FELSEFE
Başlığa İslam felsefesi ifadesini çıkarsam da kastettiğim, Doğu Ortaçağ felsefesidir. Çünkü Farabi’nin de diğer Ortaçağ filozofları gibi İslam dini ile veya diğer dinler ile “doğrudan” bir ilgisi yoktur. Daha doğrusu felsefeyi teolojik bir İslam etkinliği olarak görmüş değildir. Tanrı anlayışı, varlık görüşü, sosyal ve siyasal düşüncesi de İslam’ın veya bir başka dinin sınırları içine sığmayacak kadar geniştir, bir ölçüde de sekülerdir. Bana kalırsa Platon ve Aristoteles ne kadar dinci, theist ve metafizik ise Farabi de o kadar dinci, tanrıcı ve metafiziktir. Çevirdiği eserlere ve telif kitaplarına bakılırsa iyi bir Aristoteles izleyicisidir. Bu yakınlıktan olsa gerek Aristoteles’e “muallimi evvel” denilmiş, kendisine de “muallimi sani” sıfatı verilmiştir. Yani ilkine “birinci öğretmen”, Farabi’ye ise “ikinci öğretmen” adı uygun görülmüştür. Batı dünyasında ise Farabi, Alfarabüs adıyla anılır. Bu hafta Yol TV’de yayınlanmakta olan Filozofun Merceği adlı programın konusu Alfarabüs idi. İslam coğrafyasının Aristoteles’i olarak da bilinen Farabi’yi merak edenlerle birlikteydik. Programın içeriğine dair bazı açıklamaları yazılı olarak da paylaşmak istiyorum.
İslam, Abbasiler ve felsefe ilişkisine genel bir bakış atarak başladık programa. Tanrı’nın, varlık dünyası ile birlikte doğduğunu düşünür Farabi. Aristoteles bile, “ilk hareket ettirici”yi, varlık dünyasının bir adım önüne koyar. Ona göre de Aristoteles’teki gibi ayüstü dünya, yeryüzünden evvel var olmuştur. Bunlar arasında nitelik farkı ve hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşi sınıfsal hiyerarşiyi de meşru görmek anlamına geliyor. Farabi, varlığın görünen modelini suret olarak düşünür. Suretin, hem varlıkta hem de zihinde bulunması, varlığın bilineceği anlamına gelir. Varlığa ilişkin özellikleri insanın anlayabilmesi için zihnimizde buna imkan veren bir düzeneğin olması gerekiyor. Farabi, her ne kadar varlığın, Tanrı’yla birlikte ve Tanrı sayesinde var olduğunu düşünse de Tanrı, varlık alemini önceler.
Epistemolojik yaklaşım olarak da özel bir yerde doğduğunu söyledik Farabi’nin. Ona göre bilginin kaynakları arasında duyum, akıl ve vahiy vardır. Buradaki vahiy, nazar olarak da düşünülür. Duyum ve akıl, aslında bütün büyük filozofların epistemolojilerinde içkindir. Bu üçlü model, Antikçağ, Ortaçağ ve Yeniçağ epistemopojilerinde de vardır. Eskilere Platon ve Aristoteles örnek iken Yeniçağ’da Descartes ile Locke örnektir diyebiliriz. Grek felsefesindeki ide bilgisinin veya sofya bilgisinin yerini ise daha dinci anlamında olmak üzere vahiy, nazar, bazen de sezgi bilgisi almıştır. Bu yüzden diğer İslam filozofları gibi Farabi için de böylesi metafizik veya teolojik yaklaşımlar geçerlidir. Farabi’ye göre insandaki aklın etkili olabilmesi için bir başka akıl olan evrensel, etkin/faal akla ihtiyaç vardır. Buna “üst akıl” da denilebilir. Nasıl ki varlık dünyası göze rağmen, güneş olmazsa görünmüyorsa etkin akıl olmadan da bilme gerçekleşemez. Faal akıl veya etkin akıl kavramı da kalp ile ilişkilendirilir. Arap felsefelerinde “kalp gözüyle bilmek” gibi anlayışlar vardır. Gazzali’de de belirgindir. Bu eğilim, dönemin tıp bilimindeki bir yanlıştan kaynaklanıyor olabilir. Çünkü Yeniçağ başlarına kadar kalp ile beynin işlevi bilinmiyordu. Daha doğrusu düşüncenin merkezi beyin değil de kalp zannediliyordu.
Farabi’nin yaşam hikayesi de söz konusu edildi. Onun yaşamı, felsefesiyle yakından alakalı olduğu için bir kaç cümle etmek faydalı olabilirdi. Öyle de yaptık. 870-950 yılları arasında yaşadığı söylenir. Türkistan’ın Buhara kentinde doğduğunu bildiren kaynaklar mevcuttur. Farab civarında doğduğuna göre ismi buradan geliyor. Gençlik ve olgunluk döneminde Semerkant, Rey, Tebriz, Şam, Halep, Harran, Kahire gibi “felsefi başkentler”de bulunmuş. Kırklı yaşlarında ise Bağdat’a gelip buradaki Beytül Hikme’nin yönetimine getirilmiş. El Kindi kadar olmasa da varlıklı bir aileden geliyor. Abbasi yönetiminin ilgisini çekmiş ve desteğini görmüştür. Bürokraside çeşitli görevler üstlenmiştir. Siyaset ve hukuk felsefesine ilgi göstermesinin motivasyonunu burada aramak gerekiyor. Bürokrasi ve Abbasi devletinin genişleme eğilimi içinde oluşu, Farabi’nin düşünce dünyasını belirlemiş olabilir. Yunan, Latin kaynakları ile ilgisi de Abbasi egemen sınıflarının genişleme, saldırı ve işgalleriyle ilgilidir.
Farabi, çok yönlü filozof tipine örnektir. Dil felsefesi için temel teşkil eden çalışmalar yapmış. Başlarda Türkçe yazmasına rağmen sonraları Arapça, Farsça, Grekçe ve Latince de öğrenmiş. Arapça’nın onun zamanında ve onun katkısıyla felsefe dili haline geldiği ileri sürülür. Grekçe ve Latince yanında Arapça da felsefe dili olmuştur. Farabi’nin dile merakı, Abbasi devletinin saldırgan ve yayılmacı politikası ile ilgili olabilir. Yeni işgal edilen yerlerdeki halkın dilini bilmek, fethedenler için önemlidir. Dillerin neden faklı olduğunu sorun yapan Farabi, dilin nasıl doğduğunu da açıklar. Üretim, toplu yaşam ve çalışmanın altını çizer. Arapçaya çeviri yaparken hangi sözcüğün ve düşüncenin hedef dile nasıl aktarılması gerektiğine de kafa yormuştur. Bu konu çağımızda da önemlidir ve aktüeldir. Misal Hegel’in felsefesindeki geist terimi Türkçeye nasıl çevirilmelidir? Seslerin ve sözcüklerin nasıl çıktığına dair de detaylar veren Farabi, alt dudak ile üst dudağın hareket yeteneğinden söz eder. Aristoteles bağlamında dil ve mantık ilişkileri kurmuştur.
Farabi, müziğin diliyle de pratik ve teorik düzeyde ilgilenmiş, pekçok dil bildiği gibi pekçok da müzik aleti çalmayı bilirmiş. Ud çalıp konserler verdiği söylenir. İnsanları ağlatan, güldüren, isterse uyutan ve hatta tıbben tedavi eden müzikler yaparmış. Müzik felsefesine ilişkin ilk kapsamlı kitabı Farabi yazmıştır denilse yanlış olmaz. Evrensel bir müzik sesinden söz eder. Psagor’un müzik görüşünü eleştirir. Seslerin nasıl oluştuğunu açıklar. Farklı makamların nedenleri üzerinde kafa yorar ve yeni enstrümanlar icat eder. Toplumların müziklerini inceler. Kitabül Müziki Kebir, en kapsamlı eseridir. Ayrıca birkaç müzik kitabı daha yazdığına, kaynaklarda yer verilmektedir. İbni Sina’nın da bu müzik görüşlerinden etkilendiği söylenir. İbni Sina, Farabi’nin dilini, tarzını önemsermiş. Aristoteles’e ait Metafizik kitabının onlarca çevirisini okuduğu halde anlamamıştır! Farabi çevirisini ilk okuduğunda kitabı çözdüğünü söylediğine ilişkin bilgiler var.
El Kindi’nin de müzikle yakından ilgilendiğini daha evvel yazmış ve konuşmuştum. Buna göre İslam dünyasında sanatın olmadığını veya yasaklı olduğunu düşünmek uygun görünmüyor. İnsanlar, estetik düzeyde duygulanmak ve duygularını dışlaştırmak için sanat yapmadan yaşayamaz. Öte yandan egemen sınıflar, sanatı manipüle eder ve kendi iktidarlarını sürdürmek için onu bir silah olarak kullanırlar. Farabi, müziğin doğasını ve işlevini önemsediği için onu bilim olarak da düşünür. Müziği yalnız optik ve astronomi ile ilişkilendirmekle kalmıyor, aritmetik ve geometri ile de bağlantısını kuruyor. Şunu da ekleyelim ki felsefe tarihinde müzik ön planda olmuş ve özellikle de sayısal/matematiksel olarak görülmüştür. Schophenhaure, Hegel ve Nietzsche gibi filozoflar da müzikle ilişkilenmiş filozoflara dahildir.
Bilimlerin sınıflandırılması ve metot konusuyla da ilgilenen Farabi, ilimleri beşe ayırır. Bunları dil, mantık, matematik, fizik ve metafizik, beşeri ilimler olarak tasnif etmiştim. Matematik deyince optik, astronomi, aritmetik, geometri ve müzik kastedilir. Beşeri ilimler içinde de ahlak, siyaset, hadis, kelam, tefsir vs vardır. Aristoteles’ten etkilenerek bu tasnifleri yaptığı ileri sürülmektedir. Farabi, siyaset felsefesi ve hukuk felsefesi deyince de isminden muhakkak söz ettiren bir filozoftur. Elbette Abbasi devletindeki emekçilerin değil hakim sınıflarını savunacak tarzda siyaset ve hukuk felsefesi yapmıştır. Aile, sokak, mahalle, köy ve şehir biçiminde bir tarihsel geçmiş olduğunu söyler. Ona göre ideal şehir/devlet, mümkün olduğunca büyük olmalıdır.
Farabi’nin toplum, siyaset ve hukuk görüşleri acısından iki eserini anmak gerekiyor. Birisi Siyasetül Medeniyye, diğeri de Medinetül Fazıla. Aileden devlete gidişte Platon ve Aristoteles gibi düşünmekle birlikte, devletin büyüklüğü konusunda onlardan ayrılır. Küçük site (polis) devletlerini önermez. Çok büyük birimler, toplumlar önerir. Bunu da anlamak zor olmasa gerek. Çünkü Abbasi devleti, Doğu batı demeden işgal ve fetih dalgası başlatmıştır. Yine de gidişat ideal olmadığı için Farabi, Medinetül Fazıla adlı eserinde “Erdemli Şehir”i savunur. Bunun yöneticisi de filozof olmalıdır. Devleti hukuk ile yönetmelidir. Aksi halde Erdemli devlet yerine Yozlaşmış devlet hüküm sürer. Yine dine, Tanrı’ya, kutsal kitaba yönelen Farabi açısından devleti yöneten kişi, peygamberin adaleti ile yönetmelidir. Para, mal, mülk ve servetten uzak durmalıdır.
Mehmet Akkaya
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…
