Rukiye

/ 12 Nisan 2022 / 311 views / 1 Yorum
Rukiye

Bugün de yine aynı saatte dükkanın önündeydi Erdal. Heyecanı dimdik dorukta, mutluluğu bir çağlayan gibi gözlerinden fışkırmakta. Dün de böyleydi, bugün de. Yarın da böyle olacaktı elbet. Söz konusu Rukiye idi zira. Ve işte yine Rukiye’nin bakışlarındaki pırıltı vitrinden yansıyordu Erdal’ın kalbine. Elini bugün bir balerin edasıyla gökyüzüne kaldırıyordu. Erdal kuşları işaret ettiğini biliyordu Rukiye’nin. Her bahar gelişinde semaya bakıp hayallere dalarlardı birlikte. Kuşlarla selamlaşır, tuttukları tüm dilekleri onların kanadında göğe gönderirlerdi ve beklemeye koyulurlardı evrenin yollayacağı o güzel haberleri.

Yine Rukiye ile hasbihali yarıda kaldı Erdal’ın. Terzi Ahmet Amca göründü kapıda: “Hoşgeldin evlat, Rukiye’ye mi baktın yine?” dedi. Bu, yanıtı beklenen bir soru değildi. Artık ikisi arasında kanıksanmıştı bu vaziyet. Ahmet Amca başını iki yana sallayarak döndü tezgâhına. Erdal’ın canı sıkılmıştı yine. Bugün de Rukiye’ye doyamadan isteksizce fabrikaya yollandı.

Geçti ütüsünün başına. Bugün çok şık kadın kıyafetleri vardı ütülenecek. Keyiflendi. Kumaşların her birine tek tek dokundu, elleriyle tahminen ölçtü onları: “Evet, evet, Rukiye’nin üzerine tam oturur bu elbiseler. Bir an önce bitireyim de hepsini, patrondan bir tanesini ödünç isteyeyim Rukiye için. Beni kırmaz, muhakkak verecektir.” diye konuştu içinden büyük bir hevesle. Zor günlerinde en büyük desteği patronundan görmüştü. Patronu anlayışla karşılar, sabırla dinlerdi Erdal’ı her zaman. Hele ki o malûm olaydan sonra. Erdal’ın o kırılgan, sevgi dolu kalbi daha fazla incinmesin diye epey ihtimam gösterir olmuştu ona. Arkadaşları arasında da hoşgörülü olanlar vardı elbet. Fakat, birkaç densiz de çıkmıyor değildi. Yine başladılar bugün de Erdal’ı makaraya almaya.
“Rukiye bugün nasıl Erdal? Görüşebildiniz mi? Yoksa yine tek kelime etmedi mi sana?” diyerek kıkır kıkır gülmeye başladılar. Erdal çok bozuldu yine ama sükût etmekten başka çaresi yoktu. Kimseyle laf dalaşına girmek istemiyordu. Eğer öfkelenirse sevdiceğinin hayali bile uçup gidecek yanı başından diye aklı çıkıyordu. Olmamış şey değildi. Bir kere tecrübe etmiş ve dersini almıştı. Yine bu arsız arkadaşlarından birkaçıyla sinirlerine hakim olamayıp kavga edince, günlerce sevdiceğinin yanına gitmeye çekindi. Üstelik hayali bile gözlerinin önüne gelmedi bir türlü, ne kadar hasret kalsa da ona. Sevgilisi ona küserdi kızgınlığına yenildiği zamanlarda. Erdal’ı asla asabi görmeye dayanamazdı. İşte o gün bugündür Erdal kontrolden çıkmamak için kendisini kızdırmak üzere söylenen hiçbir lafa aldırış etmez olmuştu.

Yine maharetini konuşturmuştu. Elbiseler jilet gibi olmuştu. Sıra patrondan icazet almaya geldi. Tevfik Bey’in odası üst kattaydı. Usulca çıktı merdivenleri, bir yandan da kafasında prova yapıyordu en usturuplu şekilde nasıl sorarım diye. Kapıyı tıklattı, Tevfik Bey’in gür sesi yankılandı koridorda: “Giriniz lütfen.” O kadar heyecanlıydı ki, kalbini yerinde zor zapt ediyordu adeta: “Bir maruzatım olacaktı Tevfik Bey eğer müsaitseniz.” diye giriş yaptı.
“Gel aslanım buyur, çekinme.” diye karşılık verdi Tevfik Bey.
Zihninde tekrar bir araya getirdi kelimelerini ve tane tane anlatmaya başladı: “Bugün ütülediğim kıyafetler gerçekten çok özel parçalar Tevfik Bey. Kumaşları, ölçüleri tam biçilmiş kaftan.” dedi titreyen ses tonuyla. Tevfik Bey anlamıştı, hemen araya girdi: “Rukiye’ye, değil mi?”
Erdal yüzünü yerden kaldıramayarak gülümsedi ve başını “evet” anlamında sallamakla yetindi.
“İstediğini al evlat, ödünç olarak da değil. Götür, Rukiye’nin olsun. Helâli hoş olsun.” dedi babacan bir ses tonuyla. Erdal sevinçten kekelemeye başladı, patron bir de üstüne erken çıkış izni vermişti. Erdal: “Allah razı olsun senden Tevfik Bey.” diyerek ayrıldı odadan. Yerine döndüğünde askıdaki birbirinden güzel bu elbiselere bakıp bakıp nihayet kararını verdi. Tabii ki pembe olacaktı. Masallardaki gibi pembe panjurlu ev, toz pembe bir hayat değil miydi hep düşledikleri? O hâlde pembe elbiseydi Rukiye’ye en münasip olan. Güzelce paketleyip evinin yolunu tuttu. Sabah ilk işi Rukiye’nin hediyesini vermek olacaktı.

Ertesi gün yine aynı saatte dükkanın önünde buldu kendini, elinde kırışmasın diye şekilden şekle soktuğu paketle. Rukiye yine vitrinin arkasından ona bakıyordu. Ama o da ne? Bu olamazdı, olmamalıydı. Günlerdir giydiği kıyafeti değiştirmiş, baştan ayağa onu sarmalayan ve hem de kendisine hiç yakışmayan beyaz renkte bir elbise var üstünde. Erdal’ın kalbi bu sefer heyecandan değil, derin bir elem yüzünden çarpıyordu yüksek perdeden. Kapıyı tıklattı titreyen ellerine hakim olamayarak. Terzi Ahmet Amca açtı kapıyı: “Günaydın evlat hoşgeldin. Dur bakayım, betin benzin atmış, ne oldu sana? Gir desem de girmezsin biliyorum. Söyle, nasıl yardım edeyim sana?” dedi. Erdal derin derin nefes alıp verdi birkaç kez ve Rukiye’den yüzünü çevirerek elindeki paketi terziye uzattı ve bir çırpıda şunları söyleyip gitti: “Rukiye’ye kefen mi giydirdin sen? Ona yaraşan tek elbise bu pakette. Sen münasip olanı yerine getirirsin.” Ahmet Amca’nın gözünden iki damla yaş süzüldü paketin üzerine.

Erdal’ın başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Çöktü kaldı bir kaldırıma ruhundaki ağırlıkla birlikte. Beyaz ona hep ölümü anımsatıyordu. Hayır, bir daha Rukiye’nin üstünde beyaz elbise görmeye tahammül edemezdi: “Neyse ki tam vaktinde getirmişim hediyesini. Eminim ki yarın o güzel pembe elbiseye büründüğünde dirilik, canlılık, tazelik akacak Rukiye’den tüm hayata. Görmek için sabırsızlanıyorum.” diye düşündü ve kendini çabucak toparladı.

O gece heyecanla yattığı uykusunda beklenmedik kâbuslarla sarsıldı Erdal. Ilık bir bahar günüydü, hafif bir meltem esiyordu. Erdal’ın güzeller güzeli sevdiceği bembeyaz elbisesiyle bir kuğu gibi süzülüyor deniz kenarında, Erdal’ın hediye ettiği kır çiçeklerinden yapılmış taç parlıyor saçlarında; güneşin, mutluluğun tadını çıkarıyorlar doyasıya. Ama birden koşmaya başlıyor gönlünün sultanı, Erdal yetişemiyor ne hikmetse. Hem koşuyor, hem arkasına dönüp ürkek gözlerle Erdal’a bakıyor, “koş, yetiş hadi bana” dercesine. Birden sendeliyor, dengesini kaybediyor, denize düşüyor. Akıntı alıp onu hızlıca sonsuzluğa götürürken denizin üstünde tek görünen şey o beyaz elbise oluyor.

Çığlık çığlığa uyandı Erdal. Her yanından ter boşanmış, gözlerinden sicim gibi yaşlar akmakta: “Rukiye bekle beni, geliyorum.” diye mırıldandı ve saatine baktı. 1 saat vardı dükkanın açılmasına ama onun beklemeye tahammülü yoktu. Hızlıca hazırlanıp çıktı.
Dükkana vardığında dili lâl oldu, elleri tutmaz oldu adeta. Gördüğü manzara, kâbusunun bir yansımasıydı sanki. Rukiye yolun kenarına fırlatılmış üstünde kefen gibi beyaz elbisesiyle. Belli ki Ahmet Amca’nın fırsatı olmamış pembe elbiseyi vermeye. Dükkân talan edilmiş; ne pembe elbise kalmış geride, ne Rukiye’nin gülen yüzü. Bembeyaz elbisesine çamur sıçramış, Rukiye parçalanmış hâlde yerde yatmakta. Tıpkı Zeliha’yı alabora olan kayıktan kurtarmaya yetişemediği gibi Rukiye’ye de yetişemedi Erdal. Tıpkı Zeliha’nın kana bulanmış bembeyaz elbisesi kefeni olduğu gibi, Rukiye’nin çamurlu beyaz elbisesi de artık bir kefendi Erdal’ın gözünde. Zeliha kim miydi? Erdal’ın bakmaya doyamadığı, pembe hayallerinin ortağı, sonunda kuş olup uçan biricik sevgilisiydi. Peki ya Rukiye? Terzi mankeni; Zeliha’nın hergün nakış gibi üzerine elbiselerini işlediği, hiç yanından ayrılmadığı, bu dünyadan göçüp giderken üstünde kokusunu, gülüşünü bıraktığı prova mankeni.

Sevdiğiyle beraber onun gölgesini de yitirmiş Erdal’ın aklı başından tamamen gitti o gün, bir daha da dönmedi.

Elif GÜLER

Benzer Konular
Sabah Kahvesi
Aralık