New York’ta Lanet / Habil Yaşar

Bu Hikâye Gerçeklere Dayanmamaktadır.

New York’ta Lanet / Habil Yaşar
Yayınlanma: Güncelleme: 98 views

CNN’in verdiği bilgilere göre bu gece de Christopher Street’te, Bartel adlı 23 yaşındaki bir genç evinde ölü bulundu. Kurşun, tam alnının ortasına isabet etmişti. En ilginç olanı ise, yüksek teknolojili güvenlik kameralarıyla donatılmış bu binada hiçbir yabancı kişinin varlığına rastlanmamasıydı. Daha önce de kimliği hâlâ belirlenemeyen birkaç benzer cinayet olayı yaşanmıştı; ancak yürütülen ciddi soruşturmalara rağmen katilin kim olduğuna dair hâlâ hiçbir bilgi yoktu.

Nelson’un bu haberden ne kadar sarsıldığı yüzünden belli oluyordu. Bir gün sıranın kendisine de geleceği korkusuyla beti benzi bembeyaz kesilmişti. Düşünüyordu ki belki bu gece, belki yarın, belki de günlerden bir gün onun da esrarengiz ölüm haberi televizyonların, internet sitelerinin, gazete ve dergilerin ana gündemi olacak ve o da bu hayattan silinen talihsizlerden biri olacaktı.

O da büyük ihtimalle diğerleri gibi katilinin kendi evinde olduğunu ancak son anda anlayacak ve bu durumu kimseye bildirip başkalarının hayatını kurtarmayı başaramayacaktı.

Nelson büyük bir heyecanla yataktan kalktı, iç çamaşırlarıyla aynaya yaklaşıp birkaç saniye boyunca solgun yüzüne baktı, elini yüzünü yıkadı. Ardından yeniden yatak odasına geçip üstünü giymek istediği sırada aniden ateşlenen bir kurşunla yere yığıldı. Bu kurşun da tam alnının ortasına isabet etmişti.

Birkaç dakika önce korkuyla düşünen beyin, şimdi sonsuza dek huzura kavuşmuştu.

New York polis birimlerinin neredeyse tamamında tüm personel ayağa kalkmıştı. Çünkü bu olaya artık ülkenin devlet başkanı da dâhil olmuş, dedektifleri görevlerinin üstesinden gelemeyen beceriksizler olarak nitelendirmişti. Bunlar sıradan cinayetler değildi. Belki de New York, New York olalı böyle esrarengiz cinayetlerle hiç karşılaşmamıştı. Sadece New York değil, belki de dünya.

— Edvin, biz daha önce hiç bu kadar çaresiz kalmamıştık. Bu lanet katil her kimse son derece tecrübeli ve aynı zamanda oldukça becerikli biri. Bu kadar güvenlik önlemine rağmen en ufak bir iz bile bırakmaması gerçekten çok ilginç.
— Talbert, evet, hem ilginç hem de son derece sıra dışı cinayetler bunlar. Sanki New York’un üzerine bir lanet çökmüş gibi. Doğrusu mistik şeylere inanmazdım ama galiba yavaş yavaş…
— Nedir, yoksa sen de batıl inançlara mı kapılıyorsun? Bunu senden hiç beklemezdim. Bize öğretilen bu muydu, yoksa gerçeği görüp onunla mücadele etmek miydi?
— Bilmiyorum Talbert, umarım senin dediğin gibidir. Ama sonuç ne olursa olsun bu belayı ortadan kaldırmak için çalışmalıyız. Masum insanların gizemli ölümlerine, gözyaşları içinde kalan ailelere ve New York’umuzun bu kadar sarsılmasına artık dayanamıyorum. Bir şeyler yapmak gerekiyor, mutlaka bir şeyler. Olağan dışı görünen bu suça karşı biz de her açıdan olağan dışı şekilde donanmalıyız.

— Forester, canım, bugün de işlerinde başarılar diliyorum.
— Ebba, güzelim, tüm bu başarılarımın sebebi sensin. Çünkü sevincimde de kederimde de her zaman yanımda oldun ve benim sonsuz dayanağımsın, Ebbam.

Sarılıp ayrıldılar. Forester, Ebba’yı son kez gördüğünü nereden bilebilirdi ki? New York’u saran esrarengiz cinayetlerden biri de tam olarak onun evinde, Canal Street’te yaşanacaktı.

Öğle vakti olmasına rağmen hava serindi. Ebba mutfakta Demi Lovato’nun Stone Cold şarkısını dinleyerek yemek yapıyordu. Pekin usulü ördek… Forester bunu çok severdi. Olağan dışı hiçbir şey yoktu. Hayat kendi akışında devam ediyordu. Kadının yüzünde her zamanki gibi mutluluk vardı. Kendini şanslı hissediyordu. Onu delicesine seven bir eşi, iki çocuğu ve bilgisayar üzerinden yürüttüğü küçük bir işi vardı — her şey yolundaydı.
Birkaç dakika sonra, hatta sokaktan bile duyulan bir kadın çığlığı yükseldi. Ortalık bir anda karıştı. İhbar alan polisler derhâl daireye yöneldi. Kapıyı güçlükle de olsa açıp içeri girdiklerinde kan donduran bir manzarayla karşılaştılar. Bir kadının alnının tam ortasına kurşun isabet etmişti. Bu kadın Ebba’ydı. Bir ailenin trajedisi daha yaşanmıştı.

Haberler yine bu korkunç cinayetten söz ediyordu. Ancak katil, bir kez daha kimliğini gizlemeyi başarmıştı. Ne zamana kadar?

Artık New York’ta aynı yöntemle işlenen cinayetlerin sayısı on yediye ulaşmıştı. Bunların on ikisi erkek, dördü kadın, biri ise beş yaşındaki Halford’du.

Times Square, binlerce insanın haklı protestosuna sahne olmuştu. Öfke polislere yönelmişti. Herkes panik ve korku içindeydi, herkes huzursuzdu. Bu denli itibarlı New York polisi, tek bir katil karşısında çaresiz kalmıştı.

Polis Generali Dalton kalabalığın önüne çıkarak, her ne olursa olsun bu acımasız suçlunun en kısa sürede etkisiz hâle getirileceğine dair göstericilere söz verdi.

Dalton’un konuşması oldukça ateşliydi:
— Saygıdeğer hanımefendiler ve beyefendiler, hepinizi selamlıyorum. Bugün milyonlarca insanla birlikte ben de büyük bir üzüntü içindeyim ve aynı zamanda görevim karşısında kendimi suçlu hissediyorum. Çünkü her gün yaşanan bu esrarengiz cinayetlerin failini hâlâ ortaya çıkarabilmiş değiliz. Bildiğiniz gibi bu katil, diğer suçlulardan son derece farklıdır. Her kimse, en ufak bir iz bile bırakmamakta; kurbanlarının cinsiyetini ayırt etmeksizin, beş yaşındaki küçük Halford’u bile öldürmekten çekinmemektedir. Bu da gösteriyor ki, eğer ona insan demek mümkünse, insan kanına susamış biridir ve bu vahşetine devam etmeye niyetlidir. Tüm bunlara en kısa sürede son vermek için biz polisler son damla kanımıza kadar mücadele edeceğiz ve sizlerin huzurunda söz veriyoruz ki bu suçluyu yakalayıp gerekli tüm önlemleri alacağız. Ancak unutmamamız gereken bir şey daha var: Biz polislerin yanı sıra her bir vatandaşın da bu mücadeleye gönülden katılması şarttır. Çünkü bu öyle bir lanettir ki, hiç kimse bu kurban olmaktan muaf değildir. Çevrenizde şüpheli gördüğünüz her kim varsa mutlaka bize bildirin ve vatandaşlık görevinizi yerine getirin. Son olarak hepinizi bir kez daha temin ederim ki, çok yakında tüm bunlar sona erecek ve New York’umuz yeniden rahat bir nefes alacaktır!

Kalabalıktan ayrılanlardan biri de Maxwell’di. O, polis başteğmeniydi. Yirmi altı yaşlarında, gelecek vadeden bir polisti. Dalgındı. Gözleri uzaklara bakıyor, kalbi ise katilin peşinde atıyordu. Bu esrarengiz katili bulmak konusunda son derece kararlıydı. Bir sonraki hedef kurban olmadan önce, kurban eden yok edilmeliydi.

Central Park’ta bir bankta düşüncelere dalmış otururken Maxwell’in aklına aniden bir fikir geldi: Gitmek… Ölüme mahkûm edilenlerin evlerini tek tek ziyaret etmek ve yeniden inceleme yapmak. Büyük bir dikkatle, en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan. Oysa New York polisi bu işi çoktan yapmış, hatta hâlâ yapıyordu. Sonuç ise sıfırdı.

Eğer on yedi kurbanı birbirine bağlayan hiçbir akrabalık, tanışıklık ya da iş ilişkisi yoksa; eğer ortada hiçbir soygun unsuru da bulunmuyorsa, demek ki bu seri cinayetlerin işlenişinde ortak bir detay, bir iz, bir nüans vardı.

Maxwell de tam olarak bunu yaptı. Birkaç kurbanın evine gitti; diğer meslektaşları gibi o da hiçbir iz ya da somut delile rastlamadı.

Ancak tüm bunlara rağmen iddiasından vazgeçmedi; sonuna kadar mücadele etmeyi kendine amaç edinmişti.
İki gün geçti. İki yeni kurban daha… Ölü sayısı on dokuza yükseldi. Katil kimseye acımıyordu, kurbanlarının sayısını durmaksızın artırıyordu. Katil kadar zaman da acımasızdı; çünkü geçen her gün beraberinde yeni bir esrarengiz ölüm haberi getiriyor, bu da olayları giderek daha karmaşık hâle sokuyordu.

Maxwell yeniden on dokuz dairenin tamamını dolaştı, cinayetlerin işlendiği odaları tek tek inceledi. Herkesten farklı olarak Maxwell bir detaya dikkat kesildi. Tüm kurbanların evlerinde, üstelik cinayetlerin işlendiği odaların her birinde ortak olan yalnızca tek bir şey vardı. Öyle bir şeydi ki, bunu kime anlatsa alay edilir, hatta aklından bile şüphe ederlerdi.

Herkesin hayatında kalbinin en gizli sırlarını paylaşabileceği biri olmalıydı. Maxwell için bu kişi, polis akademisinde okurken sınıf arkadaşı olan başteğmen Orlando’ydu.

— Evet Orlando, sen ne düşünüyorsun, fikrim hakkında ne diyorsun?
— Düşüncelerin fantastik filmlerdeki senaryolara benziyor. Ama unutmayalım ki biz gerçek dünyada yaşıyoruz.
— Orlando, zaten kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Gel, bir günümüzü benim dediğim aramaya ayıralım ve planım doğrultusunda hareket edelim.
— Maxwell, biliyorsun ki şimdiye kadar sana hiç “hayır” demedim, bu da bir istisna olmayacak.
— Çok teşekkür ederim sevgili dostum Orlando. İnanıyorum ki kısa süre içinde bu lanet katili bulup yok edeceğiz ve o zaman bana inandığın için gurur duyacaksın.

Maxwell’in odası… Orlando ve Maxwell aynı odadaydı. Oda gizlice güvenlik kameralarıyla donatılmıştı. En önemlisi ise, cinayetlerin işlendiği evlerde Maxwell’i şüphelendiren o delil niteliğindeki eşya bu odaya da yerleştirilmişti. Her yer sessizdi. En karamsar insan bile burada herhangi bir suç işlenebileceğini iddia edemezdi.

İki saat geçmişti. Orlando, tuvalete gitmek için Maxwell’den bir dakikalık izin istedi; Maxwell kabul etti.
Bir dakika bile geçmemişti ki Orlando odaya geri girdi ve yürekleri titreten bir çığlık tüm evi sardı:
— Aman Tanrım!
Maxwell, alnının tam ortasından vurulmuştu. Bedeni kanlar içindeydi.
Orlando ağlıyordu. Gözyaşları içinde yere yığıldı.
Birkaç dakika sonra, yaşanan her şeye rağmen Orlando kendinde güç bulup diğer odada gizlice yerleştirilmiş güvenlik kamerasını izlemeye başladı. Gördükleri karşısında adeta donup kaldı, dizlerinin üzerine çöktü ve fısıldadı:

— Haklıydın Maxwell… Haklıydın sevgili dostum. Sana inanmamıştım ama sen bir dahiydin, Maxwell… Sen bir kurtarıcıydın. Beni affet dostum, seni bir dakika bile olsa yalnız bırakmamalıydım. Ne olur affet beni… Cesedinin önünde diz çökmüş yalvarıyorum, affet beni Maxwell…

Ama artık olan olmuştu. Zaman kaybetmek olmazdı. Kaybedilen her gün yeni bir kurban demekti. Dostunun hayatını kurtaramamıştı belki, ama onlarca, belki yüzlerce, hatta binlerce insanın hayatı kurtarılabilirdi.

Tüm New York, sadece New York değil, hatta bütün dünya şok içindeydi. Tüm basın ve televizyonlar bu esrarengiz suçlunun kim olduğunu, daha doğrusu ne olduğunu dünyaya duyuruyordu. Polisler görev başındaydı. Lanetlenmiş delil, kimin evinde bulunuyorsa polisler tarafından toplanıyor, imha ediliyor, yakılıyordu. New York’un üzerine çöken bu lanetin de elbette bir sonu olmalıydı.

New York City Police Department binası.
General Dalton, konuşma yapmak üzere sözü artık polis albayı olan Orlando’ya verdi.
Albay Orlando konuşmaya başladı:
— Saygıdeğer ve kıymetli meslektaşlarım, öncelikle bana söz verdiği için General Dalton’a özellikle teşekkür ediyorum. Değerli vaktinizi fazla almak istemiyorum; yalnızca en önemli noktalardan bahsedeceğim. Eğer bugün yüzlerimiz gülüyorsa, eğer bugün insanlar yeni bir esrarengiz kurban haberi duymuyorsa; eğer ben bugün başteğmenlik görevinden albaylığa yükselmişsem ve en önemlisi, New York’umuzun üzerinden bu lanet kaldırılmışsa, tüm bunları tek bir kişiye borçluyuz. O kişi ki, benimle yalnızca bir meslektaş değil, aynı zamanda bir gönül dostu, bir hayat arkadaşıydı. Başteğmen Maxwell… Eğer hayatta olsaydı, bugün çok daha yüksek bir rütbeye sahip olurdu. Hepimiz ona borçluyuz.

(Orlando bunları söylerken gözlerinden yaşlar süzülüyordu.)
Onun aziz ruhu önünde saygıyla eğiliyor ve kendisine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
(Salondaki herkesin gözleri artık dolmuştu.)
Son olarak, beni dinlediğiniz için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
New York, New York olalı böylesine lanetlenmemişti. Peki bu lanet neydi? Tüm evlerde, cesetlerin bulunduğu odalarda ortak olan delil neydi? Söylesem siz de inanmazsınız; ama inanmak zorundasınız. Çünkü artık buna bütün dünya tanıklık ediyordu.

Bu lanetli delil, söz konusu odaların duvarlarından asılı duran bir tabloydu. Elinde otomatik silah tutan bir insanın resmi… Bu lanet New York’a bir tablo aracılığıyla gelmişti. Resimdeki kişi, her eve bir felaket taşımak için her evden bir kişiyi kurban seçmişti. Tablo lanetli olduğu için her gün bir kez canlanıyor ve kurbanlarını tam alnının ortasından vuruyordu.

New York polisinin yaptığı araştırmalara göre, bu tablonun geçmişi 20. yüzyılın ortalarına kadar uzanıyordu. Şehrin yoksul mahallelerinden biri olan Harlem’de yaşayan ressam bir baba ile oğlu arasında çıkan bir tartışma, kısa sürede boğuşmaya dönüşmüştü. Baba, genç oğluna fiziksel olarak üstünlük sağlayamayınca, onu otomatik silahla alnının tam ortasından vurarak öldürmüştü. Ardından cesedin başında hıçkıra hıçkıra ağlamış, oğlunun gözleri açık cesedinin eline silahı vererek resmini çizmişti.

Yıllar sonra bu tablo bir harabede bulunmuştu. Onu bulanlar eseri bir şaheser olarak değerlendirip kopyalarını çıkarmış ve sınırlı sayıda satışa sunmuşlardı. Yüz elli tablodan kırk beşi satılmıştı. Bu tabloların her biri, hayata doyamadan ölen genç adamın lanetini resmi satın alan kişilere yöneltmiş ve bu inanılmaz olayların yaşanmasına sebep olmuştu. Demek ki yirmi kurbandan sonra, yirmi beş kişi daha yok olacaktı.
Gerekli tüm önlemler alındıktan hemen sonra, geriye kalan yüz beş tablo da yakılarak imha edildi ve New York bu lanetli resimlerden tamamen kurtuldu.

— Siz ne düşünüyorsunuz, General Dalton?
— Şunu düşünüyorum Albay Orlando: Masum insanların, özellikle de gençlerin öldürülmesine mutlaka son verilmelidir. Aksi takdirde, silah sıkan yeni tabloların ortaya çıkmayacağına kimse garanti veremez.

Habil Yaşar

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.