Rona

/ 24 Kasım 2021 / 30 views / yorumsuz
Rona

Harper Lee meşhur romanı Tespih Ağacının Gölgesinde’de baba-kız evlat ilişkisinin ne boyutta olması gerektiği üzerine başarılı bir anlatım sunar. Atticus’un kızı Jean Louise’e yaklaşımındaki anlayış, sevgi, hoşgörü ve arkadaş sıcaklığı evladı olan özellikle kız evladı olan babalar için büyük örnek teşkil etmekte… Lee, üzerinde yaşadığımız topraklarda birçok insanın eksikliğini hissettiği babalığın sözcüklerle resmini çizer…


Matematik sınavından 100 aldığını söylediğinde öğretmen, 17 yaşına henüz basmıştı Rona. Sene sonu gelmiş liseden mezun olmasına ramak kalmıştı. Bir tek matematik değil diğer derslerde de sınıfın hatta okulun en iyi notları onunkilerdi.


Öğretmenin güler yüzle açıkladığı notunu duyar duymaz ağlamaklı gözlerle terk etti sınıfı. Öğretmen dâhil sınıftaki herkes şaşakalmıştı.


Bütün olasılıklar bir bir sıralanırken zihinlerde, en zayıf olanı sırf böyle durumlarda daha mantıklı geldiği için bilinç sahnesindeki yerini aldı sınıftakilerin. Kısa süren sessizliğin ardından “Sevinçten herhalde!” cümlesi sınıfı saran uğultuya dönüşen sıralı sözlerin başını çekti.


Öğretmen okulun bahçesinde bir köşeye çömelip duran Rona’nın yanına oturdu. Mutluluk gözyaşları değildi akanlar. Hiçbir mutluluk, gözleri kan çanağı yapacak ölçüde ağlamayı beraberinde getirmez.
Öğretmen: Neyin var Rona? Konuşmak ister misin?
Rona: Yok bir şeyim!
Öğretmen: Var! Söyle hadi! Belki birlikte çözeriz…
Rona: (Ayağa kalktı. Bağırarak sürdürdü konuşmasını) Yok… Yoook… Be-nim bir şe-yim yok.
Öğretmen: (Yüksek sesle) Var… Se-nin bir şe-yin var! Anlat bana! Sınavdan 100 aldığını duyunca neden ağlayıp dışarı attın kendini?
Rona: Sınavdan 100 almam neye yaracak öğretmenim? Siz bana onu anlatın önce; sonra ben anlatırım!
Öğretmen: Okulu birincilikle bitiriyorsun. Güzel bir üniversite, güzel bir gelecek seni bekliyor.
Rona: Problem de bu işte! Güzel bir üniversite, güzel bir gelecek beni bekliyor; ama ben…
Hıçkırıkla karışık ağlaması konuşmasını sürdürmesine engel oldu. “Ama ben…”’den sonra kuracağı cümlenin ölümü özleten sızısı eşliğinde sürdürdü ağlamasını. Biraz sakinleştikten sonra
Öğretmen: Sınıfın en güler yüzlü öğrencisisin. Resim dersinde hayal kuran çocuklar çiziyordun…
Rona: Hayal kuran çocuklar! Hepsi 6 yaşında. Neden hep 6 yaşında çocuklar çizdiğimi hiç merak etmediniz mi? Bize 7 yaşında ilk önce hayal kurmayı bırakmayı öğretirler. Bizim hayallerimiz 6 yaşına kadar özgürdür. Sonra büyüyormuşuz… Öyle söylediler. 7 yaşımdan beri hayal nedir bilmem ben. Öyle anlattılar ki günahmış gibi geldi. Ben de hep 6 yaşında hayal kuran çocuklar çizdim. Siz notumu söyleyince ne bileyim sınıfta kalsam mı dedim içimden! Bilmiyorum öğretmenim ya! Canınızı sıktım kusuruma bakmayın!
Öğretmen: Estağfurullah ne kusuru! Hayal kurmaktan vazgeçme olur mu?
Rona (Hafif ironik ses tonuyla) He olur öğretmenim vazgeçmem! Buraya gelip dört gözle şark görevim bitse de gitsem diye bekleyen öğretmenlerimizin bize aşıladığı hayallerle 17 yaşımıza kadar gelebiliyoruz… Maalesef…


Liseyi bitirdiği senenin yazında evlendirdiler Rona’yı. Matematikten aldığı 100 puanın mutluluğu kalbinin en dip yerinde saklı kaldı yıllarca. Okulu birincilikle bitirmesinin ukdesi içinde sürdürdü yaşamını. Akşam ahıra getirilen koyunları saymakla harcadı matematik bilgisini. Güneşin altında tarlada çalışırken karnı burnunda, doğacak kızının geleceği ile ilgili düşüncelere daldı.
Kendiyle ilgili hayalleri çoktan ömrünü tüketmişti. Bebeğinin aynı yaşa geldiğinde benzer sonla tanışmaması için canı pahasına mücadele etmeye söz verdi içinden. Bir tebessüm belirdi yüzünde. Yıllar sonra ilk defa bir hayale kucak açmıştı. Güneşe doğru döndü yüzünü. Gözlerini kısıp Piraye ismini koyacağı kızının daha aydınlık yarınlara yürüyüşünün hayalini kurdu.


Hayalin en güzel yerinde yere yığıldı kaldı. Tarlada çalışanlar telaşla araca taşıdılar. Hastaneye getirildiğinde acilen doğuma alındı. Bebeği kucağında cenneti koklar gibi derin derin nefes alırken kocası girdi içeri.


Rona: Piraye koyacağız adını. Bana söz ver. Geleceği benimki gibi olmayacak! Son nefesine kadar hayal kuracak. Kendi istediği yere kadar okuyacak. Kendi sevdiğiyle evlenecek. (Gözleri dolu dolu) Mis gibi kokuyor… Bütün bebekler gibi… Bir insan cennetten kopup gelen bir bebeğe cehennemi nasıl reva görür? Bana şerefin üzerine söz vereceksin… Kızım buranın çamurunda batağında tüketmeyecek ömrünü. Yoksa yemin ederim affetmem seni. Ahrette iki elim yakanda olur.
Rona’nın Kocası: Tamam söz! Senin kızınsa benim de kızım. Elimde olsa bir dakika durmam buralarda. Sen de biliyorsun! Fakat kızımız bizim yaşadıklarımızı yaşamayacak. Büyüsün. Okul çağına gelsin durmayız buralarda. Babam da ölür. Kimse tutamaz beni. Sen dinlen şimdi.
Piraye ile Rona’yı öpüp kapıya doğru yöneldi. Tam çıkacakken geri döndü.
Rona’nın Kocası: Baban seni sordu. Biraz vakit geçsin. Bebekle gideriz. Kaç yıl oldu!
Rona: Babam yok benim! Ben 17 yaşımda beyazları giyip kapıdan çıktığımda öldü babam!
Rona’nın sözleri karşısında boyun büktü kocası. Kendisinin de memnun olmadığı düzene sitem edercesine derin bir iç çekti. Hiçbir şey demeden çıktı dışarı.
Tuvalette kıçını dahi temizleyemeyen ihtiyarların ısrarla dayattığı düzenin kurbanları kızlar… Kimi köyde, kimi sadece haritada küçük bir şekil içerisinde adı yazan bir ilin ücra bir kırsalında…


Dünyanın en tatlı en narin varlıklarını canlarının bir parçası olarak görmeyen babalar ve belki başka bir yerde başka birinin evladı olarak dünyaya gelse prensesler gibi büyüyecek kızlar… Kendi öz babasından yetim muamelesi gördüğü topraklarda her şey çok daha güzel olabilecekken sahipsizliğin soğukluğunu iliklerine kadar hisseden kız çocukları… Töreler, gelenekler, içinde merhametin olmadığı kurallar ağının içerisinde çırpınıp duruyorlar.


Öyle topraklar ki o topraklar yeni doğan bir kız çocuğu demek yeni bir düş kırıklığı demek… Kendi anasının hürmetle ayağının altını öpen erkeklerin içine düştüğü çelişkinin adıdır kız evlat. Çocukken babalarından şefkat görmeyen kadınların, anne olduklarında baş üstünde taşındığı topraklarda kimsenin bu çelişkinin farkına varamayışı kaç kızın umutlarını tüketir, kaç kız hayallerini yüreğine gömer, kaç kız düş kırıklığı yaşar… Daha güzel yerlerde daha güzel bir yaşamın parçası olmak varken kendi tercihleri olmayan topraklarda dünyaya gelir; kendi iradelerinin dışında iradelerin dayattığı yaşamı yaşamak zorunda kalırlar… Yaşamaksa eğer bu…

Yakup Yaşar

Yakup Yaşar
Yakup Yaşar

Dr. Öğretim Üyesi
İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü |
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / KARAMAN

Benzer Konular
Terkedilen Hayat