KÜL VADİSİ / Erinç Büyükaşık

ÖYKÜ

KÜL VADİSİ / Erinç Büyükaşık
Yayınlanma: Güncelleme: 354 views

Sabah griydi. Gri ama sessizliğin kendi rengi gibi. Rüzgâr, vadinin içinden geçerken taşların arasına sıkışmış sesleri uyandırıyordu. Her taşın altında bir nefes kalmış gibiydi. Ali çadırın içinde doğruldu, başını kaldırdığında tavanın dikiş yerlerinden gri tozlar döküldü. Nefesi, havaya karışan külle aynı renkti.Annesinin sesini duyduğunu sandı; “Kalk oğlum, su kaynadı,” der gibi bir ses. Ama su çoktan tükenmişti. Çaydanlığın içinde kurumuş bir iz kaldı sadece.Ayağa kalktı, dışarı çıktı. Yalınayak yürüdü. Ayak tabanları soğuğu değil, boşluğu hissetti. Çadırların arasında kimse konuşmuyordu. Sessizlik ağırdı, sanki bir dua yarıda kalmıştı.

Yere çöktü, elini uzattı, bir avuç kül aldı. Parmaklarının arasından süzülürken tanıdık bir doku hissetti. Bu toprağın her zerresinde birinin hikâyesi vardı. Gözlerini kapadı, “Bizi unutan kimdi?” diye sordu içinden. Cevap gelmedi.Teneke kutuya kül doldurmaya başladı. Kutunun kenarına küçük bir yazı kazımıştı: Su hatırlar. Bu cümleyi babası söylerdi, tandır başında hamur yoğuran annesinin ardından.

Evlerinin yeri artık bir düzlüktü. Duvarlar, pencereler, soba dumanı yoktu. Yalnızca taş yığınları, yanmış kumaş parçaları ve erimiş bir aynanın içinde eğrilmiş gökyüzü. Annesi o aynayı bir zamanlar bulmuş, “Kendimize bile bakamayız artık,” demişti. Şimdi aynayı Ali bulmuştu. Çatlamış camın içinde kendi yüzü vardı ama gözleri bir başkasına aitti. Aynayı geri koydu, toprağı kapattı üstüne.

Dereye doğru yürüdü. Ayakkabısının içinde kül birikmişti. Su neredeyse donmuştu ama hâlâ yanık eti andıran bir koku taşıyordu. Diz çöküp elini suya soktu, parmaklarının arasından geçen akışta ince bir yanma hissetti. Tırnağının altına kadar geçen siyah bir leke kaldı. “Adını unuttun,” dedi kendi kendine, ama kimin adını unuttuğunu bilmiyordu.

Bir taşın üstüne oturdu, avuçlarındaki suyu yüzüne çaldı. Su yanıyordu. Gözlerini kapadı, dudaklarından sızan sözcükler duaya benziyordu ama kime yöneldiğini o da bilmiyordu. Gökyüzü karanlıktı. Sanki Tanrı oradan çoktan çekip gitmişti.

Bir köşede yaşlı bir adam külün içine çökmüş, elindeki sopayla toprağı kazıyordu. Ali yaklaştı. Adam başını kaldırmadan, “Eskiden göğe bakardık,” dedi. “Şimdi toprağa bakıyoruz.”Ali diz çöktü, adamın ellerine baktı. Tırnak araları siyah, avuçları kabarmıştı. “Toprak da bizi bırakmaz,” dedi adam, “onu kirlettik ama o bizi unutmaz.”

Öğleye doğru gökyüzü iyice çöktü. Vadinin üstünde kurşunî bir ışık vardı. Ali, enkazın arasında yürüdü. Ayakkabısının burnuna paslı bir kaşık takıldı. Eğilip aldı. Sapında annesinin baş harfi kazılıydı. Soğuğu avucuna işledi. Cebine koydu.Biraz ileride devrilmiş bir kapının altında bir oyuncak araba buldu. Kırık tekerini çevirdi, dönmedi. Oyuncağın içinden bir toz bulutu yükseldi. “Kardeşimin nefesi,” dedi.

Gökyüzüne baktı. Bulutlar aşağı sarkmıştı. “Tanrı da sustuysa, kim konuşacak bizim yerimize?”

Gece, vadinin üzerine uğultu gibi çöktü. Ne rüzgâr, ne top sesiydi. Sanki toprak, içine gömülenlerin adlarını sayıklıyordu. Ali, teneke kutusunu göğsüne bastırdı. Küllerin arasından hafif bir titreşim geçti. “Beni bırakma,” diyen bir ses duyar gibi oldu. Korkmadı. O ses yalnız annesine değil, yanmış, unutulmuş herkese aitti.

Bir zamanlar bu vadide insanlar dua ederdi. “Kurtuluş gökten iner,” derlerdi. Şimdi gökten yalnızca kül yağıyordu.Nuh’un gemisi bu kez uğramamıştı. Eyüp’ün sabrı bile kül olmuştu. İsa, çarmıhını bırakıp da bu topraklardan geçmemişti. Herkes kendi çarmıhını sırtında taşıyordu artık.

Ali ateş yakmak için tahta parçaları topladı. Kibritin ucunu sürttü, alev hemen yanmadı. Rüzgârın içi nem doluydu. Sonunda bir kıvılcım tutuştu. Alev kımıldandı, büyüdü. Dumanı siyah değil, griydi.Kadınlardan biri yanına gelip oturdu. “Bizi gören bir Tanrı varsa, külümüzü de görsün,” dedi. Sesinde isyan vardı.Ali, alevin içindeki şekillere baktı. Bir yüz gördü. Ağzı yoktu ama gülüyordu. “Kül, kimsenin susmadığını gösterir,” diye fısıldadı yüz.

Rüzgâr döndü, alev külle karıştı. Bir uğultu yükseldi; binlerce ses aynı anda konuştu. Her biri bir harf gibiydi, gökyüzüne yazılmış, sonra silinmiş bir dua.Ali diz çöktü. Buradayım, diye mırıldandı, siz de buradasınız.Belki de insanlığın yeni dili buydu: külün sessizliği.

Gece boyunca uyuyamadı. Çadırın tentesine kül yağıyordu. Gözlerini kapatınca babasının sesi duyuldu: “Korkma oğlum, külden bile filiz çıkar.” O cümle, Tanrı’nın sustuğu yerde yankı gibi dolandı içinde.Rüyasında annesi tandırın başındaydı. Elleri una bulanmış, “Su sabırlıdır ama her şeyi hatırlar,” diyordu. Gökyüzünden beyaz taneler iniyordu; her biri bir isme dönüşüyordu. Ali, o beyaz tanelerden birini avuçladı; elinde eriyip suya dönüştü.

Uyandığında yağmur başlamıştı. Külün üstüne düşen ilk damla ses çıkarmadı. Sonra bir damla daha, sonra bir diğeri… kısa sürede vadinin kokusu değişti. Küller kabardı, gri yavaşça toprağın rengine döndü. Her damla bir mezarın üstüne düşen dua gibiydi.

İnsanlar çadırlarından çıktı. Kadınlardan biri diz çöküp toprağı öptü. Yaşlı adam ellerini göğe açtı ama gözleri yere bakıyordu. Bir çocuk yağmur suyunu eline alıp yüzüne sürdü. O an herkes aynı sessizliğe ortak oldu.Ali de ellerini göğe açtı. Yağmur yüzüne vurduğunda soğuk hissetmedi. Gözkapaklarından yaş değil, külle karışmış su aktı.

Vadinin aşağısında yeni bir koku yükseldi: ıslak toprak, yanık odun, insan teni. Bir zamanlar ölülerin yattığı yerden küçük yeşil filizler fışkırıyordu. Ali eğildi, parmak uçlarıyla dokundu. Filizler eline yapıştı, sanki onu tanıyordu.Başını kaldırdığında gökyüzü artık gri değildi; solgun bir maviye dönmüştü.

Uzakta bir kuş sesi duyuldu. İnce, kırılgan ama inatçı. O seste bir nefes gizliydi; belki annesinindi, belki kardeşininki. “Bizi taşıdığın yer senin de kalbin olsun,” der gibiydi.

Ali ayağa kalktı. Gökyüzü ağlıyor, yeryüzü dua ediyordu. Kül vadisi artık bir mezar değil, bir başlangıçtı.Teneke kutuyu dereye bıraktı. Kül suyla karıştı, gitti. Cebindeki taş kalbine değdiğinde sıcak bir nabız gibi atmaya başladı. Bir zamanlar kül kokan o yerden şimdi buhar yükseliyordu. O buharın içinde insanın unuttuğu bütün sesler yeniden doğuyordu.

Yağmur, taşın üstündeki son külü yıkarken Ali mırıldandı:“Topraktan geldik, küle döndük, ama su hepimizi birbirine benzetti.”

Yavaşça yürüdü. Arkasında kalan vadi, sisle örtülmüş bir dua gibi sessizce göğe yükseliyordu. Cebindeki taşın sıcaklığı hiç azalmadı.Yağmurun altında ilk kez üşümediğini fark etti. Gökyüzü artık Tanrı’nın evi değildi; insanın kendi gölgesiydi.Belki de Tanrı konuşmayı çoktan bırakmıştı — çünkü söz, artık insanda yaşamayı seçmişti.

Erinç Büyükaşık

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

YORUMLAR (1)

  1. Alev Turanlı 1 Kasım 2025, 04:53

    Çok beğendim son zamanlarda okuduğum kurgusu en güzel en dokunaklı ve çok iyi yazılmış bir öykü… ellerinize beyninize sağlık

YORUM YAZ

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.