“Tragedyayı Oynarken” Kitabından Alıntılar

“İçimde delişmen, bazen kaltaban, çoğunlukla oyunbaz bir çocuk geziniyor.” Erinç Büyükaşık ikinci romanı “Tragedyayı Oynarken” Liman Kültür etiketiyle okurlarının karşısına çıktı. Yazarın ilk romanından farklı olarak “Tragedyayı Oynarken” ülkenin yaşadığı..

“Tragedyayı Oynarken” Kitabından Alıntılar
271 views

“İçimde delişmen, bazen kaltaban, çoğunlukla oyunbaz bir çocuk geziniyor.”

Erinç Büyükaşık ikinci romanı “Tragedyayı Oynarken” Liman Kültür etiketiyle okurlarının karşısına çıktı. Yazarın ilk romanından farklı olarak “Tragedyayı Oynarken” ülkenin yaşadığı deprem felaketi ardından kaleme alınmış “Hatay” özelinde bir felaket romanı.

Bu eserinde yazar felaketin izdüşümlerini “unutmak ve bellek” kavramları eşliğinde irdeliyor.

Tragedyayı Oynarken’in ortaya çıkışı bir felaketin ardından yazarın da yaşadığı travmalar ardı sıra ortaya çıktı. Hatay’ın günlerce yaşadığı çaresizliği akrabaları ve dostları çerçevesinde gözlemlemek ve kentteki depremzedelerin çığlıklar, öfke romanın ana hatlarını da oluşturuyor.

“Tragedyayı Oynarken” adlı eserden derlediğimiz alıntıları değerli Beşinci Sanat okurları için paylaşıyoruz.

Duvarlardaki grafittiler Kadıköy apartmanlarını çağrıştırıyor çoğu kez. Kentlerin çirkin, bitiş nizam apartmanlarını sanatla sevimlileştirme çabası yer yer avutuyor beni. Bu şehir kışın soğuk, kara gömülüyor kasıma girdiğimizde. Soğuğu sevmiyorum diyor Ayşen. Benim de soğuk havalarla aram iyi sayılmaz aslında. Batı ve Doğu Berlin diye bir şey yok artık bu şehirde, göçmenler ve yerleşik Almanlar diye bölünmüş koca şehir. Göçmen gençler rap ve hiphop’ a merak salmış. Yan komşu Salih’in oğlu son rap şarkısını bangır bangır dinletiyordu geçen akşam. Ayşen yine zangır zangır inletiyor bu oğlan apartmanı diye demediğini bırakmadı oğlana. Oğlanı daha iki gün önce bir iki sokak müzisyeniyle Warschauer Strase İstasyonu’nda yarı Türkçe yarı Almanca konuşurken görmüştüm.

.

Düşümde defne, lavanta ve kekik kokuları arasında ağrılı, göçmüş bir ipek kumaşı andıran kırışmış bir gövdeye dönüşmüşüm. Yarı bilinçli bir ruh olarak geziniyorum makiliğin ortasında. Yıkıntılar karşılıyor beni. Kapı eşiğinden dağlar, sulak ova uzanıyor. Arif’in dudağından yarım yamalak sözcükler çıkıyor o sırada. Bir fısıltıya dönüşüyor sesi ya da bir ıslığa… Hayatta kalanlar yaraları her daim taşırmış. Bir kutsal görev gibi… Açık yaraları iyileştirmek için geçmişle konuşmayı denemeli diye imliyorum yıkıntıların ortasında. Yalnızca bir düş ya da her zamanki sanrılardan biri. İyileşmek için konuşmak, anılarla barışmak gerek. İnsanların yüzleri girintisiz çıkıntısızdı enkaz başındayken. Dümdüzdü yüzleri. Donuk, ölü bakışları yıkıntılar arasında yitip gitti o an. Sadece dudakları oynuyordu. Konuşmayı unutmuş onca insan. Anlamsız mırıltılar her biri. 

.

Çöpçülerin sokaklardaki hummalı çalışması elleri kararmış işçilerce toplanışı törensel bir tekrar halinde sürüyor. Sokağı kuşatan karanlığı gece lambalarının sarı ışıkları dağıtıyor. Gökyüzü artık daha gri tonlarda, birazdan işe koşturan insanlara hazır olacak. Çevresinde bir dizi meyhanenin sıralandığı sokak meyhanelerinden yükselen seslerin ardından yorgun düşenler çakırkeyf, köşedeki esnaf lokantalarında içtikleri çorba ve çayla kendilerine gelmeye çalışıyor. Sokak yeni yapılan arnavut kaldırımlarıyla kentin belleğine kısa bir yolculuğa çıkarmak istiyor sakinlerini. Yol boyunca sıralanan beş, altı katlı yapılar arasında birkaç kagir yapı sokağın tarihi, belleğine dair son kalanlar. Sokak çöp aracından, konteynıra çöp kutularını boşaltan temizlik işçilerinin seslenişlerinden başka tüm seslerden arınmış, ıssız bu saatlerde.

.

Eagleton’ın kitabındaki “hayatın anlamına dair” sözler canlanıyor zihnimde. Hayat bizim yüklediğimiz anlamlardan ibarettir, diyordu yazar. Dükkanı çevreleyen herkes kendi hayatına bir anlam yüklerken telefondaki sese öfkelenen takım elbiseli adama takılıyor gözüm. Israrla bürodaki işlerin bugün bitirilmesini istiyor telefondaki sesten, Ödenmesi gereken 500 bin liranın çekle ödenmesini istiyor. Sesi buyurgan. Temizlik işçilerinden biri şaşkınlıkla bakıyor adama rakamı duyunca. Baksana ulan, parayla imanın kimde olduğu belli olmuyor vallaha, bakışı onunki. Arabayı kenara yasak yere park etmiş, ışıkları yakmış trafik bir şey demesin diye. Bir meyve suyu içip şirkete geçeyim derken sabahın köründe burada bulmuş kendini. Dün de buradaydı belki de. Şirketteki işler boş bırakmaya gelmez, diye geçiriyor içinden. Ortaklarına güvenmiyor besbelli. Laf kıtlığında depremden söz ediyor kodaman müşteri. Yüzünde hüzne dair bir ifade yakalayamadığımı fark ediyorum. Televizyonda gösterdiler, yıkım büyükmüş o şehirlerde. İstanbul dümdüz olur valla aynı şiddette deprem olsa, diyerek söze karışıyor köşedeki temizlik işçisi.

.

Kiliseye her gidişinde Aziz Antoine heykelinin tam karşısındaki İsa Peygamber tasvirine doğru ilerler, çarmıha gerilmek, ölümü beklemek, öte dünyayı hayli uydurma bir öykü olarak görmek düşünceleri arasında gidip geliyordu çoğu kez. Ölümü oldum olası bir Hıristiyan gibi tevekkülle beklemediği halde istavroz çıkarıyordu heykelin karşısında. Günlerini daha fazla dükkanda geçirmeye başlamıştı bir süre sonra. Kalbi vardı Kevork’un zaten, bir iki yıl önce de kriz geçirdi. O hasta yüreğiyle zelzeleden sağ çıkamazdı zaten bizim ihtiyar. Oğluna taziyelerimi söyle, diye tembih etti ardından babam. etme Babama oğlu Davit’in öldüğünü, o kilisenin de yıkıldığını söylemekten vazgeçtim o an. Ölüleri sayısını artırarak anlatmanın yeri yoktu zaten.

.

Tragedyayı Oynarken – Erinç Büyükaşık

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.