Tek Kişilik Saltanat / Salih Sezgen

/ 13 Mayıs 2021 / 25 views / yorumsuz
Tek Kişilik Saltanat / Salih Sezgen

*Sahi ya Âdem, sen okumuş adamsın; Yaşadığı gibi mi ölür insan? Olabilir mi yani böyle bir şey gerçekten…

Edebiyat dünyasına merhaba diyen Salih Sezgen’in, Ateş yayınlarından çıkan ”Tek kişilik Saltanat” adlı eserinden seçtiğimiz alıntıları sizler için paylaşıyoruz. Keyifli okumalar…

DilTürkçe
Kâğıt Cinsi2. Hamur
Cilt TipiCiltsiz
Basım YeriTÜRKİYE
Yayın TarihiMayıs-2021
Baskı Sayısı1. Baskı
Sayfa Sayısı192
Ölçü13,5×19,5 cm

Kadınları Mevla güçlü yaratmış, serde “analık kerameti” var ne de olsa, bir türlü baş edebiliyor yalnızlıkla. Ama erkekler öyle mi, kadını elinden gidince sokağa bırakılmış bir buzağı gibi yalpalıyor hayatın hengâmesinde…

Kim ne derse desin; bana göre yeryüzünde birkaç kişi iyi bir dinleyici, gerisi konuşmak için sırada bekleyen… Dinleme konusunda hayvan ve tabiattan zerre şüphem yok, ama insan insanı gerçekten hiç dinlemiyor…

O vakit bir bityeniği var dedim içimden zaten. Senin iyiliğin için diyerek lafa başlıyorsa bir adam, orada hemen mana ararım arkadaş ben.

Oda şaşırıyormuş şehre giden gençlerin ardından niçin bu kadar üzüldüğüne. Kuşkusuz senelerdir köye uğramayan oğlu aklına geliyordu gençleri yolcu ederken. Ağlayanları kendisi ve karısı Hacer olarak görüyordu sözgelimi. Gidenin bir daha köye gelmeyeceğinden mi korkuyordu, yoksa senelerdir burada koşan zamanın çocuklarının göçmen kuşlar gibi ömründen gitmesine mi bilen yok.

Güneş doğuyor. Solgun bir sonbahar görüntüsü var penceremde. Hafif bir esinti vuruyor yüzüme. Bu saatlerde her zaman olur. Rüzgâr yine rahat durmuyor, koyu kızıl tepelerde pelin bozkırın üzerindeki bulutları kovalıyor. Bir birlerinin üzerine tırmanmış koca koca binalarda yavaş yavaş ışıklar açılıyor. Sokaklarda korkunç bir sessizlik hâkim. Bir tek kuşlar ötüşüyor, sokak lambalarına konup biraz sonra hışırtılarıyla tekrardan dağılıyorlardı.

Bir posta güvercini kondu pencereme… İçim burkuldu.

Yaşadığım günler bir bir geçti gözlerimin önünden. Kimse kalmamıştı yanımda. Hiç biri görmedi nasıl eridiğimi, içimde kopan fırtınadan haberleri olmadı…

İkinci oda arkadaşım ise bir güvercin, posta güvercini. Sabah namazlarından sonra gelip konar pencereye. İçeri bir bakış atar, biraz bekler sonra hışırıyla uçuverir. Daha elime alıp sevmişliğim yok öyle, mübarek hayvan çok ürkek. Az elimi uzatsam kaçıyor hemen. Hakkı var tabi kaçmasın da; insanız sonuçta, güvenilir mi öyle kolay kolay? Ben olsam onun yerinde aynısını yapardım. Asırlardır sevmeyi bir türlü becerememiş insanoğluna ne diye teslim etsin kendini. Birde aklı yok derler hayvanlar için.

Şu dünyada derdin bir tek bizim başımıza gelmediğini anlıyorum. Bir bizde değil yani bu canına yandığımın hastalığı. Ne felaketler oluyor, nasıl can veriyor insanlar diyorum. Babalar analar genç yaşta fidan gibi evlatlarını gömüyorlar yüreklerine. Hiç kimsenin uykusu bölünmeden, memleketi için kurşunlar altınca sessizce giden yiğitler var. Senelerce tavanları seyredip ölüme yatan insanlar da var. Ölüm bizim için…

Böyle geçiyor değil mi aklından. Nedir yani, şehirler niçin var? Çalışmak, iş erbabı olmak için var. Öyle olmuyor ama hiçbir şey, gençliğe güvenip taşı sıksan suyunu sıkarım zamanları bitti, artık suyu sıkılacak taş kalmadı, tükendi. Harman döven öküzün ağzı bağlandı, harman dövmek keçilerin işi olur hale geldi. Demir bile artık tavında dövülmüyor…

İnsan insana gerçekten hiç acımıyor. Hele senin mecburiyetini bir sezsin, imkânı olsa elinden gökyüzünü bile söker alır…

Babamın bir bakışı vardı, o kadar anlamlı öylesine derin olurdu ki, eşek yükü dayaktan daha ağır gelirdi…

Beklemek, belirsizlik içinde beklemek, hasta ediyor insanı.

Editör