Marco

/ 17 Mart 2022 / 23 views / yorumsuz
Marco

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında yer alan Olric vicdanın sesini temsil ediyor diye düşünüyorum. Kendisine sorulan sorulara ancak vicdan sahibi birinin kurabileceği cümleler ile karşılık veren Olric doğrusu kaleme aldığım edebi metinlerdeki karakterlerin gıpta edebileceği ölçüde başarılı bir tip olarak edebiyat dünyasındaki yerini almış durumda. Gerçek yaşamda üzerinde yaşadığı topraklarda söz konusu karakterin temsili insana rastlamamış olacak ki yazar, ona gerçeğe uyumlu olanın dışında bir isim vermiş.
Benzer bir roman yazsam ya da bu fikir ilk benim aklıma gelseydi romanda aynı özellikteki karakterime “Marco” ismini koyar; vicdanın yanıtladığı bütün sorulara bu karakterin ağzından cevaplar verirdim:

Ben: Söylesene Marco insanlar bir ağacın yanmasına tepki verirken bir insanın hayatının yanmasına neden sessiz kalır?

Marco: Ağacı savunmak bedelsizdir de ondan. Bir insanı savunmak beraberinde bedel ödemeyi gerektirir. İdeolojiler devreye girer. Irklar, renkler, kimlikler, düşünceler… Bir insanı savunduğunda seni o insanın temsil ettiği herhangi bir şeyle yaftalarlar. Sen sadece bir insanın mağduriyetini sahiplenmek istersin toplum sana o insanla ilgili normalde senin de karşı durduğun fikri dayatır. Sen derdini anlatana kadar kalabalıkların ağzına sakız, sloganlarına malzeme olursun.

Ben: Marco! Ünlüler ünlü olmaktan kaynaklı nüfuzlarını neden sadece ateş villalarına, çiftliklerine yaklaştığında kullanma gereği duyarlar? Onların bu duyarlı hallerini neden bir insan nefessiz bırakılacak derecede haksızlığa uğradığında görmeyiz. Malikaneleri mi çok pahalı yoksa insanlar mı çok ucuz?

Marco: Bu bir soru değil ki. Cevabı kendi içinde gizli retorik bu…

Ben: Peki Marco! Sence özgürlük nedir?

Marco: Özgürlük nedirden önce ne değildir onu belirtmek gerekir. Özgürlük açık giyinmek demek değildir. Öyle olsa en özgür insanlar bedeninin çeşitli yerlerini incir yaprağı ile örtenler olurdu. İnsan örtünür örtünmez; kendi bilir. Fakat bilmelidir ki vücudunu saran bez parçası ile ölçülmez özgürlüğünün derecesi. Düşünceleriyle ölçülür. Duygularıyla ölçülür. Düşüncelerini açıkça söyleyebilen, duygularını şeffaf biçimde ifade edebilen insan özgürdür. Üzerindeki kıyafet ister dekolte, smokin olsun, ister çarşaf, şalvar… Bu gerçek değişmez. Modern olmak da böyledir. Kılık kıyafetle doğrudan ilişkisi yoktur. Ortaya attığı fikirlerle insanlığa yararlı kapılar açılmasına vesile olan insan moderndir. Derin bir yanılsama içerisinde olan insanlar öğrenmelidir ki gerçekten modernliği ve özgürlüğü arayanlar, düşüncelere ve duygulara önem verir; kılık kıyafete takılmaz. Zulme karşı dimdik duran ve düşüncelerini herhangi bir korkuya yem etmeden haykıran çarşaflı kadın, iktidara yavşayan, güce tapan dekolteli kadından daha özgürdür. Buraya değinmişken şunu da söylemeden olmaz: Kalbine merhamet örtüsü seren ve vicdanını ilke edinen açık giyimli bir kadın, inancı dilinden ve başörtüsünden öteye gitmeyen kadından daha dindardır. Aynısı erkekler için de geçerli… Bir karıncayı dahi incitmeyecek şefkate sahip şort giymiş bir erkek, dini sadece kadına kurallar getirmiş bir olgu olarak gören şalvarlı, cübbeli erkekten daha dini bütündür. Yani demem o ki bütün inanç ve düşünce akımları zekâ ve kalp ile anlam kazanır. Gerisi bunların hiçbiri ile bağ kuramamış kişilerin dayattığı yanılsamadan ibarettir.

Ben: Marco karşında seni pür dikkat dinlemeye hazır bir kalabalık olsa onlara ne söylemek isterdin?

Marco: Sevgide cimri olmayın derdim. Parayla satın alınmaz; ama paha biçilemeyecek kadar değerlidir sevmek. Sevmekten zarar gelmez. Sevmeden geçirdiğiniz her an bir önceki anla birlikte sırtınızda yük olur. İnsan sırtında yükle hem de her an artan bir yükle mutlu bir yaşam süremez. Yorulur. Tükenir. Belki sevgiyle bütün problemler çözülmez ama sevgiyle iyileşilir. Her sorun, çözülsün diye var olmaz hayatımızda; bazı sorunlar onlarla yaşamayı becerebilmemiz için vardır. Onlarla yaşamayı da ancak sevmeyle başarabiliriz. Sevmeyle iyi ederiz kendimizi; sevdiklerimizi. Sonra bir bakarız ki o sorun, sorun olmaktan çıkar.

Ben: Biliyorsun ki Marco, Çok kötü günlerden geçiyoruz. Felaketlerin ardı arkası kesilmiyor. Ne düşünüyorsun bu konuda?

Marco: Bu günler dünkü susuşlarımızın eseri. Ne evlere ateş düştü… Ne yuvalar yandı… Ne ocaklar söndü de sustuk. Simsiyah dumanlarla kaplı gökyüzünde akmaya tövbeli kaç gözyaşı saklı… Ne ahlar çatlattı toprağı da biz kuraklık sandık…

Okuduğunda herkesin aynı fikirde olduğu sözlerin sonunda aynayı karşımıza alıp kendimizle yüzleşmemiz gerekmez mi? Hepimiz aynı düşünceyi paylaşıyoruz; ama hiçbirimiz huzur ve barış ortamında birlikte daha güzel yaşamayı bir türlü beceremiyoruz. Durduğumuz pozisyondan kaynaklı farklı bakış açılarını tek doğru olarak kabul etmek ve başka bakış açılarına saygı göstermemekle geçiyor ömrümüz.

Lisedeyken matematik dersinde bir problemin çözümü için yarışıyorduk. Ben ve sınıftan Derya isimli arkadaşım aynı anda parmak kaldırdık. O “Sonuç 1/2 hocam!” dedi. Ben de “Hayır bence 4/8 hocam!” dedim. Bir süre ikimiz de birbirimizi olumsuzladık. Kendi sonucumuzun doğru olduğu iddiasında bulunduk. Sonra fark ettik ki ikimizin bulduğu sonuç da aynı.

Hangi rengin, hangi ırkın mensubu, hangi inancın temsilcisi, hangi ideolojinin savunucusu olursak olalım bütün mücadeleler tıpkı yukarıdaki kesir sayılarındaki gibi görünüşte farklılık gösterse de aynı sonuca götürüyor bizi. Sonucu ölüme çıkan yaşam sorunsalının içerisinde 1/2 , 4/8 , 3/(6 ) ya da 6/12 kesir sayılarındaki gibi birbirinden üstün olmayan bakış açılarımızın hepsini zenginlik olarak görmeyi ve o zenginlik ile hayatı daha yaşanabilir kılmanın mücadelesini vermeyi öğrendiğimizde adına felaket dediğimiz bütün olaylardan sıyrılıp daha mutlu yaşayacağız.
Vesselam…

Yakup Yaşar

Yakup Yaşar
Yakup Yaşar

Dr. Öğretim Üyesi
İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü |
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / KARAMAN

Benzer Konular
Toplumsal Çaresizlik
Başarmanın Felsefesi