Maharet Hanım

/ 20 Nisan 2022 / 308 views / yorumsuz
Maharet Hanım

Bir apartmanın zemin katında, demir parmaklı penceresi önünde bir kişi arada bir sokağı gözlüyordu. Sanki sabırsızlıkla birini bekler gibiydi. Maharet hanım genellikle pencerenin önündeki sandalyede oturup geleni geçeni seyrederek vakit geçirirdi. Kendine yeten bir kadın olsa da bu sefer bazı sorunlar onu epey tedirgin etmişe benziyordu. Bacakları eski sağlamlığını kaybetmiş alışverişe çıkmada, gündelik ihtiyaçlarını karşılamada zorlanır olmuştu. Çocuklarına, hatta torunlarına karşı her zaman sevimli, içten, fedakâr olmuş, sevilen bir kişiydi. Yüreğinde büyük bir sevgi taşır, dünyaya da öyle bakardı. Şimdi karanlığa bürünen bu evin yeniden aydınlanması, sağlığının düzelmesi en büyük dileğiydi. Evin içinde yürürken de zorluk çekiyordu. Oda içindeki büyük koltuğa oturdu.

“Ey, Maharet hanım,” dedi kendi kendine “ne hallere düştün. Bekle bakalım, senin şu işlerini halledecek biri çıksın gelsin. Ameliyat tek çare diyorlar da nasıl olacağız? Birkaç yıl sonrasına ancak sıra geliyor. Ameliyattan sonra da ne olacağım belli değil. Hemen olmaya kalksam çok yüklü bir para istiyorlar. Bu kadar parayı nasıl bulayım! Kötürüm yaşamaktansa ölürüm daha iyi.”

Bir ara dışarıyı gözlemeye çalışırken tanıdık birini gördü. Camın kenarında olsa hemen camı tıklatıp pencereyi açarak konuşurdu. Şimdi onu yakalamak için pencereye doğru yürürken tökezleyip yere düştü. Bir süre yerde yattıktan sonra doğrulup koltuğa geri döndü. Saçı başı dağılmış, yüzü acıyla gerilmişti.

Duvardaki üzeri cilalı sarkaçlı saat muntazam tik taklarla çalışıyordu. Yıllar önceydi, bu saati aldıkları gün aklına geldi. O zamanlar nispeten lüks bir apartman dairesinde oturuyorlardı. Oğlu, kızı ve eşiyle hoş bir hayatları vardı. O gün bu sarkaçlı saati almak için eşiyle çıkmışlar ve ona en hoş görünen bu saati alıp eve gelmişlerdi. Onun için saat eve hayat veren adeta canlı bir şeydi. Saatin tik taklarını dinlemekten, saat başlarında gongun çalışını işitmekten büyük bir haz duyardı. Gong geceleri de çalsa bu onu hiç rahatsız etmezdi. Saati duvara asmışlar ve çalıştırmışlardı. İki haftada bir kurmak gerekiyordu. Sarkaç görkemiyle gidip gelirken adeta bu hayatın efendisinin kendisi olduğunu söylerdi. O sıralar liseye giden oğlu da gözünü bu saate dikip ondaki gizemi bulmaya çalışırdı. Sarkaç bitip tükenmek bilmeyen bir enerjiyle bir uçtan bir uca gidip geliyordu. Saat başı geldiğinde küçük örsler saatin metal borularına inip kalkmaya başlıyor ve ortaya bir ince bir kalın olmak üzere armonik bir ses yayılıyordu. Saat başı kaçtaysa o kadar sayıda ses veriyordu. Örneğin akşam yedide çifter vuruşla yedi kere çalardı. Sabah üçte üç kere. Maksimum vuruş on ikide olurdu. Oda kapıları kapalı bile olsa bu saatin sesi duyulurdu. Oğlu Tankut:

“Ya, bu saat geceleri de çalıyor. Yalnız gündüz çalsa olmaz mı?” diye Maharet hanıma sordu.

“Oğlum, o zaman bu saatin özelliği kalmaz. Ne güzel ses veriyor işte. Hem alışırsın.”

Annesi haklı olmalıydı. Ayrıca onun isteklerine saygı duymak gerektiğini biliyordu. O da bir süre sonra bu gong seslerine alıştı, hatta hoşnutluk duymaya başladı. Bazen geceleyin uykusu kaçtığı vakit saatin gongu çalmasını bekleyerek vaktin kaç olduğunu bilmek isterdi. Eğer saat gongu, o uyanmadan önce vurmuşsa uzunca bir süre beklemesi gerekirdi ki bazen saat bozuldu mu diye şüpheye kapılırdı. Sırf gong sesini duymak için gecenin karanlığında başı yastıkta bekler dururdu. Yataktan kalkıp saatin kaç olduğunu öğrenmeye ise hiç yeltenmezdi. Madem saat sesle haber veriyor, onu dinleyerek vaktin kaç olduğunu öğrenmeliydi. Beklerken uykuya dalıp gidiyor, saatin gongu çalmaya başladığında kaç kere çaldığını kaçırıyordu. Bazen de uyku sersemliğiyle çift vuruşları tek tek saydığından ortaya yanlış rakam çıkıyordu. Örneğin gong geceleyin üç çift vuruş yaptığında saati beş ya da altı olarak karıştırıyordu. “Olamaz,” deyip uykuya dalıyordu.

Geceleri böyle hesap hataları ortaya çıkığı olurdu. Ancak uyanık, bilinci açık olduğu zaman saatin gong sesini düzgün sayabiliyordu. Diğer zamanlar yarı uykulu, dalgın haldeyken saatin tam kaç olduğunu yakalayamıyordu. Bu sesler zamanla ona melodi gibi gelmeye başladı. Ancak sabahleyin sınava gireceği zaman o gong vurmaya başladığında “geç mi kaldım” diye paniğe kapıldığı olurdu.

Maharet hanım yalnız duvar saatiyle yetinecek biri değildi. Masa saati almayı da ihmal etmemişti. Saatin alt kısmında yemlenen bir tavuk gagasını kaldırıp indirirdi. Bazen Tankut da tavuğun o hareketlerine dalar giderdi. Maharet hanım için saat eve hareket, canlılık, bereket katan bir şeydi. Saatsiz bir ev onun için evden sayılmazdı.

Saate bakarken bugün vereceği gün için harekete geçti. Ayaklarındaki bütün ağrı kaybolmuş, eski günlerdeki formuna, mekanına yeniden kavuşmuştu. Mutfakta kısır, poğaça ve çay hazırlıyordu. Masanın üzerindeki tepsiye gelecek misafir sayısı kadar bardak dizilmiş, dilimlenen limonların kokusu ortalığı kaplamıştı. Biraz sonra davetliler gelmeye başladı. Nermin hanım, Makbule hanım. Diğerleri de yavaş yavaş geldiler. Ortalık konuşma sesleriyle doldu. Herkes birbiriyle aynı ölçüde anlaşamasa da uyumlu bir orta yol bulmaya çalışırlardı. Önce hal hatır sorulur, sonra aile bireylerinin durumuna ilişkin küçük bilgilendirmeler verilirdi. Oğlu yüksek öğrenimde her ne kadar pek onaylamadığı, ancak geçerli görülen bir bölümü bitirdiği için, ahbaplarına keyifle bu bilgiyi verirdi. Herkes övünç çıkaracağı bir şeyi söylemekten memnuniyet duyardı. Tabii sonra çeşitli sorunlara da sıra gelirdi. Ev hanımları olarak yakındıkları şeyleri söyleyip dertleşirlerdi. Yemek konusunda birbirlerinden tarif alırlardı.

“Her seferinde yemeklere şu soğanları doğramaktan bıktım,” diyordu Maharet hanım, tecrübeli ahbabına. O da ona akıl vermiş “Aaa, hiç uğraşma, dilimlemeden tencereye atıver gitsin. Hatta patatesleri de öyle yap,” demişti. Bu öneri Maharet hanımın kafasına yatmış artık tencereye soğan ve patatesleri dilimlemeden atmaya başlamıştı. Tankut bu yemek değişikliğine şaşırmış ama çok da bir şeyin fark etmeyeceğini görerek kabullenmişti. Babası zaten böyle şeylere aldırış etmezdi. Misafirlerin hararetli cümbüşü sürerken mutfağa dalıp fazladan duran poğaça ve diğer şeylerden alıp, bir bardak çayla beraber o ziyafetten yararlanırdı. Eğer kendisini misafirler görürse hepsine hoş geldin demek zorunluluğu ortaya çıkardı. Bunu es geçmesi misafirlerden bazılarının alınganlığına neden olup, saygısızlık olarak nitelendirilebilirdi. Onun için bir hırsız gibi kapıların açık kapalı durumlarını gözetleyerek hareket etmeye dikkat ederdi. Mutfaktaki kaçak ziyafette bir diğer sorun da genç misafirlerden birinin yardım olsun diye mutfağa gelme tehlikesiydi. Bir-iki sefer böyle yakalandığı olmuştu. Ama mutfağa genellikle Maharet hanım gelir “Afiyet olsun, ye iç, oğlum,” derdi.
“Ellerine sağlık, güzel olmuş,” diye karşılık verirdi o da.
Kimilerine evlerde yapılan bu toplanmalar fiziken yorucu gelmeye başlayınca aralarında toplanıp pideci vb. yerlere gitmeye başlamışlardı. Belli zamanlarda dönüşümlü olarak toplanıp bu yerlerde buluştukları oluyordu ama ev toplanmaları kadar değerli olamayacağı ortadaydı. Aslında ev günleri bir-iki ayda bir seyrek olurdu. Kimileri rahatsızlanıp bu buluşmalardan çekilmek zorunda kalıyordu. Arada bazı arkadaşlarını hastalıktan kaybettikleri olurdu. Bu buluşmalar aynı zamanda çeşitli konularda bilgi alış verişi sağlardı. Şu soruna karşı ne yapılıyor, hangisi en iyi, ne yapmak lazım gibi soruların yanıtları da tecrübeler ya da edinilen bilgilerle paylaşılıyordu. Bu arada Maharet hanımın vefat eden eski arkadaşının kızı sofulaşıp tesettüre girmiş, ona da bu yönde telkinlerde bulunmaya başlamıştı.

Maharet hanım başı açık, özgür düşünceli biriydi. Sade, normal bir yaşam tarzı anlayışını benimsemişti. Onun üzerine bu şekilde gelinmesi rahatsızlık veriyordu. Kendisi eski Türkçe Kuran’ı okur, arada hatim indirirdi ama böyle şeyleri hiç konu yapmazdı. Ancak şimdilerde zaman sinsi, buyurgan, arsız bir biçimde tersine akar gibiydi. Kendisi neyin ne olduğunu onlardan daha çok bilecek kadar bilgiye ve hayat tecrübesine sahipti. Zamanla ters orantılı olarak çevresini sarıp sıkan bu tür oluşumların hayal kırıklığını duyuyordu. Böyle durumlarda Maharet hanıma oğlu destek olurdu. Eski, kafa dengi ahbaplar kayboldukça onların yeri zor dolmaya başlamıştı. Yeni ahbaplıklar kurmak zordu, hem aynı havayı ve tadı vermiyordu. Beklentiler farklılaşmış, samimiyet kaybolmuştu.

Tankut bile günlerdeki o cümbüşü, mis gibi demlenmiş çay kokan mutfağı, orada ziyafet çekmeyi özlemişti. Maharet hanım uzunca bir zamandan beri gün vermiyordu. Ancak o gün mutfakta hazırlık içersindeydi.
“Bu hazırlık niye?” diye sordu.
“Bugün günüm var, ahbaplar gelecek. İşim çok,” dedi, Maharet hanım. Uzun zaman sonra böyle bir günün yapılıyor olması Tankut’u da hoşnut etmişti. Fırında poğaçalar pişmeye başlamıştı. Yanına kısır, zeytin, peynir gibi atıştırmalık çeşniler de konurdu. Bazen Tankut kadınların kilolu olmasını bu zengin atıştırmalıklarla dolu tabaklara bağlardı. Ama hanımlar daima kendi hünerleriyle ortaya bir şeyler çıkarmayı makbul görürdü. Hazır bir şeyler alıp ikram etmek hiç de makbul sayılmazdı. Hatta bu o hanımın beceriksizliği sayılır itibar görmez, eleştirilirdi. Maharet hanım da ahbaplarına becerisini göstermekten geri kalacak biri değildi. O gün güzel kıyafetlerini giymiş, hafifçe el yüz bakımını da yapmıştı. Tankut mutfaktan yayılan o mis gibi poğaça kokusunu içine çekiyordu. “Anlaşılan ben de onların sayesinde iyi bir ziyafete konacağım,” diye düşündü.
Ahbapları hararetle sohbetlerini sürdürüyor, bir yandan da yiyip içiyorlardı. Görülürüm diye odasından dışarı çıkamayan Tankut’a, Maharet hanım küçük bir tepside o ziyafet tabağından getirdi. Saat 16:00’a yaklaşıyordu. Parfüm, mutfak kokuları odasına kadar yayılmıştı. Ziyafet tabağını alıp içindekileri yemeye başladı. Çayı çabucak bitmişti. Bir şekilde çay doldurmak gereğini hissetti. Dışarı çıksa görülebilirdi. Ne diyordu Maharet hanım, “Oğlum, çık, koy çayını.”
“Görünmek istemiyorum.”
“Görünürsen görün, bir hoş geldiniz, dersin. Ne var bunda? Ya da geç git, bir şey olmaz.” Bazen yakalanınca hepsinin elini tek tek öpüp “hoş geldiniz” derdi. Şimdi birçoğunu tanımadığı o hanımlara karşı böyle bir törene girişmek istemiyordu. İşin içinde sıkılganlık da vardı.
“Çay da çabuk bitiyor,” dedi. O zaman Maharet hanım çayı bir çaydanlığa koyup getirdi.
Tam o sırada orta yaşlarda bir adam, kapının zilini çalmaya başladı. İçerden bir karşılık gelmemişti. Ev derin bir sessizlik içersindeydi.
“Niye açmıyor kapıyı?” diye kendi kendine söylendi. Sonra cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Evin içi loştu. Lambayı yakmak için elini anahtara götürdü ama ışıklar yanmadı. Üstelik evin içi de soğuktu. Seslenerek oturma odasına girdi. Kimse cevap vermiyordu. Koltuğa yaklaştı, Maharet hanım kımıldamaksızın orada duruyordu. O sırada duvar saati 16:00’ı vurmaya başlamıştı. Ancak saat, dört çift gong sesinden sonra durmayıp yankılar yaparak çalmaya devam etti. Tankut gong seslerine boğulan odada tedirginlik içersinde, hareketsiz yatan annesine, bir de eski günlerden bildik susmayan o duvar saatine bakıyordu.

Fatih Oto

Benzer Konular
Ses / Yakup Yaşar
Sabah Kahvesi