vicdanlarımızı maaş karşılığında devlete satmış insanlarız. Doğruyu konuşmayız. Konuşamayız. Doğruyu kalbimizde saklar, devleti yönetenlerin doğru diye dayattıklarını dillerimize pelesenk ederiz. Konuştuklarımız bizim düşündüklerimiz değil; iktidardakilerin söylememizi istedikleridir. Bedenini satan kadına hayat kadını derler. Vicdanını satana ne denir? Bilmiyorum. Lakin bildiğim bir şey var ki; bizler hayat kadınlarından daha aşağılık varlıklarız. Onlar bedenlerini satarak sadece kendilerine zarar verir; bizlerse vicdanımızı satarak başkalarına zarar veririz. Bizim satılık vicdanlarımızın bedelini hep başkaları öder. Başkaları ezilir, haksızlığa uğrar, zulüm görür. Bizlerse vicdanlarımızı satın alanlar tarafından sessizliğe mahkum ediliriz. Susarız. Konuşmamız susmamızdan daha beter sonuçlar doğurur. Sesi, sessizliği mazluma fayda etmeyen canlılarız biz.” dedim ve istifa ettim. (sy.70)

Yoğun felsefi sorgulamalar arasına mizah unsurlarının yerleşiyor olması aslında okuyucuyu biraz rahatlatsa da, bu unsurların trajı komik olarak karşımıza çıkıyor olması bizi asıl anlatılmak istene duygudan kopmamamızı sağlıyordu. Okuyucu, tekrar tekrar kahramanın varoluşsal savaşına dahil oluyor, labirentin o görünmeyen duvarlarında kaybolmayı göze alıyordu.

Ferzender: Abe ben Ferzender. 15 yıl verdiler bana.
Ben: Suçun?
Ferzender: Hindi çaldım.
Ben: Hindi mi?
Ferzender: He Abe!
Ben: Neden bu kadar ceza verdiler? Yılbaşında mı çaldın? Ferzender: Yok be yav ne yılbaşısı! Ben diyeyim Kasım’di se de Şubat! Belki de Mart’ti… Neyse işte eyle oldi! Ben: Nasıl oldu? anlatmadın ki!
Ferzender: Çok acıkmiştim… Çok… Karanlik olmişti.Beyle varya karnım ”ğur ğur” yapiyordi. Bir iki evin ziline bastım. ”Açım! inanmıyorsanız bakın karnımdan se geliyor!” dedim. İçeriden yemek kokusi geliyordi; ama vermediler. Üstüm yırtık pırtık ya korktular her hal. Açlıktan öliyordım. Baktım bir tane hindi… Karnım ”ğur ğur” yapiyor. Hindi ”gulu gulu” diyor. Dedim o zaman ben bunu çalayım. Çaldım… Kestim..Mangal yaptım… Çok güzeldi yav! Sonra polis yakaladı beni. Şikayet etmişler. Mobesedir ne zıkkımdır o kamera beni görmiş. Bak işe yav! İnsanlara ”Açım!” diyorım… Perişanım… Görmiyorlar. Aha o kamera göriyor. Beyle adaletin içine tüküreyim!” (sy.71)

Her şey gittikçe büyüyordu. Düş mü? gerçek mi? bunun bilinmeyişinin ağırlığı ayrı bir yerde dururken, artık bir çıkış yolu aradığı labirentte yer yer boş vermişlik sözcükleri kursa da yine de beyninde birikmiş her türlü duygu durumunun imgeler halinde düşüne dahil olması kahramanın yardım çığlıklarını haykırmasına neden oluyordu. Sanki gücünün tükendiğini belirtme durumuna düşse de, her defasında labirentin başka bir dönemecinde bir umut ışığı onun yola devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Okuyucu da bu umut ışığını fark edip yeni bir sayfaya geçerken, parıldayan umut ışığının taşıyıcılığını üstleniyordu.

”Bir yerlerde oturmuş gözlerim açık bir sanrıdan ötekine geçip duruyor muydum yoksa? Beynim bir labirent gibi çıkışı zor bulunan bölmelere sahipti ve ben bu labirentten dışarı çıkamıyordum. O çıkışı bir türlü bulamıyordum. Bulsam ne olacaktı ki sanki! Bir çıkış bulsam nereye gideceğimi bilememenin derdi bir köşede durmuş beni bekliyordu. Sanrı, doğrunun yanlışa, yanlışın doğruya benzetildiği anın adıydı belki de. Ben o an hangisindeydim? Gerçekte mi? Düşte mi? Gerçek sandığım düşte mi yoksa düş sandığım gerçekte mi? Bilmiyorum…” (sy.78)

Romanın ilerleyen bölümlerinde kadın ve kedi üzerinden toplumsal bir mesajın verildiğine şahit oluyoruz. Kedinin sessizliği ve kadın çığlığı, karanlık bir ortam betimlemesinden yola çıkılarak aslında görünmez kılınmak isteniyormuş gibi bir çaba içinde olduklarının mesajını veriyordu. Bizi karanlığa bırakanlar kadar, o karanlığa ses çıkarmayan bizler de en az onlar kadar suçluyduk. Kahramanın iyi polis kötü polis ayrımına gitmesi ve ”Fakat ben o gün iyi olmayanlara denk gelmiştim.” demesi aslında -iyiye- olan duyduğu özlemi ve içinde umut taşıdığının düşüncesini yansıtmaktadır.

Bu uzun yolda bir kırılma yaşıyordu sanki ve artık sessiz bir tonda fısıldadığı adalet arayışı düşüncesini artık yüksek bir tonda haykırır olduğuna şahit oluyorduk. Bu haykırışların girdabında kendi kendimizi de sorgular bir duruma düşüyorduk. İyi ve kötünün ötesinde, artık neyin iyi neyin kötü olduğunun açıklamasından öteye gidilmesinin yani ortaya somut bir şeyler konulmasının zamanının geldiğinin mesajını avuçlarımız yanarcasına okuyorduk.

”Böyle yapınca, duymazdan görmezden gelince daha mı iyi oluyordu acaba? Yardıma gelmek istemiyorsun; ama bu isteksizliğini başka insanların da bilmesini bundan haberlerinin olmasını istemiyorsun. Yardıma muhtaç kişinin senin hakkında iyi düşünmesini istiyorsun. Fakat bunu ona yardım ederek değil perdeni çekip, ışığını söndürerek elde etmek istiyorsun. Ertesi gün, bir gün önce kocasından dayak yiyen kadının yanına gittiğinde yüzündeki morluklara sahte bir şaşırma ile tepki verecek herhangi bir ses duymadığını aksi halde koşa koşa yardıma geleceğini söyleyeceksin. O da buna inanacak. Hatta bu sözlerini zor zamanlar için sakladığın timsah gözyaşları ile süsleyeceksin. Sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edeceksin. Perde ve ışık illüzyonun ile insanları kandırabilirsin. Peki ya vicdanın?” (sy.107-108)

Şaşırtıcı bir son avuçlarımızda kelimeler halinde çırpınırken; gerçek, düş ve sanrı üçgeninde sıkışıp kalmış düşüncelerimizin bizleri farklı yolların kavşağında bırakması kaçınılmaz oluyordu. Gerçek ve sanrı düşüncesinden başka bizlere aslında yeni bir bilinmezliğin kapısını aralıyordu. Bir dönüşüm, bir tekrarlama, bir yeni dönüş fikrinin ışığında, varoluşsal sancıların ötesinde yeni felsefi bir sorunsalı bay beynimize usulca bırakıyordu.

Bu sarkastik dilin duygu yoğunluğunu yaşarken aslında bay beynimize karşı hükümsüz olduğumuzun düşüncesini beynimiz bize fısıldarken, iç içe geçmiş gerçek ve sanrıların aslında Bay beynin bize en üst perdeden seslendiği bir güç gösterisi miydi? Gerçek diye nitelendirdiğimiz ve bizi üzen olaylara karşı aciz kalıyor oluşumuz bir yanda dururken, düş ve sanrı karşısında gerçek bir düşünce üretemiyor olmamız aslında insanoğlunun acizliğinin bir neticesi miydi? yoksa bilinmezliğin verdiği duygudan bir haz alma yolunu seçtiği için miydi?

”Bir ses duyacağız sonra: Gerçek aslında gerçek değil. Sanrının bir sanrı olmadığı gibi… Düş hele hiç düş değil. Gerçek, bir sanrıdır ve sanrı gerçektir. Yani düş dediğimiz şey esasında gerçek sanrıdır. Kulağımıza çok saçma gelecek hepsi; ama bu, gerçeği hiç değiştirmeyecek.”

 

Yakup Yaşar

İlköğretim eğitimini İzmir Aliağa Fatih İlköğretim Okulunda okul ikinciliği ile tamamlayan yazar, lise öğrenimini Aliağa Süper Lisesinde birincilikle bitirdi. Lisans diplomasını Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde başarılı bir derece ile elde etti. 2010 yılında Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne Araştırma görevlisi olarak atandı. 2011-2017 yılları arasında Ankara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde Bütünleşik Doktora öğrenimi gördü. 2017 yılında Doktora unvanı alan Yaşar 2019 yılından bu yana Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

“Gerçek Sanrı” başlıklı romanının yanı sıra oyun ve öyküler de kaleme alan Yakup Yaşar’ın diğer eserleri

1) Küfürsüz Küfredenler

2) Gitmeyi Beklerken

3) Ben ve Ben

4) Savaş ve Çocuk

5) Hiçbiryerdekiler

6) 20. Yüzyıl İngiliz Romanında Mizah ve Hiciv

 

Enver Karahan