Prag Sendromu

/ 13 Mart 2022 / 14 views / yorumsuz
Prag Sendromu

Daha önceden duydum, biliyordum ama nasıl bu kadar büyüleyici olabilirdi. Burada olmak fazlasıyla ürpertici, bu atmosferin içinde olmak büyü gibiydi. Neden böyle söylendiğini herkes görüyordu! Aklım bir karış havada, sanki beynim uyuşuyordu şaşkınlıktan ve her yeri görmek istedim bir anda. Kiliseler, şapeller, müzeler kenti Prag’ tı burası! Taş köprüleri dev gibi sıralanmış, katedralleri barok ve gotikti, hava bulutluyken de, güneşli havada da aynıydı!..

Güneş batarken ki matem ve büyüsü sahiciydi.
Ayrılmıştık! Nerede olduğunu hiç bilemedim Ece’nin. Aradan günler geçmesine rağmen beynim zonkluyordu. Nasıl bu kadar acımasızdı! İşte ben de sırf bundan ruh ikizim Kafka’nın kavgalar ve entrikalar şehri dediği yere geldim! Çok tuhaftı! Etkisinden kurtulamıyordum Ecenin… Sırtımdan vurulmak buydu! Tarihi sokakları çoktu ikisi de aynıydı sanki; Prag ve Ece! O kadar büyüktü ki, burada ara sokak ucuz yer hiç yoktu! Her yer merkez evrenseldi…
Meşhur kalesinin, küçük ara sokağında otel buldum kalıyordum.! Odayı inceledim, renkli kumaşlarla kapalıydı ama korkutucuydu oda. Ruhumun derinlerinde soruma cevap arıyordum! Acaba ben kimim? Ne arıyordum?

İkinci günü mektup geldi, isim yoktu. Beni çağırıyordu yazan ve tam neresi olduğu bilinmiyordu?
Gizemli mektubunda ismimi biliyordu. Allak bullak olmuştum. Sokakta aranmaya başladım… Taş köprünün tam ortasında biri bana bakıp bakıp kaçıyordu! Takip ettim. Caddeler aynalar, heykeller ve Prag ve kafamdaki sorular? Kimdi? Koşarcasına savruluyordum… Taş meydanlarda ne bir yer, ne bir kimse yapayalnızdım! Akşamüzeri Ece’yi buldum!! Şaşkın ama mektubu o yazmamıştı!

Biraz konuştuk ama isteksiz ve üzgündü anladım, sonra tekrar ayrıldık. Akşam geç saatte gezmek istedim. Her yer bar ve renkli vitrinlerle ışıldıyordu. Ağacın altında bir sigara içip kendime geldim. Ucuz fahişelerden hiç görmediğim biriyle odama kadar gelmişim! Öylesine sarhoştum ki hatırlamıyordum! Sızmışım ve birlikte olmuşuz ama artık beni iki kişi tanımaktaydı Prag’da!
Çelişkiler, çatışmalar ve kaybolmalarla dolu ikinci günümü geçirdim! İçinde bulunduğum bunalım beni ikilem de olsa buraya kadar çekmişti.! Uyandığımda aynamda ruj ile “beni ara” yazıyordu! Telefonda konuşmak istemedi. Kendime engel olamadım…

Kalabalık tarihi meydanlara yine atıldım. Katedralin girişinde biri yine bakıp bakıp kaçtı. Peşinden koştum! Kimdi? Geceleyin sokakta yürüdüm ama korkuyordum…
Heykelin altında kalabalığın içinde elime biri kağıt sıkıştırdı kaçtı! Merdivenlerden yukarı koştu. Kilisenin arkasında yine gördüm ve içli tuhaf gözleri aklıma çakıldı!
Sürekli koşmaktan yoruldum. Nerdeyse ağlayacaktım. Benden ne istiyorsun? İçimdeki çığlığı duydun mu dedim? Evet belki böcek olamadım ama sürünüyorum dedim!! Yanımdaki kadın sürekli susuyordu… Sen beni arıyorsun dedi. Haline baktım, siyah kazaklı ve kırmızı pantolonluydu. Üzgün ve konuşamayacak kadar yorgundu. Bende böyleyim. Kalabalıkta herkesin yüzüne bakmaktan yoruldum dedim.

Yanımdaki kadın gerçekti, yani hayal değildi, onu tanımıyordum ama konuştuk. Sigara içerken güçsüzlükten ve halsizlikten uzun uzun konuştuk onunla. Beni peşinden sürükleyen kişi kimdi acaba, hayal miydi? “Belki âşık olduğun kızı arıyorsun, belki de sana öyle gelmiş olamaz mı?” dedi…

Aynadaki yazı, elime sıkıştırılan not, tarihi snt. Vitus köprüsünde takip ettiğim kişi, sonra Karl Levi katedrali önündeki kadın hepsi gerçekti! Katedral o kadar büyüktü ki insanlar karınca gibi kalıyordu. Sonra içimden nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz, kimiz-neyiz? Diye geçirirken ihtişamına ve büyüklüğüne bakıyordum binanın! Zaten katedral bu sorulara cevap olsun diye yapılmamış mıydı?!
İnsanoğlu ayak bastığı her yere imzasını koyardı! Sonra Ece ile tekrar buluştuk. Ona burada bütün bu sorulardan kaçarken rastlamış olmam şaşırtıcı inanılmazdı! Kaderime karşı kumar oynadım; çok uzak bir şehre dünyanın en güzel şehrine kaçtım ama Ece’de gelmiş, demek ki böyle olmalıydı, dedim!

Otel odamda ikimiz kalmaya başladık ama olmuyor, geçinemiyorum! Yoksa hamile misin, diye sordum? Bağırıp kavga çıkarmaya başladı… Tabakları,
çanakları, vazoları, kaşıkları atıyor ve tepiniyordu! Ben ise sakindim. Ağladıkça hırçınlaşıyordu, sarılıp teselliye çalıştım, beraber sarılıp varoluşumuzun derinine inercesine susuyorduk. Gözlerini silip öptüm… Tanrı’nın bana en büyük hediyesiydi!!

Sonra ona birinin beni peşinden sürüklediğini akşamüzeri anlattım… Anlayamadı! Başka biri var sandı ama yoktu! Beraber gezmeye büyülü şehri yaşamaya devam ettik. Geniş nehrin dalgalı ve hırçın yapısını kadınlara benzettim ama hayata benziyor, İstanbul gibi dedim… El ele kol kola âşık oluyor ve geziyorduk…

Sonra Prag’ın gece hayatı çok renkli ve zengindi. Kilisenin önündeki meydanda kargalar ve baykuşlar geceleri ötmekteydi. Hayalci yaratıcı biriydim. Barok hayaller kurdum bir anlığına ve büyük meydanda sessizliği dinlerdik onunla… Sabahleyin güneşin doğuşunda ve batışında rengârenk ışıklar altında tarihi binalar tıklım tıklımdı ve çok güzeldi… İnsanları neşeli ama ciddi görünümlüydüler. Sonra birden tam sakinleştiğim bir anda yine birileri bana tuhaf şakalar yapıyor sandım. Otel görevlisi beni soruşturan adamlardan bahsetti! Tiplerini hiç beğenmemiş. Odama çıktığımda her yer dağınıklıktan yıkılıyordu. Eşyalar karmakarışıktı ve hiç kimse görmemişti! …

Günler geçti biz yine acaba bir araya gelir miydik, sordum Ece ye?
“senin hayallerin, yazarlığın ve paranoyan olmasa…” dedi.
“peki, neden peşimden geldin? bu bir kader “ dedim…
“belki yine birleşiriz? Hem bu rastlantı.” dedi.
“günlerdir birlikteyiz” dedim. “bakarız” dedi. En baştan başlamayalım diye tekrar sormadım…
“odayı dağıtmışsın, delirmiş olmalısın!” dedi. Sonra birden kapı çaldı… Baktım, kimse yoktu?!!
İstanbul a dönmeden önce şöyle bir tur daha atarız, dedik ve hava alanına yollandık.Geceydi, birden onun derin bakışlarıyla göz göze geldim.! Bu Kafka idi…

Cilasin Özgün

Benzer Konular
Terkedilen Hayat
Nazife