Sevgiyi Paylaşmak

/ 15 Nisan 2021 / 114 views / yorumsuz
Sevgiyi Paylaşmak

            

            Yoğun bir iş gününden sonra Ankara’ya gitmek için otobüs terminaline geldim. Tek isteğim, otobüsün hareketinden sonra biraz kitap okuyup uyumaya çalışmaktı; çünkü yarın,  beni yine yoğun bir iş temposu bekliyordu. Avukatım, Bodrum’a bir duruşma için gelmiştim, Genelde,  otobüs yolculuklarında yanımdaki kişiyle konuşmaktan, o kişinin  hayatına müdahil olmaktan ya da kendi hayatımla ilgili bir şeyleri anlatmaktan nefret eder, bu yüzden yanımdaki  kişiyle sohbet etmemeye özen gösterir, birkaç nezaket cümlesi kurduktan sonra da  kendi kabuğuma çekilirdim.
             Aynı düşle otobüse bindim, yerime oturdum. Yanımda kırklı yaşların ortasında, bir kadın oturuyordu.” Merhaba” deyip  iyi yolculuklar, diledikten sonra   kendi yolculuk haritamı oluşturmak için harekete geçtim. Önce, güne panoramik olarak bakacak, biraz okuduktan  sonra da uyumaya çalışacaktım.
             Ama, o anda “Alır mısınız?” sorusuyla başımı kaldırdığımda bir çift yeşil gözle karşılaştım, bu ikramda, sohbet etme İsteği vardı. Önce: ” ben, İlknur” diye kendini tanıttı; doğal olarak ben de ismimin Zuhal olduğunu söyledikten sonra, almak istemediğimi belirterek teşekkür ettim. Sohbete pek yanaşmak istemesem de sorular ardı arkasına gelmeye başladı.
Nerede yaşıyorsunuz? _Ankara. _Ne iş yapıyorsunuz? _Avukatım, zaten Bodrum’a da bir duruşma için geldim. İnanmıyorum ben de  Ankara’ya yarın duruşmam var da, onun için gidiyorum; ama benim davam öyle sıradan bir dava değil, dava konusunu anlatsam dudaklarınız uçuklar; bir o kadar  da ilginç, dedi. Üzücü bir dava olduğunu gözlerinin bulutlanmasından anlamıştım.
               Bu sefer de benim konuşma isteğim şaha kalkmıştı, dava konusunu, mesleki yönüm ağır bastığından merak etmiştim; bir sakıncası yoksa anlatmasını, gerekirse yardımcı olabileceğimi söyledim. Zaten kendisi de böyle bir teklif bekliyormuş  gibi, anlatırsa üzüntüsü dağılacakmış gibi hemen anlatmaya başladı:
               _Eşimi geçen yıl kanserden kaybettim. Aslında şu anda eşim değil, bir evlilik daha yaptı üçüncü evliliğini. Ben Yalçın’ın ikinci eşiyim, benden önce  kısa sürmüş olsa da bir evliliği daha olmuş, yani toplamda üç evlilik…
                Evliliğimiz on beş  yıl sürdü. Bir oğlumuz var. Zaten bütün öykü de oğlumuzun üzerine kurulu. Olayı oradan, buradan anlatmayayım da kronolojik sıraya göre anlatayım.
                Ben ve Yalçın ikimiz de mimarız, mutlu bir evliliğimiz vardı; ama çocuğumuz olmuyordu, bir çocuğumuzun olmasını ikimiz de çok istiyor, yine de bu isteğimizi birbirimizi üzmemek için pek fazla dile dökmüyorduk.
                Bir bahar akşamı, Yalçın eve geldiğinde çok heyecanlıydı, içi içine sığmıyordu. Heyecanını bastırmak için derin derin nefes  alıp veriyor, bir aşağı bir yukarı salonda tur atıyordu. Nihayet kendini toparladı, oturup anlatacaklarını dinlememi istedi. Eğer ben de onaylarsam, yaptığı planı uygulayabilirsek bir çocuğumuz olacaktı. Bu sefer de ben heyecanlandım, söylediklerini  doğru anladığımdan emin olduktan sonra ilgi ve merakla dinlemeye koyuldum. Bana olayı anlatmaya başladı.
                  O sıralar, Yalçın  üniversitede derslere  giriyordu. Öğrencilik  yıllarından beri arkadaş olduğu, hatta aynı evi paylaştığı Ahmet’in, mimarlık üçüncü sınıfta bir kız öğrencisi varmış, Yalçın da dersine girdiği için kızı tanıyormuş. Ahmet’in uzaktan akrabası da olan bu kız, bir şekilde hamile kalmış, çocuğu aldırma zamanını da geçirmiş. Ailesi bu durumu bilse onu yaşatmaz, şayet okulu bırakıp yaşamını çocuğu ile beraber sürdürmeye kalksa ailesinin yine onları yaşatmayacağını  söylüyormuş. Şaşkın, çaresiz ve ne yapacağını bilmez bir haldeymış, beş ay sonra kucağında çocuk, can pazarında ortada kalıverecekmiş. Ben  kabul edersem, çocuğu kendi nüfusumuza alabileceğimizi, işi kanuni yollardan da halledebileceğimizi, ayrıca kızın da bebeği vermede gönüllü olduğunu belirtti.
                 Bu durumu çok yakın arkadaşı Ahmet den başka kimse bilmiyordu. Kız çaresiz kalınca Ahmet’ten yardım istemiş. Kız yarı yolda kalmasın, çıktığı yolculuğu tamamlasın, okulunu bitirsin, mesleğini eline alsın, hayatını kurtarsın, yaptığı yanlışın, içine düştüğü bir anlık gafletin kurbanı olmasın, istemiş; ayrıca bizim de ne kadar çok anne baba olmak istediğimizi bildiğinden  Yalçın’la kızı bir araya getirmiş, nasıl bir yol izleyeceğimizi planlamışlardı. Planladığımız gibi de yaptık.
                 Okullar bir hafta sonra tatile girdi, kızın adı Dönüş’tü. Onu da yanımıza alarak Yalçın’ın babasının muhtarlık yaptığı köye  gittik, yazı orada  geçirmeye, yani doğuma kadar köyde kalmaya karar verdik. 
                Anlaşmaya göre Dönüş doğumu yaptıktan sonra çocuğu bırakıp ortadan yok olacaktı. Bir daha da hiçbir şekilde karşımıza çıkmayacaktı. Dönüş de bu şartları tereddütsüz kabul etti: ” Zaten istediğim de bu. İnsanın kendi canını bağrına basamayıp kokusunu içine çekemeyip de bir başkasına vermesi içimi acıtıyor, beni kahrediyor; ancak yanımda kalırsa da hiçbir hayalimi gerçekleştiremeyeceğim gibi,  belki  de ailem bizi yaşatmayacak, töreye kurban verecek, kim bilir. Hadi ailemden kurtulduk  diyelim, bu sefer de kaderimi yeniden yazmak zorunda kalacağım, ben bunu istemiyorum, hayallerimin peşinden gitmek istiyorum. “ dedi.
            Ve beş ay köyde kaldık. Beş ayın sonunda Dönüş bir erkek çocuğu dünyaya getirdi• Doğumu ebe yaptırmıştı, olaya hastaneyi karıştırmak istemedik• Yalçın’ın da babası muhtar olduğu için resmi işlemleri çözüme ulaştırmak, çocuğu nüfusumuza geçirmek kolay oldu. Oğlumuzun adını Özgür koyduk. 
             Dönüş hakikaten söz verdiği gibi ortadan yok oldu. Okulunu da değiştirmiş, duyduğumuza göre İstanbul Üniversitesine yatay geçiş yapmıştı. Bir daha da hiç karşımıza çıkmadı.
              Özgür on yaşına gelinceye kadar her şey yolunda gitti. Mutluyduk birlikteliğimize Özgür ayrı bir anlam katmıştı. Üç kişilik mutlu bir aileydik; ama uzun sürmedi  geçimsizlik ve kavgalar başladı. Anladığım kadarıyla Yalçın’ın hayatına başka bir kadın girmişti. Benden ayrılıp onunla evlenmek istiyor, bunu da Özgür nedeniyle açıkça ortaya koyamıyordu. Onun işini kolaylaştırıp boşanmak istediğimi söyledim. Bu isteğimi ikiletmedi,  hemen istiyorsam boşanabileceğimizi belirtti ve birkaç hafta içerisinde boşandık. Özgür bende kaldı ve Yalçın üçüncü evliliğini gerçekleştirdi.
          Aslında karısı son derece iyi bir insandı. Özgür’e çok iyi davranıyor, Onun bir dediğini iki etmiyor. Özgür de Yalçın ve karısının yanına gittiğinde son derece mutlu oluyor,  onlarla birlikte olmaktan da ayrı bir keyif alıyordu.
           Aradan sekiz yıl daha geçmiş, Özgür on sekiz yaşına gelmişti. Yaşı gereği ilgi alanı değişmiş, hafta sonları arkadaşlarıyla zaman geçirmekten daha çok hoşlanır hale gelmiş; babasını da ihmal etmeye başlamıştı. Artık eskisi gibi Yalçınlara gitmiyor, onlarla vakit geçirmiyordu.
             Bu arada da Yalçın hastalandı ve tetkikler sonucu, teşhis konuldu, kanser olmuş ve geç kalınmıştı.  Özgür’e babasının hastalığıyla ilgili bir şey demediler. Yalçın oğlunun ilgisizliğine çok içerliyor, durumdan dert yanıyor, son derece şikâyet ediyordu. Neden ve niçinler üzerinde duruyor, bunlara cevap bulamıyordu.
 
             Hem hastalığın duygusallığıyla Hem de Özgür’ün takındığı tavırlara üzülüp ona kızdığı için bir akşam, bütün olanı biteni, yani Özgür’ün gerçek oğlumuz olmadığını, evlatlık aldığımızı karısına anlatmış. Karısı yine de Özgür’ün gerçek anne babalarının bizler olduğunu Özgür’ün bu ilgisizliğinin gelip geçeceğini anlatıp kocasını teselli etmiş.
            Birkaç ay sonra da Yalçın aramızdan ayrıldı, yani vefat etti. Doğal olarak da Yalçın’ın mal varlığı Özgür’le karısına kaldı.
             Ancak, Yalçın’ın karısı Özgür’ün  ilgisizliğine mi kızdı, yoksa para mı tatlı geldi, bilmiyorum. Özgür’ün Yalçın’ın gerçek oğlu olmadığını, onun için mirastan bir hak alamayacağını belirtti, mahkemeye verdi. Yarın da davanın üçüncü duruşması olacak. 
            Öyle bir durumdayım ki sanki bu yaşadıklarım benim başımdan geçmedi de bir başkası bu olayları yaşıyormuş gibi seyirci kaldım ve hala izlemeye devam ediyorum.
           Bu arada Özgür gerçeği öğrenince çok üzüldü, isyan etti. Gerçeği olduğu gibi anlatıp bağrıma bastım, acılarını dindirmeye çalıştım.
           Tam her şey yoluna girdi, sular duruldu derken, biyolojik annesi ortaya çıktı. O da mimar olmuş, iyi bir evlilik yapmış iki de kızı varmış. Oğlunu görmek, tanımak ve kardeşleriyle tanıştırmak  istemiş. Özgür, bunca yıl sonra ortaya çıkan anneye,  gerçek annesi olmasına rağmen bir anlam veremiyor, ne onu tanımak ne de kardeşleriyle  tanışmak istiyordu.
            Bu arada da çocuğun nüfusunu üzerimize geçirirken yapılan işlemlerdeki usulsüzlük de ortaya çıkmış, onun  için de ayrı bir dava açılmıştı. Yalçın vefat ettiği için suçlamalar benim üzerimden yürüyor. Bir taraftan sahte evrak düzenleme diğer taraftan çocuk kaçırma gibi davalarla uğraşıp duruyorum. Diye, sözünü bitirdi.
           Yolculuğumuz son bulduğunda ben ne uyuyabilmiş ne de kitap okuyabilmiştim, sadece gerçek bir film izlemiştim. Şu anda tek merakım, Özgür’ün gerçek annesini kabul edip etmeyeceği ya da gerçek annesini affedip etmeyeceğiydi. Olayın hukuki boyutu beni pek ilgilendirmiyordu. Birbirimizin telefon numaralarını alarak görüşmek üzere ayrıldık.
             Aradan üç ay gibi bir zaman geçmişti, masamda otururken önüme İlknur Hanım’ın hikayesini çağrıştıran  bir dava geldi. Gerçi onun davası kadar karmaşık değildi; ama aklıma İlknur Hanım’ı düşürdü. 
                 Hemen telefon edip kendimi tanıttıktan sonra, ikimizin de uygun olduğu zamanda birlikte kahve içmeye gidip gidemeyeceğimizi, sorduğumda tereddüt etmeden kabul etti. Herhalde üzüntülerini, korkularını paylaşmaktan yana diye düşündüm. Ben de davayı değil; ama Özgür’ün gerçek annesi ve kardeşlerine takındığı tavrı merak ediyordum. İş çıkışı buluştuğumuzda hemen anlatmaya başladı:
        – Mahkeme devam ediyor; ancak Özgür düşüncesini değiştirip gerçek annesini tanımak ve kardeşleriyle Tanışmak isteğiyle bir süreliğine onların yanına gitti. Özgür gidince  onu tamamen kaybetmenin üzüntüsünü ve korkusunu yaşadım, onsuz, tek başıma yaşamayı becerebilecek miyim, diye çok düşündüm; Ben anneliği fırtınalı  havada,  dalgalı denizde kulaç atmaya benzetirim; büyük bir haz, korku ve mutluluk duyarım,  annelik yağmurda yüreğin ıslanmasıdır, diye düşünürüm. Ben bütün bu duyguları kaybettim, yaşamda hakkıma ne düşmüşse onunla yetinmeyi öğreneceğim, derken Özgür geri döndü. Sımsıkı sarıldı, sanki birbirimizi yıllarca görmemiştik ya da kaybedip yeniden bulmuştuk: ”sığınağım, güvenli limanım, annem benim.” diyerek, duygularını şöyle paylaştı: ”Dönüş Anneyi gerçek anne olarak duyumsamak mümkün değil; ara ara anılar sandığını açtığımda anne olarak hep sen yanımdasın, her şeyi seninle paylaşıp çoğaltmış ve biriktirmişim. Bunları yok sayıp seni kenarda bırakamam. Ama inanıyorum ki Dönüş Annemle de anılarımız birikecek, birbirimizle daha da yakınlaşacağız. Ana-oğul olamasak da hayatımdaki en önemli kişi, teyzem, ablam olabilir.   Kardeşlerimle çoğaldığımı hissettim, onlar da ben de bundan böyle aramızda güçlü bir kardeşlik bağının kurulacağına inanıyoruz.” dedi.
         Biz böyle duygu paylaşımı içindeyken telefon çaldı, arayan Dönüş’tü. Özgür’ü evlat olarak kazanamayacağını; ama zamanla birlikteliklerinin güçleneceğine inandığını, sevginin emek olduğunu, bu emeğin mutlak verilmesi gerektiğini belirtip durumu kabullenmeye çalışacağını, söyledi. Geçmişin fotoğraflarına baktığında nasıl Özgür’ün yanında biz yoksak; bizim yanımızda da Özgür yok. Zaman içerisinde bu iki fotoğrafı tek bir fotoğrafa dönüştürebilirsek yaralarının  sarılmış olacağına, bütünselliği yakalayacaklarına olan inancını belirtti. 
         İlknur bütün bu olanları, duygularını bir solukta anlattı. Sonucun böyle gelişeceğine, biyolojik anneliğin yaşam boyu yürürlükte kalmayacağına, belli bir süre sonra kullanımdan kalkacağına inananlardanım. Onun için anlatılanlar beni şaşırtmadı.
        İlknur en önemli kararını sona bırakmıştı. Özgür bu yıl üniversiteye gidecekti. Sınavlardan sonra İstanbul’a yerleşmeyi Dönüş’ün evine yakın bir yere taşınmayı planlıyorlardı. Böylece Özgür’ün anne ve kardeşleriyle birlikteliği daha fazla olacaktı.
        İlknur’un, olaylar karşısında takındığı tavra saygı duymamak, “Vay be!” dememek mümkün değildi.
       Ayrıldığımız zaman, öğrenmiştim ki: Sevgide de bencil olmamak gerekir. Sevgi, ancak paylaşıldıkça çoğalır.

Hümeyra Çınar