“Muzaffer Oruçoğlu” yazdı: Ruhun Maddeye Girişi Maddenin Dirilişi

/ 2 Ekim 2022 / 124 views / yorumsuz
“Muzaffer Oruçoğlu” yazdı: Ruhun Maddeye Girişi Maddenin Dirilişi

İstanbul’da bir Rodin sergisinin açılmış olması güzel bir olaydır. Sergiye kaç kişi gitti bilemiyorum. Bu tip sergileri hangi kuruluşlar organize ederse etsin desteklerim. Yeter ki, seyircisinin ruhuna ve estetiğine kıvılcım gibi düşen kaliteli sergiler olsun.

Rodin’in heykelleri, seyircide karmaşık düşünceler ve çağrışımlar yaratan, seyirciye duygu yoğunluğunu, derinleşmeyi ve görsel güzellikten çok, gizil güzelliği dayatan heykellerdir.İnsan kendi kendine, ‘Rodin acaba, heykeli, görünenden insanın bilinmeyen özelliklerine götürme aracı olarak mı kullanıyor,’ diye sormadan edemiyor. Sanatçı, insan fiziğinde estetize ettiği, yarattığı hareketle, yaşama egemen olmayı, onu biçimlendirmeyi mi amaçlıyor?

Rodin, antik Yunan heykelinin, modern çağda, yeni bir ruh ve biçimle, bir üst seviyede, yeniden ortaya çıkışının adıdır. Fidyas’tan Mikelancelo ve Rafael’e uzanan çizginin son durağıdır belki de. Gençliğinin önemli bölümünü, antik sanat’ı çizmek, Homeros’u, Virgil’i, Victor Hugo’yu, Alfret de Musset’i, Alfonse de Lamartin’i, ve tarihçi Michelet’i okumakla geçirmiştir. Yirminci yüzyıl öncesi sanatçılarının en güzel yanı da buydu. Sadece kendi alanlarına ilişkin bir bilgiyle donanmayı, başarı için yeterli bulmuyorlardı; diğer alanlara, felsefeye, tarihe, edebiyata, müzik dünyasına vb. Açılmayı bu alanların bilgileriyle donanmayı da önemsiyorlardı. Günümüzde bu tarz çöktü. Kendi alanlarının dışında pek bir şey bilmeyen ve buna ihtiyaç duymayan, tek boyutlu, cahil sanatçılar kuşağı çıktı ortaya. Hayat, bunların yarattığı cendereye düşmekten, cahilleşmekten korkar hale geldi.

Rodin, ilk çalışmalarını balçıkla yaptı. Bu ona, insan vücüdunun inceliklerini özgürce işleme ve tanıma olanağını verdi. Her organ üzerinde ayrı olarak titizlikle yoğunlaşıyor, sonra bunları birleştiriyordu. Basitten karmaşığa, küçükten büyüğe varma yöntemini izliyordu. Güzel sanatlar okulunu ard arda üç kere kaybeden Rodin, daha sonra ünlenecek olan heykeli Kırık Burunlu Adam’ı 1864’de sergilemek için Paris’in ünlü Salon’una başvurdu, ama kabul edilmedi. Aslında ortada, dönemin genel sanat anlayışı ve sitilinden köklü bir kopuş da sözkonusu değildi. Buna rağmen akademik çevrelerden dıştalandı. Geçim sıkıntısı içindeydi. Paris Komününden bir yıl sonra, Brüksel’e gitmek zorunda kaldı. Carrier-Belleuse’nin yönetiminde, altı yıl dekarasyon, süsleme işlerine kaptırdı kendini. Dekorasyon onun uyum ve denge ahlakını güçlendirdi. 1877’de Paris’e döndü. Biçime ruh verişin şaşırtıcı örneklerinden birisi olan Tunç Çağı adlı heykelinin Salon’da sergilenmesini gerçekleştirdi. Akademik çevreler, bunun canlı modellerden kalıp alma şeklinde bir kopya olduğunu ileri sürerek gürültü kopardılar. Rodin, bu heykeli yaparken, Belçikalı asker August Neyt’i model olarak kullanmıştı. Koparılan gürültüye rağmen, aslında bu heykel, Rodin’in canlı hareketli romantizmini ve insan ruhunun vücuda vuran hareketlerini yakalamadaki ustalığını gösteriyordu. Bu durum, gürültünün yaratıcı güç karşısında, bir müddet sonra anlamlı bir suskunluğa dönüşmesine yol açtı.

Rodin de konu ararken kendinden önceki sanatçıların yaptıkları gibi, tarihi etkilemiş ünlülerin yaşamlarına ve eserlerine yöneldi. En yakın refarans olarak ünlü ressam Delecroix’i aldı. Onun, Dante ile Virgulius Cehennemde adlı eseri, ayrıca Chopin’,in ve George Sand’ın portreleri, Göthe’nin Faust’u ve Hamlet için yaptığı taş basmalar, Rodin’i, Dante’ye ve Jean d’Alembert’e ve çağının ünlülerine, Balzak’a, Hugo’ya, Gustav Mahler’e, Clemenceau’ya yöneltti. Victor Hugo’yu, mermerden bir kayanın içinde, çırılçıplak, düşünürken biçimlendirdi. Antik Yunan stilinin bir tekrarıydı bu. Şair, içinden çıkılmaz bir çelişkiler anaforundaymış gibidir bu heykelde. Balzak’ta ise bir kopuş yaşıyor Rodin, antik Yunan ve rönesans heykelinden, Baroktan, özellikle Michelagelo’dan, izlenimci doğrultuda bir kopuşu. Altı yıllık bir ön inceleme ve kavrama çabasından sonra yarattığı Balzac heykelinin bende uyandırdığı duygu, uçurum duygusudur. Hayata kendi derinliğinden ve tepeden bakan, kendinden oldukça emin, dimdik bir kaya duruşudur bu. Balzac’ın, çıplak, Bronzdan heykeli ise, güç ve gururun tipik sembolüdür. Rodin, ünlülerin heykellerine, gücün ve tepeden bakışın ruhunu üflüyor sanki. Yırıtıcı doğasından dolayı, akranlarına kendisini kaplan olarak nitelediği, Fransız başbakanlarından Clemenceau, başbakan olmadan önce Rodin tarafından yapılan kendi büstünü görünce ”Bu bana değil Cengiz Han’a benziyor” demiş.

Rodin’in, beş yılını harcadığı ve Calais Burgerleri adını verdiği heykellerinden oluşan anıt, ifade zenginliği açısından, bana göre onun en başarılı eseridir. Söylendiğine göre Rodin’in bu heykeller grubu, konusunu Fransız vekayinamesi ve şairi Froissart’tan alır. Konu 1374’de İngiltere kralına teslim olan altı burjuvanın Calais kentinden ayrılışını gösterir. Bu heykellerin yüzünde, toplumun gerçek yüzünü, insanın dramını görmek mümkündür. Bu heykellere bakan insan, kendi vicdanında, insanı bu hale düşüren yaşamı sorgulama eğilimi içine giriyor. Bu değişmez, katı, katedral iklimine sahip olan insanları seyrederken, yitirdiğimiz asıl sorumluklarımızı anımsıyoruz.

Rodin, yarattığı eserlerinde, stilde ve ruhta ve biçimde tutucu değildir. Bununla birlikte, ona devrimci diyemeyiz. Sanatta devrimcilik, dönemin yerleşik sanat anlayışına, estetiğine, biçimine yönelik, köklü bir yıkıcılık hareketidir. Özellikle bu resim, heykel ve müzikte biçim yıkıcılığı olarak ortaya çıkar. Bu yıkıcılıkta ortaya çıkan yeni biçim, genel geçerli ilkenin tersine, kendi özünü de doğurmuş olur. Rodin, kendi alanında, yani heykelde, yaşadığı dönemin sanat anlayışına, biçimine karşı esaslı bir yıkıcı değildir. Paris’in bir işçi mahallesinde doğdu. İşçi sınıfının devrimci düşüncesine sahip olsaydı, o sınıfın yaşamını, eylemini, aynı biçim ve stille heykellerine taşımış olsaydı, ona yine sanatta devrimcidir, diyemezdik. Gerçek hayatta devrimcilik, devlet başta olmak üzere, sadece sistemin kurumlarına değil, her alanda, bir bütün olarak sisteme karşı olma hareketidir. Bu sanatta da böyledir. Sanatta devrimcilik, yerleşik, genel, geçerli sanatın özüne ve biçimine yönelik, köklü bir yıkıcılık hareketidir. Düşüncede devrimci olup da, sanatta tutucu olan bir yığın sanatçı var. Sanatta büyük devrimci çıkışlarla, büyük yeniliklere yol açan sanatçılar, ne garipdir ki, genellikle düşüncede devrimci olmayan sanatçılar olmuşlardır. Hem düşüncede, hem sanatta devrimci olan sanatçıların en tipik örneği Picasso’dur. Sistemin sanat anlayışını, özde ve biçimde yıkan, büyük bir yıkıcıdır o. Hayatın diğer alanlarında da durum budur. Düşüncesi ne olursa olsun Kopernik yıkıcıdır. Devrimcilik, sırf, sınıf hareketine özgü bir kavram değildir. Tarihin en büyük diktası, Aristo’nun bilim üzerindeki binbeşyüzyıllık diktasıydı. Bu diktayı yıkanlar, en büyük yıkıcılar arasında yer alırlar…
Rodin’in kompozisyon ve anlatım inceliğinde, perspektifinde şiirin payı neydi? Şiir, inceliğin olduğu yerde soluk alabilir ancak. Düşünen Adam heykelinde, şiirin ve felsefenin gücü var. Bernard Shaw’u, çırılçıplak soyup, onun gibi poz verecek derecede etkilemiş bir heykeldir, Düşünen Adam. Havva, Öpüşme ve Gölgeler gibi heykeller, hareketin, anlam ve incelikte zirveye vardığı heykellerdir. Rodin, İnsanın ölümsüzlük ve cennet arayışını, derin iç krizini, sefaletini, günahlarını anlatan, Dante ve Baudelaire gibi Şairlere ilgi duyuyordu. Rodin’in öğrencisi ile evlenen ve Rodin’le birlikte Meudon’a yerleşen (1905) ünlü şair ve yazar Rilke, bir yıl sekreterlik yaptı ona. Ne olduysa anlaşamadılar, bozuşarak ayrıldılar bir yıl sonra. Rodin’in geçimsiz bir insan olup olmadığını bilmiyorum ama feministler suçluyorlar onu. Rodin’in sevgilisi Camille Claudel’i, Japon aktrist Hanako’yu, Gwen John’u ve daha bir çok kadını altölyesinde çalıştırdığını, bunların emeğini sömürdüğünü, bu eserlerin ortaya çıkmasında rol alan bu kadınları adeta yok saydığını iddia ediyorlar. Tarih, ne yazık ki, kendi yapıcılarını anlatırken çıraklara yer vermiyor.

Heykel yapma işi, zor iş. Beş yılım, resim ve heykel okullarının atölyelerinde geçti. Heykelde zorlandığım kadar zorlanmadım resimde. Bronz, taş, mermer, demir, cam, aliminyum, çimento, alçı, balçık, aletler, tezgahlar ve fırınlar. Maddenin dirilişi hareketi içindesin. Alınterinin ateşle, ince işçiliğin şairlikle öpüştüğü noktada gerçekleşiyor o diriliş. Kalıpları kırma cüreti, yaratıcılığını yenileme ve yarattıklarını sürekli aşma, inkar etme cüreti; işin en canalıcı yanıdır bu. Ateşli ve derinlikli bir varoluş ve diriliş hareketi içinde değilsen, maddenin çok yönlü, incelikli ve şaşırtıcı dirilişini de gerçekleştiremezsin.

Muzaffer Oruçoğlu