Şamanik Görü

/ 7 Haziran 2022 / 104 views / yorumsuz

“Yalnızca kendin olduğunda yaşayabilirsin.”

Şamanik Görü

Aynı rüyayı görüp duruyorum. Daha doğrusu rüya olduğunu düşünüyorum. Eğer ruhgöçüne inansaydım uzak geçmişteki yaşantımdan bilinçaltımın bana gönderdiği fragmanlar olduğuna inanırdım ki bu gerçekten hem ilgi çekici hem de ürpertici olurdu.

Önce sisler arasından süzülen alacalı kargayım. Yarısı açık bir çadırın içinde atlar ve geometrik şekillerle süslü bir halının üzerine konar konmaz insana dönüşüyorum. Dışarıda kılınç şıngırtılarını, ulumaları ve davul seslerini; içeride ise bir varlığın hışırtısını, takıların ve zincirlerin seslerini duyuyorum. Sanki arkamda biri var. Bir nefeslik kaygımla arkama dönüyorum. Bir kadın. Yüzü boyalı. Beyaz ve bordo renklerle bezeli yüzünde farklı şekiller var. Ancak dikkatli bakınca anlamlandırılabileceğim çizgiler. Üzerinde uzun bir giysi var. Bu gri giysi ayaklarına kadar uzanıyor. Başında çeşitli işlenmiş madenlerden yapılma bir taç var. Zümrüt ve gümüş ağırlıklı. Boynunda bir kolye var. Nazar boncuğuna benziyor ama mavi renk değil. Yeşim. Ağzını açmadan zihnime konuşuyor. “Yada Taşı,” diyor.

Şamanın gözleri hipnotize edici bir durgunlukla bana bakıyor. İçinde boğulmadan yüzebileceğim durgun bir ırmak. Zihnime üfleyen sesi hoşnutluk veren dinlendirici bir müzik tınısı. Ve kaval sesi. Her adımında üzerindeki takı ve zincirlerden gelen şıngırtılar huzur veriyor. “Anımsa,” diyor. Ardından kayboluveriyor. Şaman ben oluyorum. Çadırın dışındayım. Göz açıp kapatıncaya kadarki bir sürede nasıl oldu da mezarlığa gelebildim bilmiyorum. Mezar taşlarında ejderha ve kaplumbağa motifleri var. Bazılarında ise Ülgen ağacı. Balballar da var.

Ağaçların dallarından rengârenk çaputlar sallanıyor. Adaklar adanmış sunağın üzerinde ritüel kalıntıları. Geçmiş ruhlardan kalan kalıntılar. Belli ki yine bir rüyanın içerisindeyim. Bunu fark ettiğim an ağaç dalından bir kanat pır edip uçuyor. Kalbimde hug guk guk sesi atıyor. Sonra dum sesi ve şıngırtılar. Sonra yine dum sesi ve tıngırtılar… Sesler birbirine karışıyor, bir ses alçalırken bir diğeri yükseliyor. Ben geriye doğru kanat çırptıkça yoğunlaşıp uğultulara dönüşüyorlar. Giderek uzaklaşıyorum. Sonra bir bakmışım bugünün gerçekliği içerisinde bir parçam eksik ruhumu izler hâldeyim. Ansızın arkamdan bir ses yükseliyor.

“Arın!”

Sesin geldiği yere bakıyorum. Kimsecikler yok. Peki bu ses nereden yükseldi diyorum. İçimden mi? Tüm benliğimden uzaklaştığımı bilen bir yanım kendimi arındırmamla ilgili mi uyarıyor? Henüz bilemiyorum.

Efsunlanmış bir hâlde yürüyorum. Geceden döşenmiş bir yol üzerindeyim. Yolum yerden uzanmıyor. Akışkan bir düzlemden dalgalanarak ilerliyorum. En diplerimden beni çağıran bir varlığa doğru. Yaklaştıkça içimde çağlayanlar fışkırıyor. Beni çağıran Su Ana. Bu adı kadîm ruhtan kalan izlerden duymuş olmalıyım. Onu çok önceden tanıyormuşum hissi yüreğimin tam merkezinde kıpırdıyor. Beni arındıracağını derinlerimden yankılanan evet yanıtı sayesinde biliyorum.

Şimdi dumansız ateşlerden oluşmuş bir çemberin içinde sırtüstü uzanır vaziyetteyim. Elimi uzatsam yıldızlara değeceğim. Kıpırdayamayan bedenim buna izin vermiyor. Bilincim bedenimden ayrışmış hâlde. Olan bitenin farkındayım. Görünmez bir enerji bana doğru yaklaşıyor. Yoğunluğunu hissediyorum. Tam olarak hatırlanamaz bir geçmişten beni ziyarete gelen bir tanıdık bu. Etrafımda dolanıyor. “Açıklık,” diye fısıldıyor. Sanırım şu an boyutlar arasında zuhur eden bir açıklıktan bahsediyor. Ardından anlayamadığım sözcükler mırıldanıyor. Varlığım bir adak misali kabullenmiş dinginliğinde onu dinliyor. O mırıldandıkça içimde yıllardır suskun olan yanım dile geliyor. “Uyan,” diyor. Gözümü ilk kez o an açmış olduğumu fark ediyorum. Hafifliyorum. Arınıyorum. Zamandan ayrışıyorum. Kendime ulaşıyorum. Kendimle birleşiyorum. Derinlerdeyim. Durgun suların üzerine ağır ağır çıkıyor ruhum. Korkmuyorum. Tam tersine içimi daha önce hiç tatmadığım bir güven hissi dolduruyor. Hâlbuki güven hissi bana çok uzak bir histir. Artık değil.

Doğanın döngüsü beni kendine dâhil ediyor. Beni bütünlüyor. Bedenime geri dönüyorum. Bedenim dallanıyor. Yeşeriyor. Bir ağaca dönüşüyor. Kök salıyor. Köklendikçe güçleniyor. Tam oluyor. Gümüşten bir hüma kuşu kılığında Umay Ana benim bir ağaç oluşumu sükûnetle seyrediyor. Kayrakan gökten elini uzatıyor. Dallarıma değiyor. Kutsanıyorum. Göğe daha yakınım artık.

Uyanıyorum. Çadırın içindeyim. Şaman yanımda. “Anımsadın, Arındın ve Ulaştın,” diyor gülümseyerek. Ben de ona gülümsüyorum. Kaybolurken enerjisi havada bir yankı oluşturuyor. Havadaki akış saçlarıma dokunuyor. Çadırın tam ortasında dikili bir taş hâsıl oluyor. Üzerinde runik harflerle yazılmış sözcükler var. Nasıl olduğunu tam olarak kavrayamadığım bir hâlde sözcüklerin anlamını çözebiliyorum.

“Yalnızca kendin olduğunda yaşayabilirsin.”

Sözcüklerin anlamı varlığımın gerçekliğiyle anlık hesaplaşmama yol açıyor. Ben en çok ne yaparken mutluyum? En çok kim olduğumu düşündüğümde tamım? En çok neyi düşünürken içimde çiçekler açarak gülümseyebiliyorum? Cevaplar hep aynı. Tamamen kendim olabildiğim anlarda mutluyum. İçimdeki saklı bir bahçede nefes alan benliğimi giyindiğimde tamım. En çok şamanın bana gösterdiklerine gülümseyebiliyorum.

İçimde kayıp bir ormanın bulunmuş tek parçası olmayı düşlüyorum. O anda şelaleler çağlarken Saka kuşu şakıyor. Berrak gök pırıltısı üzerimde hâle olup yansıyor. Güven ve sevgi birleşip içime işliyor. Rüyalarımın şeffaf tülünü gerçekliğimin üzerine örtüyorum.

Uğur Ünen

Benzer Konular
Apokalipsis
Terkedilen Hayat