Meçhul Ses

/ 16 Temmuz 2022 / 72 views / yorumsuz

“Ben hep yanındayım, sen de hep yanımda olacaksın. Unutma, noksan olurum sen yoksan.” dedi kardeşinin nemli gözlerinin içine bakarak. Eniştesine de: “Önce Allah’a, sonra sana emanet.” dedi ve uğurladı onları yuvalarına.

Meçhul Ses

“Yine mi Zerrin? Öğren artık şu işi. Her zaman ben yanında olamam.” diye söylene söylene geldi Ela, Zerrin’in bir türlü yatıştıramadığı saçlarını yola getirmek üzere. Zerrin’in elinde arapsaçıyken, Ela’nın elinde lepiska oluyordu, hiç şaşmazdı bu.

“Koş Ela, anten çıktı yerinden.”

Ela oflaya puflaya geldi: “E, taksana bacım. Ne dikiliyorsun öyle dut kazığı gibi?”

Zerrin uğraşmasına uğraşırdı da açıkçası çekiniyordu Ela’nın vereceği tepkiden. Geçen sefer Ela evde değilken
antenle zorlu bir mücadele vermişti yeterince. Babası olaya el koymasaydı anten miadını doldurmuş olacaktı.
Şimdi tekrar girişirse bu kez antenin Zerrin’in elinde kalması işten bile değildi.

Ela gözlerini dikmiş, Zerrin’e görünmez komutlar veriyordu adeta. Elini de beline dayamış, Zerrin’den işe girişmek üzere bir hamle bekliyordu. Bazı bakışların tesiri o kadar kuvvetliydi ki, o bakışlara maruz kalmaktansa insan öte yanda korktuğu şeyin üstüne balıklama atlardı. Ela’nın bakışları böyle değildi tabii, tatlı sertti ama başlarına gelen vukuatın içerisindeyken Zerrin açısından Ela’nın tatlı yanı gölgede kalıyor, sert yüzü baskın karakter halini alıyordu. Garibim Zerrin de onun o sert sıfatını yumuşatayım diye çırpınarak işin bir ucundan tutmaya çalışıyor ama işler çığırından çıkıyordu her seferinde. Tam tahmin ettiğiniz gibi oldu. Görüntü hücceten gitti. Anten sizlere ömür.

Ela öfkeyle: “ Biz ekrandaki karıncalara dahi razıydık, sen onları bile kaçırmayı başardın.” deyince şiddetli bir
kahkaha boşandı her ikisinden de.

Ela’nın lakabı “Yetiş Bacı” idi evde. Bazı etiketler insanın üstüne yapışıp kalır ya, Ela da kim bilir belki bu yüzden her şeye ve herkese tam zamanında yetişen yegane kişiydi hanedeki. Onun da elbet her insan gibi yardıma gereksinim duyduğu anlar vardı. Ela’nın İngilizce derslerinde kumanda bu sefer Zerrin’in elinde olurdu. Keza edebiyat dersindeki kompozisyon ödevlerinde de Zerrin olurdu imdadına yetişen. Aralarında hiçbir zaman bir mücadeleye ya da üstünlüğe dönüşmezdi bu durumlar. Onlar birbirlerinin tamamlayıcısıydı. Ela olmazsa Zerrin eksik, Zerrin olmazsa Ela yarım. Sarsılmaz bağlarla sarmışlardı birbirlerini bu iki kız kardeş.

Zerrin 23, Ela 17’sinde. Her duyan aralarındaki yaş farkına şaşırırdı. Yaşıt gibiydiler adeta. Hatta Ela’yı Zerrin’in ablası sananlar da çıkmıyor değildi. Özellikle de Ela toplum içinde Zerrin’e abla demediği için, tesadüfen Zerrin’in abla olduğu öğrenildiğinde hayretli bakışlarla karşılaşırlardı. Ne Zerrin dışarıdan bakanlara küçük yaşta göründüğü için hayıflanır ne de Eda yetişkin kategorisine sokulduğu için üstünlük taslardı. Onlar için mühim olan tek şey, kardeşliğin getirisiydi. Can yoldaşıydılar birbirlerine. Kimi zaman akıl hocası, kimi zaman yaslanacak omuz ve bazen de kahramandı biri diğerine. Roller değişse de karşılıklı hisleri yerli yerindeydi her daim. Kıskançlık, geçimsizlik asla sızamazdı aralarına.

10 yıl geçti. Ela 27’sinde, büyük bir firmada mimar olarak çalışıyordu. Zerrin 33’ünde, o da iyi bir şirkette dış ticaret
uzmanıydı. Ailesi Zerrin evlensin diye gözünün içine bakıyor, teyzeleri sık sık hayırlı kısmetler için dualar öneriyor, Zerrin de kalbini pır pır ettirecek müstakbel damat adayını bekliyordu günbegün. Lakin, hiç hesapta yokken Ela cephesinden bir evlilik kararı geldi. Ailesi çok şaşırdı ama mutlulukla karşıladı bu haberi. Zerrin ise endişeliydi. Zira kardeşi evlenmek için daha küçüktü onun gözünde. Çok gençti, böyle bir karar için Ela’nın acele etmesini hiç istemiyordu. Bunu Ela’ya da dile getirdi. Fakat o kararlıydı. Ailede kimse Ela’nın biraz daha düşünüp taşınmasını istemedi, kararını hemen kabul ettiler. Tek kaygılanan, temkinli davranan Zerrin’di. Elbette kardeşinin saadeti her şeyin üstündeydi onun için. Ama hem bu kadar erken yuvadan uçmasını kabullenemiyor, hem o gidince eksileceğini düşünüp onun ıssızlığına nasıl alışabileceğini bilemiyordu. Kendisi evlilik hayalleri kurarken hiç kardeşinden ayrılacakmış gibi hissetmiyordu. Düşlerinde, artık aynı evde yaşamasalar bile yine her daim yan yana yeni maceralara açıldıklarını tasavvur ediyordu. Ama şimdi kardeşinin evlilik hayali onun gözüne bir kabus olarak büründü. Her zaman eksik yanlarını tamamlayan kardeşi eksilecek miydi şimdi bu evden, birlikte kaldıkları bu odadan? Kabullenmesi ne kadar da zordu Zerrin için.

İsteme günü oldu, nişan günü oldu. Bu merasimlerde öyle konuşmalara şahit oldu ki kulakları Zerrin’in, bunların
yankısı kardeşinin kulağına çalınacak, onun mutluluğuna gölge düşürecek diye çok üzüldü. Zerrin’in hüzünlü yüz
ifadesine yalan yanlış manalar yüklemeye çalışıyordu bazı hadsizler.

“Yazık, 6 yaş büyükmüş bir de gelinlik kızdan. Yüzüne baksana, kıskanıyor kardeşini besbelli.

Bu safsata çok sarstı onu. Zerre kadar doğruluk payı yoktu içinde. Bilmiyorlardı ki kardeşiyle sadece kandan değil,
candan da bağlı olduklarını. O günden sonra bu sözlere prim vermemek, kardeşinin yanında da üzgün görünmemek için elinden geldiğince güleç davranmaya çalıştı içi kan ağlarken.

Öyle böyle derken düğün günü geldi çattı. Kuş yuvadan uçuyordu işte. Sımsıkı sarıldı kardeşine vedalaşırken.

“Ben hep yanındayım, sen de hep yanımda olacaksın. Unutma, noksan olurum sen yoksan.” dedi kardeşinin nemli gözlerinin içine bakarak. Eniştesine de: “Önce Allah’a, sonra sana emanet.” dedi ve uğurladı onları yuvalarına.

Zerrin eve döndüğünde ilk 3 gün kardeşinin yokluğunun henüz farkına varamamıştı. Çünkü ev kalabalıktı teyzeleri
ve yeğenleriyle. Hatta teyzelerinden biri, yalnız hissedip üzülmesin diye 2 gün fazladan kaldı ve Ela’nın yatağında
konakladı.

Ela’nın gidişinin 5. gecesiydi. Zerrin henüz uyumamıştı, yatağında dönüp duruyordu. Gecenin o derin sessizliğinde
ufak ufak sesler çalındı kulaklarına. “Çıt, çıt” ediyordu bir şey ama ne? Kulak kabarttı, soluğunu tutup dinlemeye
başladı. Fasılalı olarak devam ediyordu ses. Odanın içinden geldiği besbelliydi. Ama yönünü tayin edemiyorum. Yatağında doğruldu ve yanlarındaki camiinin ışıklarından evlerine yansıyan loşlukta ortama göz gezdirdi iyice. Çalışma masasının olduğu yerden geliyordu ses. Cesaretini topladı, yaklaştı masaya, enine boyuna inceledi altını üstünü, önünü arkasını. Hiçbir şey bulamadı. Ses bir duruyor, bir başlıyordu. Aklı takılmıştı bir kere. Bu sesin kaynağını bulamazsa mümkünü yok gözüne uyku girmezdi. Teyzesi öyle derin uyuyordu ki ona seslenmeye kıyamadı. Annesinin uykusu hafif olurdu, onu uyandırmaya karar verdi. Anlattı ona, annesi geldi, teyzesinin varlığını unutarak lambayı yakıp ortalığı kolaçan etmeye başlayınca teyzesi de uyandı. Gecenin yarısında hep beraber sesin nereden geldiğini keşfe çıktılar. Ama ses de işini o kadar iyi biliyordu ki, kendisini gizemli bir şekilde sadece Zerrin’e duyurmaya kararlıydı. Annesi ve teyzesi mücadeleden bitkin düşüp hiçbir ses duymadıklarını söyleyip uyumaya gittiklerinde Zerrin de huzursuzca yatağına girdi ama o da ne? Ses tekrar çıktı kovuğundan. Zerrin koşarak gitti annesinin yanına. Annesi serzeniş ederek geldi tekrar, el yordamıyla yine kurcaladı masanın ötesini berisini ama yok yine vakıf olamadı sese. Teyzesi yine uyandı bu hengameye.

“Yavrum, psikolojiktir. Kız kardeşinin gidişine alışamadın sen, ondandır kızım, geçecek.” deyince Zerrin’i iyiden iyiye bir korku sardı. Güç bela o geceyi atlattı. Gündüz olabildiğince odadan uzak durmaya çalıştı, vaktinin çoğunu dışarıda geçirdi. Neyse ki izni bitmek üzereydi, işe dönüp de kafasını meşgul tutmak kardeşinin yokluğuna daha çabuk alışmasını sağlayabilirdi. Teyzesi o günün akşamı evine döndü. Zerrin’in sınavı şimdi başlayacaktı. Zira hayatında ilk kez odasında yalnız yatacaktı. Kulaklığını takıp, müzik dinleyerek uykuya dalmak istedi o gece. Kendinden bile gizlemeye çalışsa da aynı sesi duymaktan içten içe çok korkuyordu. Teyzesinin öne sürdüğü tez aklından çıkmıyordu bir türlü. Gaipten sesler duyduğunu sanıyordu neredeyse. Uykuya dalmıştı nihayetinde ve uykusunda o yana, bu yana dönerken kulaklık kulağından çıkmıştı. Onu uyandıran yine o meçhul ses oldu. Aslında uyanmak denemezdi buna, bilakis kabus gördürüyordu adeta bu ses. Yine afalladı, ne yapacağını bilemedi. Annesine koşmaktan başka çaresi yoktu. Annesi yine kızının hatırına, bir şey çıkmayacağına inansa da girip odayı elden geçirdi.

“Anne duymuyor musun? Dinle, bak.” dedi Zerrin. Annesi kendini sesi duymaya adıyordu ama Zerrin’in kulağında
yankılanan ses aynı esnada hiçbir şekilde annesi tarafından duyulmuyordu. Annesi kızını teskin edip avutmaya çalıştı. Birkaç gece daha bu durum devam edince artık bir psikoloğa danışmanın gerekliliğine kani oldular. Psikologla seanslar devam ederken ses bazı geceler köşesine çekiliyor, bazı gecelerse aniden nüksediyordu. Psikolog, yoğun yaşanan üzüntü, kaygı, yalnızlık hissi gibi durumlarda ses olarak duyduğumuz şeylerin aslında bilinçaltımızın bir ürünü olduğunu , geçiş dönemleri atlatılınca bunların sona ereceğini söyleyip bir nebze Zerrin’in rahatlamasını sağlıyordu. Ama ses tamamen kesilmedikçe Zerrin’in huzur bulacağı yoktu. Annesi de kökeninin psikolojik olduğuna inandığı için geceleri ses avına çıkmaz olmuştu artık. Zavallı Zerrin sesin sökün ettiği saatlerde kulaklarını tıkamak için çeşit çeşit yollar bulup uykuya dalmanın çarelerini arar dururdu.

Genel anlamda sese karşı o kadar duyarlı hale gelmişti ki önceden bulunduğu ortamlarda hiç dikkatini çekmeyen
sesler şimdi aniden bastıran sağanak gibi üstüne yağar olmuştu. Gürültülü kafelerde kahve makinasından çıkan
sesler onu yerinden oynatıyor, birisi ıslık çaldığında ürperiyor, karşı yakadaki tribünden gelen gol sesleri kalbinin güm güm atmasına sebebiyet veriyordu.

Şirketteki arkadaşlarından biri bir gün dedi ki: “Acaba borulardan geliyor olabilir mi bu ses?”

Zerrin’in çalışma masasının üstünden doğalgaz borusu geçiyordu. Öyle ya, gaz sıkışması falan olabilir miydi? Ya da basınçla alakalı bir durumdan ötürü ses yapıyor olabilir miydi borular? Ailesine açtı bu durumu ivedilikle ve akabinde doğalgaz elemanları gelip detaylıca incelediler boruları ve doğalgaz sayacını. Borular masumdu. Sesler yine cirit atıyordu Zerrin’in yalnız ve zorlu gecelerinde. Kısa bir süre sonra da bir fikir annesinden geldi: “Acaba masanın alt tarafındaki prizde mi bir kaçak var? “ O priz hep boştaydı, hiç kullanılmıyordu yıllardır. Bu sefer de tesisatçıya iş düştü. Prizin oldukça eskimiş ve yıpranmış olduğunu görünce kaçak ihtimali üzerinde durdu ve priz yenisiyle değiştirildi. Galip gelen yine seslerdi. Gecenin ıssızlığında Gulyabani gibi dikiliyorlardı Zerrin’in tepesine.

Zerrin çareyi birkaç gün evden uzaklaşmakta bulabileceğini düşündü. Öyle ya, tebdili mekanda ferahlık vardı. Kimbilir, ortam değiştirirse bilinçaltı da aradan çekilirdi belki. Şirketten izin alarak 3 günlüğüne Sapanca Gölü’nün kenarında hoş bir otele gitti. Tabiatın sesine kulak vermek istiyordu biraz da, bu ne idüğü belirsiz sesten kurtulmak için. Ama hem hafızasına, hem duyularına öyle bir kazınmış ki o ses yine belli belirsiz çalınıyordu kulağına. Kaçış yoktu bu sesten, bulduğu hiçbir çare çözüm getirmiyordu.

Fakat hayatında bir çığır açılmıştı bu sesle birlikte. Kulakları o kadar hassastı ki artık, yanındaki kişiler duyamazken uzaktan gelen en ufak titreşimleri dahi hisseder hale gelmişti. “Ses uzmanı” der olmuştu ofiste arkadaşları ona. Bu, kendisi açısından pek de sevindirici bir durum değildi ta ki bu farkındalığının kendisinin ve yanındakilerin ölümden dönmesini sağladığı ana kadar.

Bu sesle yaşamayı kabullenmişti artık. Hava değişimi olsun, biraz da morali yerine gelsin diye annesi onu bir hafta sonu Zerrin’in de çok sevdiği bir yer olan amcasının Silivri’deki yazlığına götürdü. Hakikaten nice zamandır
kendisini bu kadar mutlu hissetmemişti Zerrin. Kendisine ve annesine 2. katta güzel bir oda verildi. El ayak çekildi,
yine gecenin kör karanlığında gözleri tek açık kalan Zerrin’di. Burada da aynı sesi duyup duymayacağının meraklı beklentisi içindeydi. O ses değildi ama farklı bir sesti uzaktan kulağını titreten. Kalktı, evin içinde dolanmaya başladı sese yaklaşmak istercesine. Bu, her zamankinden değişik bir ses olduğu için bunun soyut değil somut olduğuna inanıyordu ve evin her yerini kulaklarını dikkatle açarak gezdi. Alt kata indiğinde girdiği son yer olan banyoda tiz, derinden gelen bu sese yaklaştığını fark etti. Tüpten geliyordu ses. Yazlıkta şofbenin ısınması için büyük tüp kullanıyordu amcası. Hiç koku yoktu ama ses oldukça netti Zerrin’in kulağında. Hemen ev halkını uyandırdı. Amcası da bu ses olayının mazisini bildiği için kabullenmedi ilk başta Zerrin’in panikle söylediğini. Zerrin ısrar edince gitti ve yaklaştı tüpe. İşte o zaman gerçek ortaya çıktı. Soğukkanlılıkla herkesi banyodan uzaklaştırarak tüpün bağlantısını kesti. Zerrin’i sımsıkı sardı, alnından öptü. O gece büyük bir faciadan dönülmüştü.

Zerrin’e maceralar yaşatan bu ses bir dönüm noktasına daha taşıdı onu. Şirketi yurtdışında bir fuara katılmıştı ve
oldukça verimli yatırımlarla, projelerle döndüler etkinlikten. İşverenler bunu kutlamak adına Nişantaşı’nda bir kulüpte büyük bir parti düzenlediler. Eğlencenin dibine vurulduğu, içkilerin su gibi aktığı, gürültülü müziklerin herkesi coşturduğu olağanüstü bir geceydi. Meçhul sesin Zerrin’e olan sıradışı getirisi burada da kendini gösterdi. Onca gürültünün içerisinde şarjör sesini nokta atışıyla tespit etti Zerrin’in kulakları. O kadar vakıftı ki o sese çünkü ağabeyi komiserdi ve onun evde izlediği eğitim videolarını o da her defasında ilgiyle takip ederdi. Sesi duyar duymaz gözleriyle her yeri taradı ve dans pistinin az gerisinde duran bir adamın silahını hazırlamaya çalışırken gözleriyle de isabet ettireceği doğru hedefi arıyor olduğunu fark etti ve polisiye filmlere konu olacak şekilde hiç renk vermeden güvenlik görevlilerinin yanına ulaşıp korkunç bir badireyi atlatmaya nail oldu. Bütün bunlar o kadar kısa süre içerisinde oldu ki Zerrin o anları bizzat yaşamamış da her şeyi bir film karesinde görmüş gibi hissediyordu. Güvenlik görevlileri tam zamanında kıskıvrak yakaladılar adamı. Ucu Zerrin’in patronuna kadar dokunuyordu. Onun hasmıymış eli silahlı adam. Bir ihale davası. Zerrin’in bu cesareti, yürekliliği şirkette taçlandırıldı tabii.

Tüm bu yaşananlardan sonra geceleri bu sesten korkmuyordu artık. O şikayetlenmiyordu ama ailesi tedirgindi onun adına. Annesi bu sefer de oradan buradan duyduklarıyla bir hocaya okutup üfletmeye karar verdi kızını. Zerrin’in istikbali için endişeleniyordu haklı olarak; bu sesle bir ömür boyu yaşayacak olma ihtimali gözünü öyle bir korkutmuştu ki çaresizlik onu bu yola sevk etmişti. Zerrin ilk esnada hiç rıza göstermedi: “Bilim çare bulamıyorsa, hurafelere bel bağlayamam.” dedi ama annesinin ikna çalışmalarıyla fark etti ki aylardır rahat uyku yüzü görmüyordu ve mışıl mışıl uyumaya hasret kalmıştı. Uydu annesine, bir aktar dükkanına gittiler. Dükkanın en arka tarafında gizlenmeye çalışılmış bir bölme vardı. Okuyup üfleme işlemi orada olacaktı belli ki. Babası duysa kıyametk opardı ama son bir çareye daha muhtaç hissediyordu kendini. İçeri girdiler annesiyle kol kola. Daracık bir oda. Karşılıklı iki koltuk, az ilerde kırılmaya yüz tutmuş bir iskemle. Duvarda asılı iki küçük tahta raf. Birkaç tane şifalı otlar kitabı raf üstünde. Heybetli bir adam girdi içeri; saçı sakalı kırlaşmış, elinde tesbihi, başında sarığı ile birlikte. Bir cübbesi eksikti. Annesiyle göz göze geldi Zerrin “Allah sonumuzu hayır etsin.” dercesine. Adam annesinden gerekli tafsilatı aldı. Zerrin’in elini tuttu, avuç içinde bazı noktalara baskı yaptı, yetmedi Zerrin’in şakaklarına masaj gibi hareketler uygulamaya başladı. Korkunç bir ter atıyordu adam Zerrin’e dokunduğu yerleri ovaladıkça. Bunca felaketin üstesinden kahramanlıkla gelmiş olan garibim Zerrin, şu üçkağıtçı adamın devetabanı gibi yayılıp büyüyen ellerinden kendini kurtaramadı ya gıkını çıkarıp da. Adam saçmaladıkça saçmalıyordu. Zerrin’in kötü ruhların etkisine girdiğini, bu sesten ötürü kısmetinin kapandığını, önereceği şifalı bitkileri kullanırsa bedeninde ve dimağında gezinen tüm olumsuz enerjiden arınacağını söyledi durdu. Seans bitmişti. İlaçları satın alıp almayacaklarına dair Zerrin’e ve annesine bile danışılmadan reçete ışık hızıyla hazırlanıp önlerine fatura ile birlikte sunuldu. Annesi küçük dilini yutacaktı meblağı görünce. Zerrin de bir güzel sövüp saydıktan sonra annesiyle birlikte fırtına gibi çıktı şehir eşkıyalarının yanından. Hadise orada kapandı, bir daha ana kızın aralarında mevzusu bile geçmemek üzere.

Zerrin terfi etti, maddi olarak eli güçlendi. Artık ailesiyle birlikte yeni bir eve taşınmak en büyük arzusuydu. Zerrin
ilkokula başladığından bu yana bu evdelerdi. Artık bakım onarım yapılacak hali kalmamıştı bu asırlık çınarın.
Nakliyeciler eşyaları toplarken odasıyla vedalaştı. Eskiciye verilecek eşyalar arasına çalışma masasını da son anda
ekledi. Aslında o emektardı çocukluğundan beri ama yeni evinde daha büyüğüne ihtiyacı olacaktı. Çünkü bu menşei bilinemeyen sesin ona kazandırdıklarından bir diğeri de yazarlıktı. Bir öykü kitabına sahip çiçeği burnunda bir yazardı artık. Yeni romanını yepyeni, büyük bir masada yazmaya başlamak için sabırsızlanıyordu.

Eskici en son, masayı almaya geldi bir arkadaşıyla birlikte. Zerrin’lerden aldığı diğer eşyalarla birlikte masayı da kaldığı gecekonduya taşıdılar. Eşyaları güzelce yerleştirdiler. Hanımı da bir yandan tozlarını alıyordu. “Bu ahşap masa da bayağı eskiymiş.” diye geçirdi içinden. Birden “Çıt çıt” diye sesler duymaya başladı kadın. Masanın altını üstünü iyice yokladı. Bir de ne görsün? Masanın altında açılan ufacık bir oyuktan dışarı çıkmaya uğraşan ahşap kurtlarının sesi geliyordu.

Elif Güler

Benzer Konular
Parmaklar
Bir İzleyişin Trajedisi