SABAHATTİN ALİ’NİN “AYRAN” ÖYKÜSÜNÜN MARKSİST ELEŞTİREL İNCELENMESİ

/ 11 Aralık 2021 / 1.367 views / yorumsuz
SABAHATTİN ALİ’NİN “AYRAN” ÖYKÜSÜNÜN MARKSİST ELEŞTİREL İNCELENMESİ

Bir köyde geçen öykü, küçük Hasan adlı çocuğun o günkü yaşamına odaklanıyor. Kış mevsimidir, yollar eriyen kar ve diz boyu çamurla kaplıdır. Güneş kar üzerine vuran ışığıyla parıltılar saçarak gözü kamaştırmaktadır. Yerlerdeki pis suda yansıyan sarı donuk bir renk, soğuk hava, çamur ve karla kaplı zorlu yol orada yürüyen küçük Hasan’ın durumunu gözler önüne sermektedir. Havanın ve yolun bu şartları altında bunun normal bir yürüyüş olmadığını anlarız. Ayağındaki kunduralarının arkası eğik olduğu için çamura batıp çıkmaktadır. Sağ kolunda bulunan içi ayranla dolu güğüm her adım atışında dizlerine vurmaktadır. Sol elinde de maşrapanın bulunması onun ayran satıcısı olduğunu imler. Onunki zorlu bir yürüyüştür. Hedefi tarlalar arsından uzanıp giden ıssız ovadaki yoldan tren istasyonuna varmaktır. Yaz kış her gün bu iki saatlik yolu gidip gelmek durumunda oluşu temel ihtiyaçların karşılanma zorunluluğundan ileri geldiğini göstermektedir.

Küçük Hasan’ın yoksul bir ailesi olduğu ve bu zorlu yolu gitmek zorunda kaldığı açıkça söylenmese de yapılan tasvirlerden anlaşılıyor. Öykü bu tip ipuçlarını vererek ilerler. Okurda kim olduğu, ne yapmak istediği, ailesinin durumu hakkında soru işaretleri oluşmaya başlar. Bir çocuk böyle zorlu bir yolu, ağır bir yükle niçin her gün aşmak durumunda kalır? Evinde, köyünde olması, oyun oynaması gereken bir çocuk niçin bu zorlu yollara düşer?
Küçük Hasan yolu artık ezberlemiştir, senelerdir gördüğü manzaraya karşı hiç de ilgili değildir. Daha yolun yarısına bile gelmediğini henüz sisler içinde ufukta kalmış kuru söğüt ağacından anlamaktadır. Zorlu yolun topografyası dikkatlice betimlenir, kolay bir yol olmadığının altı çizilmek istenir. Ovayı oyarak geçen dört adım genişliğindeki dere de ancak yanına gelindiğinde kendini göstermektedir. Üzerindeki üç kalastan ibaret köprü nerdeyse çökecek durumdadır. Ovanın ilersinde duran bir değirmenin varlığından haberdar oluruz. Kış günleri üç gün işlerse beş gün işlemez. Önünde yaprakları dökülmüş üç söğüt ağacıyla terk edilmiş bir viraneyi andırmaktadır. Ortamın kasveti, ıssızlığı, yılgınlık uyandıran hali karşısında direnerek yürüyen bir çocuk vardır.

Artık bu noktadan sonra çocuğun ailesi hakkında bazı şeyler öğrenmeye başlarız. Öyle ya çocuk niçin bu tehlikeli yürüyüşe katlanmaktadır? Evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi vardır. Annesi ise dört saat uzaklıktaki bir nahiyede hizmetçilik yapmaktadır. Babası yoktur, hiç merak da etmemiştir. Annesi eve haftada bir kez birkaç saatliğine gelir, biraz yufka, soğan, bazen de yarım desti pekmez bırakır. Bunlar üç tane aç çocuk için iki gün bile yetmez. Bu demektir ki kalan zamanlarda beslenme ihtiyacı küçük Hasan’a düşmektedir. Güğümde sattığı ayranın yoğurdunu da maya çalarak kendi yapar. Kardeşleri genellikle aç oldukları için mayayı yemesinler diye erişemeyecekleri bir yerde saklamaktadır. Bir de onlara süt veren ihtiyar bir keçileri vardır ki aynı çatı altında yaşarlar. Hasan aç kardeşlerinin o keçiyi bile yemelerinden korkar. Sütü ve ayranı veren o keçidir. Bir gün eve ekmekle geldikten sonra yanına bir tas ayran getirmek için sofradan kısa süreliğine ayrılıp döndüğünde o kara ekmekten geriye hiçbir şey kalmadığını görüp dehşete kapılmıştır. Kendisinin o ekmekten ağzına bir lokma bile koymaya fırsat kalmamıştır. Yalnızca ayranı içer ve delik deşik yağlı yorganın altında yatar. Kardeşleri de eski bir pösteki üzerinde yatmaktadır.

Eli boş döndüğü zaman ise, o iki sıska mahlûk büyümüş gözlerle ve sonsuz bir kinle (35) ona bakar. O bakışlar Hasan’ın tüylerini ürpertmekte ve aklından çıkmamaktadır. İçine o bakışlardaki kinin korkusu sinmiştir. Onu her gün bu zorlu yolculuğa mahkûm eden ekmeği elde edebilmenin yanında bu bakışların ne kadar etkili olduğu anlaşılır. Anneleri, zavallı kadın haftada bir gün geldiğinde o iki aç mahlûk (37) onu da aynı kin dolu bakışlarla karşılar. Kadıncağız yağsız bulgur çorbasını yaparken hıçkırıklarla gözyaşlarını içine döker.

Küçük Hasan’ın hayatı istasyonda ayran satmak ve küçük kardeşlerini beslemekten ibarettir. Onun okumadığını, oyunla geçmesi gereken bir hayatı olmadığını anlıyoruz. O da başka bir şey bilmez ve düşünmez. Bir kaygısı annesinin eve bir çocuk daha getirecek olma düşüncesidir. Çünkü bu, üzerindeki yükün daha da ağırlaşacağı anlamına gelir. Kapılarını bir gün dahi bir insan açmamıştır. Çevrelerinde yaşayan köylü aileye uzak durmaktadır. O insanların aileye yardım eli uzatmadığını anlıyoruz. Bunun nedenleri arasında belki kadının dul oluşu, uzak bir yerde çalışıyor olması olabilir. Yani bir takım önyargılar taşıyor olabilirler. Öykü bununla ilgili açık bir ipucu vermese de böyle bir soru işaretini doğuruyor.

İstasyon öyle iç açıcı, hareketli bir yer değildir. Bir taş parçasına benzeyen soğuk bir binadır. Günde iki defa posta treni geçer, birkaç dakika ancak durur. Hasan çatlaklarla dolu sol eliyle burnunu sildikten sonra istasyona gelmiştir. İstasyonda iki-üç kişiden başka kimse yoktur. Yazın burası gelen beş-on köylüyle daha hareketli yer olur. Sıcak havanın da etkisiyle güğümdeki ayran çabucak satılır. Kışın ise ortada ayranı satacak pek kimse yoktur. İstasyon memuru da bütün gün akülü radyosunu kurcalayarak zaman geçirir.

Düdük sesiyle gelen lokomotif yağ lekeleriyle dolu rayların üzerinde durunca Hasan tren boyunca koşarak “Ayran!” diye bağırmaya başlar. Yaz olsa “buz gibi” demektedir ama bu soğukta “temiz ayran” demekten başka çaresi yoktur. Kimse başını çevirip bakmaz. Bu soğukta kimsenin ayran içesi yoktur. Güğüm dizlerine vurup sızlatmaktadır. Ancak dört bardak satabilirse on kuruş karşılığı eve bir kara ekmek götürebilecektir. Üçüncü mevki vagonların penceresinden uzanan kır bıyıklı bir adam ayran ister. İkinci maşrapayı da içtikten sonra bir onluk atıp üstü olan beş kuruşu vermesini söyler. Hasan’ın bozukluğu yoktur. Bozdurmaya gider, bozduramaz, tren de kalkmak üzeredir. Adam parayı getirmesini bağırınca geri döner. On kuruşu geri alır ve tren uzaklaşırken: “Hey çocuk, hakkını helal et!” diye bağırır.

Hasan eve boş dönmemek için akşam treninin gelmesini bekler. Kar yağışı da gittikçe şiddetlenmektedir. Akşam treninin gelmesiyle gitmesi bir olur. Aynı yükle eve dönüş yoluna düşer. Her adımda çalkalanan ayran dizlerine vurmaktadır. Soğuk, rutubet içine işlemeye başlamış, hava kararmıştır. Etraftaki vahşi hayvanların sesleri ona doğru yaklaşır. Kar ve rüzgâr yüzüne çarpar. Artık aklında bir tek eve dönmek düşüncesi yatmaktadır. Gün boyunca üzerine çöken yorgunluk ve soğuktan kurtulmak için kendini evin bir köşesine atmak istemektedir. Ne var ki ayakkabıları çamura saplanıp kalır. Yalınayak koşmaya başlar. Daha yolun yarısına gelmiştir. Vahşi hayvanların karartıları bir görünür bir kaybolurken yere düşer ve kalkamaz. Kar üzerini örtmeye başlamıştır. O sırada evdeki iki küçük kardeşi kurtların sesini duydukça korku içinde ağlarlar.

Öykü bu dramatik sahneyle bitmektedir. 1938 yılında yazılmış öykü bize kırsalda yaşayan insanların yoksulluğunu, imkânsızlıkları, duyarsızlığı, dayanışmasızlığı, eğitimsizliği yansıtmaktadır. Küçük Hasan üzerinde tipleştirme yapılarak genelle olan ilişki gösterilmek istenmiştir. Aslında Hasan tipleştirmesinde kırsaldaki yaşanan yoksunluk, zorlu yaşam koşulları, çocukların etkilenmesi gösterilmek istemiştir. Günümüze kadar gelen süreçlerde de benzer sorunların yaşandığına tanık oluyoruz. Bunlar birçok zamana ve birçok alana yayılan konulardır. Örneğin seksen darbesinden sonra kapitalizmin kriziyle derinleşen yoksulluk, neo-liberal politikalara uygun olarak fak fuk fon, sosyal yardımlaşma gibi kurumlarla dengelenmeye çalışılmıştır. Ancak bunlar yapısal sorunların üzerine konulan birer yama olmaktan öteye geçmemiştir. Benzer olaylar zaman zaman basına yansımaktadır. Yoksulluk ve çaresizliğin sindiği kırsal kesimlerde küçük Hasan buna bir örnek teşkil etmektedir. Bir ailenin tikelliğinde genel duruma işaret eden bir mesaj vardır. Aile nerdeyse yapayalnız kalmıştır. Kırsalda çocuklar eğitim hayatından uzaktır. Sağlıklı ortamlarda oynaması, okula gitmesi gereken bu çocuklar yokluk içersinde hayatta kalma mücadelesi verirler. Çocuk uzak bir mesafeye ekmek parası için gitmektedir. Bir köy bu insanları besleyecek olanaklardan nasıl yoksun kalmıştır? diye bir soru sorulabilir. Anlıyoruz ki o köyde ve dolayısıyla benzer köylerde dayanışma, kooperatifleşme, sosyal örgütlenme, destek ve projeler yoktur. Kaderlerine terk edilmişlerdir. Köy adeta yabancılaşmayı yaşar. İnsanlar birbirlerine karşı kopuk ve duyarsızlaşmıştır. Bencillik ortada kol gezer.

Trendeki müşteri buna örnektir. Çocuğun emeğini, yoksulluğunu görmez ve onun hakkını hiçe sayar. Oysa o küçük paraya kendisinin değil, çocuğun ihtiyacı olduğu açıkça görülmektedir. Buradan da bencil bir ruha sahip kimselerin emeğe saygılı olmadıkları, halden anlamadıkları çıkarılabilir. Bu davranış çocuğun hayatına mal olmuştur. Eğer o on kuruş çocukta kalsa akşam trenini beklemeyecek ve erken eve dönme olanağı bularak soğuğa ve tipiye yakalanmayacaktır. Fakat evde aç bekleyen kardeşlerinin bakışlarındaki kinden kurtulmak için akşam trenini bekler ve kötü hava şartlarına maruz kaldığı için dönüş yolunda hayatını kaybeder.

İnsan ilişkilerindeki duyarsızlık, çarpıklık, çıkarcılık insanların hayatını olumsuz şekilde etkilemektedir. Tikel olarak verilen bu olay aslında genele yansıyan bir sorun olarak kendisini imler. Yani mesele bir çocuğun yalnızca ayran satması değildir. Onu bu duruma iten nedenler, sosyal şartlar, insan ilişkileri arka planda kendini gösterir. Bu da geneli temsil eden sorunlardır. Bunun doğmasını, olmasını isteyen tikeli temsil eden çocuk ya da anne değildir. Bu şartları ortaya çıkartan genel durumdur. Tabii ki herkes doğayla, yaşam şartlarıyla mücadele eder ama bunun toplumsal olarak sağlanmış bir dayanışma, üslup içersinde olması beklenir. Sonuçta yaşanan sosyal bir hayattır.

Köylü, aileyi görmezden geliyor. Oysa aile, o köyün bir parçasıdır. Köyde, besinin olanaklı olduğu bir yerde bu insanların aç kalması yabancılaşmaya ilişkin tipik bir örnektir. Köylü kendine yabancılaşmıştır. Bunun yanında devlet kurumlarının oralardan uzak kaldığı da diğer bir sorunu yansıtır. Zaten sosyal organizasyonların sağlanması, düzenlenmesi, desteklenmesi bu kurumların görevidir. Oranın tarım, hayvancılık gibi koşulların ne olduğu tespit edilerek buna ilişkin lojistik destek sağlanması gerekir. Öyküde bu tip belirtmeler açıkça yapılmamış, ifadeye dökülmemiş olsa da nedensel araştırma yapıldığında bunlar ortaya çıkar. Zaten öykü bir makale olmadığına göre üzerine düşeni yerine getirmiş olmaktadır.

Fatih Oto

Kaynak: Ali, Sabahattin, Yeni Dünya, YKY, 2021

Fatih Oto
Fatih Oto

Yıldız Üniv. Kocaeli Müh. Fak. MYO Elektrik Bölümünden mezun oldu. Anadolu Üniv. Felsefe Lisanı üç yıl sürede onur derecesiyle bitirdi. Eğitim Bilimleri Enstitüsünde Karakter ve Değer Eğitimi Yüksek Lisansını yaptı. Türk Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisansa başladı. Psikoloji sertifikaları bulunmakta. Çeşitli dergi ve gazetede yazıları çıktı. Resim sanatıyla da uğraşı olup sergiler açtı.