Simyacı’da Bir Çocuk

/ 10 Temmuz 2022 / 144 views / yorumsuz

Simyacı romanının bir yerinde uyuyakalmıştı. Uykusunda geçip gittiği düş kapısı bir yere açılmıştı ve o yerde okumakta olduğu romanın başkişisiyle karşılaşmıştı. Gerçek-rüya-düş üçgeninin gerçek kokan kurgusunda sohbete koyuldu çocuk ve genç.

Simyacı’da Bir Çocuk

Elinde Paulo Coelho’nun meşhur romanı Simyacı… Okurken uyuya kaldı çocuk. Rüyasında kimsenin daha önce gitmediği ıssız bir yerde buldu kendini. Daha önce kimsenin gitmediği yere daha önce çok kez gelmiş gibi bir hali vardı. Her yer tanıdık geliyordu ona.

Garipsemez gözlerle seyre daldı etrafı. Bahara itibar kazandıran güzellikteki yeşilin sarıp sarmaladığı toprak parçasında süzülüp gitti bakışları. Hafif bir rüzgâr esintisi… Yüzünü şefkatle okşayan rüzgârın iç serinleten esintisinde düşe düştü sanki.

Bir kapı açıldı ve oradan içeri girdi. Henüz farkında olmadığı rüyasında gerçek sandığı bir düşün içerisinde buldu kendini. Sırtında kumanya dolu çantasıyla bir kâşif edasıyla atıyordu adımlarını.

Düşünde üzerine bastığı toprağın üzeri, yeşilliğini zamana kurban vermiş otlarla kaplıydı. Güneşin kudretini iliklere kadar hissettirdiği saat diliminde şakaklarından hızla akan terini silmeye yeltenmedi nedense.
Gözleri ıslanıyor; her damla tuzla karışık yaşlara evriliyor ve göz kapaklarından yanaklarına süzülüyordu. Gerçekte olsa istemsizce yumacağı göz kapakları, kapanamayacak kadar takatten düşmüştü düşünde. Uykuda kurduğu düşünde…
İster merak deyin ister inat deyin adına; kapanmadı göz kapakları. Terine ev sahipliği yapan gözlerinde yeşeren yaşlar yanaklarından süzülüp toprağa düştü. Gariptir geriye dönüp baktığında geçip gittiği yerlerde otların yeşermeye yüz tuttuğuna tanıklık etti.

Dönüp de geri gitmedi. İleri doğru sürdürdü adımlarını. Gözlerinden akan yaşların yeşerttiği otlara döndü sırtını; kuraklığa gebe kısmına doğru toprağın sürüdü ayaklarını. İlerleyişi geride kalanlara can oluyordu belli ki; ama kendi tükeniyordu.

Düş de olsa yorgunluk çöktü üstüne. Kuruyan boğazına hayat suyu akıtmak üzere bir ağaç dibinde mola verdi. Çantasını indirdi. Açtı. Eski serinliğini yitirmiş suyundan birkaç yudum aldı. Gözlerini yukarı dikti. Sarımtırak renkte yapraklarla sarılı dalların arasından kesik kesik gelen güneş ışığına dikti bakışlarını. Bir kafesten dışarıyı izliyor izlenimi veren görüntüsü uzun sürmedi çocuğun.

Biri dürttü omzundan. “İsmim Santiago.” dedi genç. Arkasında bekleşen koyunlara bakınca çocuk, onu bir yerden tanıdığını geçirdi içinden. Yabancı bir bedene hapis ruha yabancılık hissetmedi. O an omzuna dokunup ışığa dalışını sonlandıran genci daha önce hiçbir yerde görmemişti; ama Santiago isminde bir çobanı anımsıyordu.

Simyacı romanının bir yerinde uyuyakalmıştı. Uykusunda geçip gittiği düş kapısı bir yere açılmıştı ve o yerde okumakta olduğu romanın başkişisiyle karşılaşmıştı. Gerçek-rüya-düş üçgeninin gerçek kokan kurgusunda sohbete koyuldu çocuk ve genç.

Santiago: Varmak istediğin yer neresidir? Benim ardımda bıraktığım, terk ettiğim yere doğru neden gidersin?

Çocuk: Sen de benim ardımda bıraktığım yere doğru gidiyorsun. Sen nereye gidiyorsun?
Santiago: Ben bir hazinenin peşindeyim. Yaşlı kadının yorumladığı rüyamın peşinden gitmekteyim. Sen?

Çocuk: Ben mi? Ben galiba senin kaderine tanıklık etmek için buradayım.
Santiago: Nasıl? Ve neden benim bu yolculuğumu kaderle ilişkilendirdin? Ben bir tercih yaptım. Kendi seçtiğim yolda ilerliyorum. Kader mi bu?

Çocuk: Önceden yazılı kitabın sayfalarında gezinmek değil mi kader?

Santiago: Kitap mı? Hangi kitap?

Çocuk: Simyacı

Santiago: Simyacı mı? Kaderin yazılı olduğu kitap mı bu?

Çocuk: Senin kaderinin yazılı olduğu kitap.

Santiago: Anlamadım!

Çocuk: Çok normal! Anlasak belki de imtihan olmazdık!

Santiago: İmtihan mı? Benzer sözleri babam da söyler dururdu. Ben bir karar verdim ve koyunlarımla beraber gizli hazinenin peşine düştüm. Sen buna ister kader de ister deme. Benim kendi irademin bedelini ödemek üzere yola çıktım ben.

Çocuk: Peki ya koyunlar? Onların iradesi? Peşine takılmış gelmişler.

Santiago: Onlar benim koyunlarım. Sadece yiyecek ve suyla yetiniyor ne dersem sözümden hiç çıkmıyorlar. Nereye gitsem benle geliyorlar. Aslında iyi de oluyor. Yolculuk sırasında sohbet de ediyoruz. Genelde sadece ben konuşuyorum gerçi ama…

Çocuk: Dilleri olsa ya da dillerinden anlasak onlar da belki kendi iradeleriyle hareket ettiklerini iddia edecekler.

Santiago: Doğru! Belki de!
Çocuk: Fakat neticede bir süre otlayıp Yaratıcı ’ya kurban edilmek için varlar.

Santiago: Bazen hiç sorgulamadan hareket edişlerine kızdığım da oluyor. Sonra diyorum bunlar zaten kurban edilmek için yaratılmışlar. Nasıl hareket ederlerse etsinler bir gün kendilerini yaratan güce kurban edilmek üzere sürdürüyorlar yaşamlarını. Hatta bazen hallerine üzülüyorum. Kendilerini, Yaratan’a kulluğa adamak yerine yeryüzünde saltanat süren güçlülere köleliğe adayan et yığınlarının rüşvet merasimlerinde yitiriyorlar canlarını. Onurlarını, şereflerini, vicdanlarını toprak üstünde güçlü kimse ona kurban edenlerin ahrette kurtuluş vesilesi olarak gördüğü koyunlara baktıkça içim parçalanıyor. Oysaki Yaratıcı yalnızca kendisine kul olanlara kurban kesme emrini vermiştir. Kula kul olanı lanetlemiştir. Hiçbir lanetli kestiği koyunla kurtuluşa eremez. Yeryüzündeki bütün koyunları da kurban etse nafile… Gerçek kurban ibadeti bu değildir ki. Kendisini Yaratıcı’ya adayan ve başkasını ilah edinmeyen insanların üzerine vazifedir kurban ibadeti. Diğerleri için boşa kürek çekmektir. Derin dondurucuya et stoklamaktır. Dağıtılan kemik parçalarından medet ummaktır. Bak çocuk ben dini, çıkarlarına alet eden insanlardan kaçmak için çıktım bu yolculuğa. Bu yolculuk nerede biter bilmiyorum; ama ne bu koyunları onların menfaatlerine alet ederim ne de ben onlar gibi olurum. Koyunlarım bir gün son nefeslerini verip toprağa düşecek ve Yaratıcı’nın yarattığı içi dışı bir hayvanların sofrasına yem olacaklar. Adaletsizliğe kurban verilen canlara umarsız kalanların elinde can çekişmeyecek hiç biri. Sahtekârların riyakâr ağızlarında çiğnenmeyecek etleri.

Çocuk: Biliyorum. Aslında yoksun. Romanın beni sürükleyen yerlerinden birinde uykuya daldım ve seni gördüm. Birbirimizin zıttı yerlere doğru ilerlesek de aslında aynı yolun yolcusuyuz ikimiz de. Aklımdaki sorulara cevap verdin bilmeden. Kader işte.

Santiago: Öyle diyorsan öyle olsun bakalım. Kader diyelim! Şimdi sen karar değiştirip benle gelsen ona da mı kader diyeceksin?

Çocuk: Evet!

Santiago: Adı kader ya da değil her karar bir iradeden doğar. İradesi olan kararlarının bedelini öder. Eee bizi koyunlardan ayıran da budur. Değil mi?

Çocuk: Eee tabi!

Santiago: Koyunlara özenen insanlardan bahsedip burada gecelemek de vardı. Lakin var git yoluna çocuk. Madem karşılaştık. Senin deyiminle kader bizi buluşturdu. Şunu unutma yolculuğun çok zor… Engebelerle dolu. Bunu seni caydırmak için söylemiyorum. Aslında her yolculuk öyle! Engebesiz yol mu var? Yok! Sen çok temizsin. Her çocuk gibi… Yolculuk boyunca her ne olursa olsun çocuksuluğunu, her çocukta var olan saflığı kaybetme. Onu kirletmelerine izin verme. Temiz kalmayı başarabilirsen ileride kurban da kesebilirsin.

“Kurban da kesebilirsin” cümlesiyle konuşması son bulan Santiago’nun sesinin yankısı kulaklarında tazeliğini korurken bir ses böldü uykusunu çocuğun: “Hadi kalk oğlum. Bayram namazını kılıp kurban kesmeye gideceğiz.” Seslenen babasıydı. Vakit namazlarıyla selamı sabahı kesmiş, üst üste kılınmadığında dinden çıkıldığına inanıldığı üçüncü aşamasında Cuma namazlarında en ön safta yerini alan babasının bayram namazlarına olan hassasiyetiyle ilgili söyleyecek birkaç sözü daha vardır belki Santiago’nun diye geçirdi içinden. Gerçek- rüya- düş üçgeninin aşıladığı duygunun gerçekliğinde açtı gözlerini. Yatağından kalktı. Santiago’nun kurban üzerine sarf ettiği sözleri babasına söyleyip yatağa geri uzanmayı da geçirdi aklından ama vazgeçti.

Uykuyla vedalaşmamış zihninde yankılanan Santiago’ya ait sözlerin tesirinde iştirak etti namaza. Bayram namazı kılındıktan sonra dayanamayıp müezzinin önündeki mikrofonu alarak konuşmaya başladı. Konuşan o değil de Santiago’ydu sanki. Konuşması bitti. Ortalık buz kesmişti. Ayakkabılıklarda her ayakkabının üstünde yer alan poşetteki bilenmiş bıçakların sahibi insanlar ona bakakalmıştı. Santiago’nun koyunlarını andıran bakışlarda bilenen öfkeyle yüzleşmek istemedi çocuk. Hızla dışarı kaçtı.
Muhtemelen akşam babasından birkaç fiske yiyecekti. Fakat pişman değildi. Kendi iradesiyle bir karar almıştı ve içi çok rahattı. Hz. Ömer’in deyimiyle bir kaderinden diğerine kaçmıştı.

Yakup Yaşar

Benzer Konular
Parmaklar
Bir İzleyişin Trajedisi