Nazife

/ 8 Haziran 2022 / 69 views / yorumsuz

Hayat hiçbir şeyi ertelemeye gelmiyordu. Bugün yaşıyoruz ama yarına çıkmak için elimizde senet yok. Aylarca, yıllarca sonrası için planlar yapıyoruz ölümlü olduğumuzu unutarak.

Nazife

Hastane odasındaki yatakta gözlerini dikmiş öylece bakıyordu tavana. Kaç gündür burada yatmaktaydı, neler olmuştu hiçbir fikri yoktu şu anda. Babası nerelerdeydi acaba? Yoksa haberi olmamış mıydı hastanede olduğundan? Eyvah! Eğer öyleyse, deliye dönmüştür şimdi merakından diye düşündü. Şöyle bir gözlerini kapatıp, olanları hatırlamaya çalıştı. Ama yok, hiçbir şey hatırlamıyordu. Evden ne zaman çıkmıştı? Ne olmuştu? Hastaneye onu kim getirmişti? Hiçbir fikri yoktu. Bari bir hemşire, ya da bir doktor gelseydi odaya da onlara sorup öğrenseydi neler olduğunu. Biraz hareket etmek istedi yatakta ama kıpırdayamadı. Ağrısı, acısı da yoktu aslında ama beyni organlarına kumanda etmiyordu sanki. Büyük bir hissizlik vardı tüm vücudunda. Eli, ayağı ve gövdesi yokmuş da sadece başı olan bir yaratık gibi hissediyordu kendini şu anda. Odaya da gelen kimse yoktu. Neden burada böylece yapayalnız bırakmışlardı sanki onu?

Yine babası geldi aklına. Haberi olsa burada olurdu, beni asla bu halde yalnız bırakmazdı diye düşündü.Garip babam, dünyanın yükünü sırtında taşıdığı yetmediği gibi bir de benim için uğraştı yıllardır diye geçirdi içinden.

Çiftçiydi babası ama İstanbul’a geldikten sonra terzilik öğrenmiş, şimdi kendi dükkanında çalışıyordu. Annesini, Nazife üç yaşındayken amansız bir hastalıktan kaybettikten sonra, babası daha fazla köyde kalmak istememiş ama Nazife ilkokulu bitirene kadar beklemiştim. Mezun olduğu yaz İstanbul’a gelmişlerdi baba kız. Zaten köyde kalmaları için sebepleri yoktu.

Babası Nazife’yi okutmak istiyor, kaderinin annesi ve kendisininki gibi olmasını istemiyordu. Köyde imkânlar kısıtlı olduğu için, Nazife sadece ilkokulu okuyabilirdi orada. Oysa o, kızı büyük büyük okullarda okusun, meslek sahibi olsun, kendi ayakları üzerinde dursun istiyordu. “Kimseye muhtaç olmadan yaşasın, sadece karnını doyurmak amacıyla sevmediği bir adamla evlenmesin” diyordu. Bir sürü hayali vardı, çok sevdiği biricik kızı Nazife ile ilgili.

İstanbul’a gelir gelmez iş ve kalacak bir yer bulmak için köyden tanıdıkları Sultan Teyzenin kızı Nihal Öğretmen, onlara yardım etmiş, kendilerine yakın bir yerde iki göz bir ev bulmuş, mahalleliden ve muhtarlıktan aldıkları yardımlarla evin içini bile döşemişlerdi. Nihal Öğretmen, eşini bir trafik kazasında kaybetmiş, kayınvalidesi Hatice Hanım ve 15 yaşındaki oğlu Murat ile birlikte yaşıyorlardı. Hatice Hanım’ın eşinden aldığı ve Nihâl Öğretmen’in maaşıyla kendi yağlarında kavrulup gidiyorlardı. Murat liseye gidiyor, üniversiteye hazırlanıyordu. Sevimli, sakin, merhametli bir gençti. Annesi ve babaannesiyle çok iyi geçinir, bir dediklerini iki etmezdi. Nihal ve Hatice Hanım da gelin kaynanadan çok, ana kız gibi olmuşlardı. Ortak acılarını, birbirlerine olan sevgi ve saygılarıyla katık etmiş, hayatlarına devam ediyorlardı. Mahallede de çok sevilir ve sayılılardı. Herkes bir sorunu olduğunda onlara danışır, onlar da yardımlarını esirgemezlerdi kimseden. Nazife ve babası Musa Bey’e de çok yardımları dokunmuştu ilk günden beri.

Nazife, ilk okulu bitirdiği yaz, hemen İstanbul’a taşınmışlar, baba kız yeni bir hayata adım atmışlardı. Babası Musa Bey, ilk okulu bitirmiş olmasına rağmen, çok kitap okuyan ve ileri görüşlü bir adamdı. Nihal Öğretmen’in sayesinde bir terzinin yanında iş bulmuş, her şeyi kısa bir zamanda öğrenmişti. Birkaç yıl sonra da patronu yaşlılıktan çalışamayacağını söyleyip, sembolik sayılabilecek bir rakama dükkanı Musa Bey’e devretmişti. Çünkü patronu Veysi Bey’e göre hayatta paradan önemli değerler vardı. Onun hayat görüşüne göre böyle insanlara. yardım etmek, Hacca gitmekten daha sevaptı. Bu adamcağız, bir tanecik evladı için kendi hayatını yok saymış, dürüst, ahlâklı ve ileri görüşlü biriydi. Zaten kendisinin de paraya çok ihtiyacı yoktu. Evi, barkı biraz da mal varlığı vardı. Bu saatten sonra parayı ne yapacaktı?

Günler, aylar birbirini kovalamış Nazife İstanbul’da bir üniversiteyi kazanmış, babasının hayallerinden birini gerçekleştirmeyi başarmıştı. Sınıf öğretmeni olacaktı mezun olunca. Bir sürü güzel çocuk yetiştirecekti, ailelerine ve vatanlarına vefalı, çalışkan çocuklar. Çok güzel bir genç kız olan Nazife, hem okuluna gidiyor hem de evi çekip çeviriyorum. Harçlığını çıkartmak için çalışmak istemiş ama Musa Bey izin vermemişti. Dükkânda çok yorulan babası için okuldan çıkar çıkmaz hemen eve geliyor, onu rahat ettirebilmek için elinden geleni yapıyordu. Annesinin yokluğunu bir gün bile hissettirmeyen babasına, ne yapsa azdı Nazife.

Tam bunları düşündüğü sırada odaya yaşlıca bir doktor ve hemşire girmişti.

Doktor:
“Nasılsın bakalım kızım? Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu.

Nazife:
“Şu an iyiyim ama ne olduğunu, nasıl buraya geldiğimi ve bana neler olduğunu hiç
hatırlamıyorum.”

Doktor:
“Biliyorum kızım, üzülme bu geçici bir durum. İki gündür hastanedesin ve aşırı doz uyuşturucu alman yüzünden buradasın. Seni hastaneye Selim isminde bir genç getirdi. Bize anlattığına göre aynı okulda ve bölümde okuyormuşsunuz. Seni hastaneye getirdiği gece de birlikte bir doğum günü partisindeymişsiniz. Arkadaşına teşekkür etmelisin, çünkü tam zamanında seni bize getirmeseydi şu an yaşamıyor olabilirdin.”

Nazife:
“Söylediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum ben uyuşturucu falan almadım. Bu nasıl olabilir?”

Doktor:
“Arkadaşın Selim ve baban, kapının önünde bekliyorlar, bizim işimiz bittiğinde onlar gelip sana olanları anlatacaklar. Sen de bir süre daha geçince her şeyi tamamen hatırlayacaksın zaten. Bu geçici bir bilinç kaybı sadece.” diyerek gerekli ilaç ve talimatları alan hemşireyle birlikte odadan ayrıldılar.

Nazife, beyni bir saatli bombaymış da az sonra patlayacakmış gibi hissediyordu. Olanları anlamak için, insan üstü bir çaba sarf ediyor ama bir türlü perdeler açılmıyordu zihninde. Doktor ve hemşire odadan çıkınca Musa Bey ve Selim birlikte girdiler odaya. Musa Bey elinde mendili durmadan gözyaşlarını siliyor, biricik kızını ona bağışladığı için şükürler ediyordu Allah’a. Selim mahcup ve utangaç halde Nazife ‘ye bakıyor kendine gelmiş olmasına seviniyordu. Nazife onları görünce, gözlerinin içi parladı. Şu hatırlayamadığı olaylar silsilesini bir öğrense daha da rahatlayacaktı. Onu en çok üzen de babasının onun uyuşturucu kullandığını sanmasıydı. Oysa ki Selim, her şeyi anlatmıştı Musa Bey’e. Musa Bey severdi Selim’i.

Selim, Nazife’nin erkek arkadaşıydı. Üniversitenin ilk yılında başlayan arkadaşlıkları aşka dönüşmüş, Nazife de bunu babasından hiç saklamamıştı. Aynı mahallede oturuyorlar, okula birlikte gidip geliyorlar, bazı akşamlar Musa Bey kanepede uyuklarken onlar ders çalışıyorlardı. Hatta Musa Bey kızını o doğum günü partisine Selim de gidecek diye öndermişti. Biliyordu ki Selim, ona gözü gibi bakar, korur kollardı ve öyle de olmuştu zaten.

Musa Bey:
“Canım yavrum, nasılsın? İyi misin?” diye sorduğunda Nazife’nin gözünden yaşlar yağmurntaneleri gibi yağıyor, babasına yalvarıyor du. “Babacığım ne olur beni yanlış anlama, ne olduğunu bile hatırlamıyorum ama ben seni utandıracak hiçbir şey yapmam, ne olur inan bana.” diyordu.

Musa Bey:
“Biliyorum kızım, biliyorum yavrum, Selim bana her şeyi anlattı. Sizin bu olayda hiçbir suçunuz yokmuş. İyi ki Selim oradaymış, akıllıca davranmış ve seni kurtarmış. Ben şimdi birlikte olduğunuz için şükrediyorum.” Nazife bu sözleri duyduğunda ağlaması daha bir yoğunlaştı, konuşmakta zorlanıyordu artık.

“Lütfen Selim, neler olduğunu bana da anlat” diyene kadar bir ömür geçmişti sanki. Ağlamaktan kelimeleri toparlayamıyordu çünkü.

Selim:
“Tamam canım sakin ol ve dinle, lütfen kendini daha fazla üzme.” diyerek başladı anlatmaya:

“O akşam Hande’nin doğum günü partisi için seni evden aldım ve birlikte partinin verileceği mekâna gittik. Aslında ilk başlarda bu davete ikimiz de şaşırmıştık. Çünkü ne sen ne de ben Hande ile aynı sınıfta olmamıza rağmen çok samimi değildik. O nedenle gitmemeyi bile düşündük ama sınavlar sonrası bu parti bize iyi gelir, biraz stres atarız diyerek gitmeye karar verdik. Partinin verildiği yer, meşhur eğlence mekânlarından biriydi ve o gün, parti için kapatılmıştı. Biz gittiğimizde herkes, yeni yeni gelmeye başlamıştı. Gecemiz güzel ve eğlenceli başlamıştı. Dans ediyor, arkadaşlarımızla gülüyor, eğleniyorduk. İkramlar boldu, içkiler su gibi akıyordu. Biz alkol kullanmadığımız için, ben ikimize de meyve suyu aldım. Sana vişneli, bana kayısılı. İçeceklerimiz masadayken, sen lavaboya gitmek istediğini söyledin, ben de sana eşlik ettim. İşte o arada birileri senin meyve suyuna uyuşturucu karıştırmış. Biz bu durumu o anda bilmiyorduk tabi ki. Eğlence devam ediyor, herkes neşe içinde gülüp eğleniyordu. Ortamda yüksek ses müzik olduğu için birbirimizle bağırarak konuşmak zorunda kalıyordu. Bir ara telaş içinde düzgün giyimli iki adam, kapıdan girip ilk masa bizimki olduğu için, yanımıza gelip bize bir şeyler söylemeye başladılar. Ne dediklerini tam anlayamasak da, yüz ifadelerinden sıkıntılı bir durum olduğunu anlamıştım. Sana “beni burada bekle” diyerek onlarla konuşup sorunu daha iyi anlayabilmek, gerekirse yardım edebilmek amacıyla mekânın dışına çıktım. Onlar beni dışarıda oyalarken, mekandaki üçüncü bir arkadaşları, sana yaklaşıp sohbet etmeye çalışarak, mekânın kalabalık ve gürültülü olmasından yararlanıp, eter koklatarak bayıltmış, sarhoş olmuşsun da evine götürüyormuş görüntüsü vererek, seni arka kapıdan kaçırmış. İşin hallolduğuna ilişkin sinyal gelince de benim konuştuğum adamlar, bana teşekkür edip, arabalarına binerek mekândan ayrıldılar. Adamlar beni niye dışarı çağırdılar, kimdi bunlar diye düşünerek içeri girdim. Masamıza geldiğimde sen yoktun. Lavaboya gitmiş olabileceğini düşünüp, gelirsin diye biraz bekledim. Zaman geçiyordu ama sen hala yanıma gelmemiştin. O an, kötü bir şey olacağı hissine kapıldığımdan, mideme bir bıçak saplanmış gibi acıyla iki büklüm olmuş bir durumda seni aramaya koyuldum. Lavaboya gittim yoktun, oradaki dans edip eğlenen insanlara sordum, kimse seni görmemişti. Allah’ım, düşünemiyordum, ne yapmalıydım? Seni nasıl bulmalıydım? Aklımda binlerce düşünce ile oradan oraya koşturuyordum. Ömrümde hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Biraz sakinleşince aklıma mekânın kameraları geldi. Bir görevliye rica edip, beni yetkili biriyle görüştürmesini, kamera kayıtlarını incelemek istediğimi söyledim. Yetkiliye durumu anlatınca bana yardım etmeyi kabul etti. Güvenlik odasına giderek, kamera görüntülerini incelemeye başladık. Tanımadığım birinin senin yanına gelerek, bir şeyler konuşmaya çalıştığını, biraz zaman sonra da sana eteri koklatarak kucağında arka kapıya yöneldiğini ve bir arabaya bindirerek oradan ayrıldığını gördük. Ne yazık ki, kamera açısı hesaplanmış olduğundan plakayı görme şansımız olmadı. Mekânın yetkilisi çok sinirlenmiş, güvenlik görevlilerine bağırıp duruyordu. Ben araya girerek, önceliğimizin sen olduğunu, polise haber vermemiz gerektiğini söyleyince adam sakinleşti. Polisler mekâna geldiğinde, tüm eğlenceyi durdurdular, herkesi tek tek sorguladılar ve kamera kayıtlarını da alarak şüpheli bulduklarını geniş çaplı bir soruşturma için emniyete götürdüler. Ben de emniyette ifademi verdim, adamları tarif ettim polise elimden geldiğince yardım ettim. Saatler bir türlü geçmek bilmiyordu seni nasıl bulacaktık? Delirmek üzereydim. Beş dakikada bir komiserin odasına girip bir gelişme var mı diye sormaktan başka elimden bir şey gelmiyordu. Polis arkadaşlar arı gibi çalışıp, ellerinden geleni yapıyordu ama benim için zaman durmuş gibiydi. Günün ilk ışıkları ile beraber güzel haber geldi. Sorgulamalar ve alınan ifadeler meyvesini vermişti. Meğer bizim doğum günü kızı Hande ve partide bulunan birkaç arkadaşı daha, organ mafyasına bağlı bir örgütün üyeleriymiş. Zaman zaman böyle partiler vererek, gençleri kaçırıp hem uyuşturucu müptelası yapıyor hem de organlarını çalıyorlarmış. O gece, polisin çapraz sorgularına şüpheli cevaplar verdiklerinde senin götürüldüğün adresi vermek zorunda kalmışlar. Seni kaçırdıkları yere gittiğimizde sana aşırı doz uyuşturucu vermişlerdi ve böbreklerini alarak, sonra da seni öldürmeyi planlıyorlardı. Neyse ki, zamanında yetiştik ve işte buradasın. Hatırlayamamanın nedeni de aşırı doz uyuşturucu almanmış. Bir süre sonra zihnin tamamen berraklaşacakmış, doktor öyle söyledi.”

Selim sözlerini bitirdiğinde, Nazife’nin düşünceleri, üzüntü, sevinç ve şaşkınlığın rayları arasında gidip gelen bir oyuncak tren gibi dönüp duruyordu zihninde. Hâline binlerce şükür etti önce. Sonra babasının odaya girdiğinden beri hiç bırakmadığı ellerini öptü, öptü. Selim’e eskisinden daha fazla bağlıydı şimdi. Hem aşıktı ona hem de minnet duyuyordu.

Olaydan birkaç gün önce Selim’in evlenme teklifine şakalarla cevap vermiş, biraz düşünmek için zaman istemişti. Şimdi daha iyi anlıyordu. Hayat hiçbir şeyi ertelemeye gelmiyordu. Bugün yaşıyoruz ama yarına çıkmak için elimizde senet yok. Aylarca, yıllarca sonrası için planlar yapıyoruz ölümlü olduğumuzu unutarak. Heveslerimizi, duygularımızı, sevinçlerimiz, hüzünlerimizi bugün yaşayalım anı kaçırmadan, bugün yaşayalım başka bahara kalmadan,
diye düşündü. Babasının elleri hâlâ elinde Selim’in deniz mavisi gözlerine gülümseyerek baktı ve dedi ki:
“Evet”

Selim, anlamıştı. Nazife’nin gözlerinde uçan umut martılarını görmüştü. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, “teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim” diye sevinç naraları atarken Musa Bey’in de orada olduğu birden aklına geldi ve kıpkırmızı olan yanakları ile gözlerini yere diktiği anda, Nazife ve Musa Bey, Selim’in çocuksu ve heyecanlı haline kahkahalarla gülüyorlardı. Tam bir sevgi yumağı halinde, hep birlikte gülmeye devam ettiler. Nazife’nin yüzünü güldürmeye çalışan bir babası vardı şimdiye kadar. Bundan sonra da Selim devralacaktı bu görevi. Musa Bey ve Nazife’nin minicik ailelerine, yeni bir fert daha katılıyordu. Kabusla başlayan bir olay, mutlu sonla bitmişti.

Seçkin Eroler Avcı 

Etiketler
Benzer Konular
Terkedilen Hayat
Şamanik Görü