Kayboluş / Fatih Oto

Uzun zaman olmuştu, otobüse binip eski ahbaplarının olduğu o semte gitmeyeli. Eskiden gidilecek yereler belliydi, otobüslerin hangi duraktan geçtiği daha kolayca bulunurdu. Sanayileşme ve göçlerle nüfus artıp yeni yerleşim yerleri..

Kayboluş / Fatih Oto
267 views

Uzun zaman olmuştu, otobüse binip eski ahbaplarının olduğu o semte gitmeyeli. Eskiden gidilecek yereler belliydi, otobüslerin hangi duraktan geçtiği daha kolayca bulunurdu. Sanayileşme ve göçlerle nüfus artıp yeni yerleşim yerleri ortaya çıktıkça şehir de genleşip şekilsiz büyüyerek sayısız durak ve otobüs hatları örümcek ağı gibi her yanı kapladı. Bir yere gitmek için onlarca durak arasından bir seçim yapmak ve onlarca otobüs içinden hangisinin hangi zamanda geçeceğini bilmek için epeyce araştırma yapmak gerekiyordu. Her zaman o bilgilere ulaşmak da mümkün değildi. Kulaktan dolma bilgiler ise yanlış yönlendirebilirdi. Kısaca toplu taşımayla bir yere gitmek yorucu ve zahmetli bir hal almıştı. Şehir dikey mimari tarzında öylesine yol almıştı ki kule şehircikler oluşmuş, yayılmayla hiç bilmedik yerleşim alanları ortaya çıkmıştı. Şehrin eski yerlisi olarak bu karmaşa Sercan’a yabancı ve itici geliyordu. Şehrin kendine has doğal, tarihî özellikleri de bu karmaşa içerisinde yok olup gitmişti. Modernleşme adına ise alışveriş merkezlerinden başka bir şey bulmak mümkün değildi.

Bunca zamandır değişen yaşantının aldığı garip boyutlar insanı şehre, hatta evrene yabancılaştırır nitelikteydi. Dostluklar unutulmuş, insanlar günlük yaşamın koşuşturması içinde kaybolmuştu. Eski ahbaplarla olan dostluklar da bundan payını almıştı. Annesinin memleketlisi olan bir ahbabıyla olan ailece görüşmeleri uzun yıllardır sürmüştü. Zaman geçip çocuklar yetişkin olduktan sonra sorunlar başka yöne evrilmiş, ebeveynler de karmaşa halini alan bu yeni hayata ayak uydurmaya çalışır olmuşlardı. Kimi zaman iki ahbabın arası açılır gibi olurdu. Aralarında çatışan, uyuşmayan birçok şey ortaya çıksa da eski dostlar olarak yine de birbirlerini anlayabilecek, dertleşecek az sayıda kişilerden olduklarından bu dostluğu unutmak taraflısı olmuyorlardı. Sercan da çocukluğunun geçtiği bu ahbaplığın sürmesini isterdi. Onlar aradan geçen bir zaman sonra yine barışırlar, anıları tazelerlerdi. Aradan geçen yıllar içerisindeki kayıplar Sercan için de boşluklar yaratmıştı. Annesini kaybettikten sonra onun çevresi ve ahbaplarıyla olan iletişimi kaybolmuştu. Dingin bir zamanda muhasebe ederken unutmuş olduğu o ahbabı ziyaret edip hal hatır sormak düşüncesi canlandı.
Ahbap uzak bir semtte oturuyordu. Oraya giden hatları öğrenip ona göre yola çıktı. Dev bloklar ve siteler her tarafta soğuk yüzünü yansıtıyordu. Şimdi oralar da çok değişmiş olmalıydı.

Aradan geçen yıllar ne bir dost, ne bir bildik bir yüz bırakmamıştı. Şehrin yerlisi olmasına rağmen şimdi adeta yabancı gibiydi. Otobüsün geçtiği yerlere dikkat ederek ne kadar değişmiş olduklarına hayretle bakıyordu. Şehrin eski halini bilen biri için bu karşılaştırmayı yapmak mümkündü. Şimdi ortaya çıkan müthiş bir trafik yoğunluğu, gürültü ve karmaşaydı.

Eski bir okul arkadaşı aklına geldi. Babası fabrika işçisiydi, emekli olmuştu. Şehrin Batı yakasında kurulan semtte kendilerine tek katlı bir ev yapıp yerleşmişlerdi. Okul ise daha önce kendilerinin kaldığı ve Sercan’ın bulunduğu doğu tarafında uzak bir yere düştüğü için o, her gün otobüsle bu mesafeyi gidip gelmek zorunda kalıyordu. Tıka basa dolu otobüslerle gidip gelmek onu bıktırmış olsa da başka yapacak seçeneği yoktu. Ancak fırsat buldukça o uzun mesafeyi yürüyerek gitmeyi tercih ettiği olurdu ki bu kadar yolu yürümesi insana şaşırtıcı gelebilirdi. Sercan da bir gün hem oraları tanıyıp bilmek için onu yeni evinde ziyarete gitmişti.

Küçükken annesinin şimdi gitmekte olduğu ahbabı Adile hanımlara ziyarete giderlerdi. Bu ziyaret sabahtan yapılır ve akşama kadar sürerdi. Oturdukları semt de imara açılmış kırsal bir bölgeydi. Koruluklar, bağlar, bahçeler vardı. Oraya gittiklerinde havanın tazeliği kendini duyururdu. Adile hanım oldukça hamarat, eli açık bir kimseydi. Çeşit çeşit yemekler hazırlardı. Öğlen vakti donanımlı bir sofra kurulur, yemek yenirdi. Karınlar doyduktan sonra çay faslı gelirdi. Öğleden sonra Sercan, kardeşleri ve evin oğluyla kırsal alanda yürüyüşe çıkarlardı. Bahçelikler arasındaki patika yolların kenarından sarkmış ağaçlardaki meyvelerin bolluğu Sercan’ı şaşırtırdı. Bahçelerde ağaç, çiçek örtülerinin arkasına sığınmış müstakil evler o dönemin yerleşim tarzıydı. Kimi evlerin önüne asılmış koçbaşı kafatasları şaşırtıcı bir görüntü verirdi. Şehre Karadeniz’den göç edenler buralarda kendilerine uygun bir yaşam tarzını kurmaya çalışmışlardı.

Hem gezinti hem etrafı görüp tanımak olsun diye gezintiye çıkmışlardı. Bahçeli müstakil binalar, meyve ağaçları şehir görüntüsüne alışmış insanı hoşnut eden doğal görüntülerdi. Yürüye yürüye orman görünümünü andıran kavak koruluğuna geldiler. Bu kavaklar yetiştirilip kereste olarak kullanılmak üzere satılıyormuş.

Yürüyüşten sonra eve dönünce akşam çayı hazırlandı. Ahbaplarının evi müstakil, tek katlıydı. Burada zamanın nasıl geçtiğini anlamazlardı. İki ahbap kendi aralarında dertleşir, sohbet ederlerdi. Bazen Sercan onlara kulak kabartır, ne konuştuklarını anlamak isterdi. Bunlar aile içi sorunlar, anne babayla çocuklar arasındaki anlaşmazlıklar, karı koca çekişmeleriydi. Bazen komşular, giden gelenlerle de ilgili ilginç şeyler anlatılırdı. Adile hanım kocasından, oğlundan dert yanardı. Kocası kendisini azarlamakta, söylenmekteymiş, oğlan isyankârmış, lâf dinlemezmiş. Bunun gibi sorunlar. Evet, adamın huysuz olduğu doğruydu. Adamla çatışma halindeydi ama artık boş verdiğini, hiç aldırış etmediğini söyledi. Hiç umursamayınca kocası üzerine gelemiyor, sus pus oluyormuş.

Yine ziyarete geldikleri bir gün Sercan izin isteyip biraz gezintiye çıkacağını söylemişti. “Çok geç kalma, yalnız,” dedi annesi. Adile hanım “Gez gez, yavrum,” dedi. “Geç kalsa ne olur, koskoca genç.”

Sercan dışarı çıktı, aşağı yöne doğru yürümeye başladı. Ortalıkta görmek istediği bağ bahçe neredeydi? Birden büyük karaltılı binalar kendini gösterdi. Sercan buradaki kırlık, ağaçlık dolu yerleri arıyordu. Bir sokağa daldı, birbirine benzer apartmanlar uzayıp gidiyordu. Oradan başka bir sokağa geçti ama yine aynı binalar, aynı görüntü vardı. İçine daldığı bu karmaşadan nasıl çıkacağını düşündü, hafif bir korkuya kapıldı. Gözü bahçelik, kırsal alanları arıyordu. Eğer böyle bir yere çıkarsa yolu bulabileceğini düşündü. Binalar ve sokaklar birbirine benzediğinden hangi yönde gideceğini şaşırdı. Aradan nerdeyse bir saat geçmişti ama hep aynı yer içerisinde dönüp dolaşıyor, nereden geçtiğini de bilemiyordu. Derken bahçeli bir bina gördü. Bir iki eski ağaç vardı. İçeri baktı. Pencerelerde perde yoktu, boş görünüyordu. Bakımsızlıktan sıvaları çatlamış ve dökülmüştü. Duvarda asılı kalmış bir koçbaşı kafatası kıvrımlı boynuzları, içi boş karanlık gözleriyle gelene bakmaktaydı. “Bu yerden nasıl çıkacağım?” diye kendi kendine söylendi.

Bir aralığa daha girdi. Sokağın ucunun nereye çıktığını anlamaya çalışıyordu. Geri dönse başka yerlere gitmiş olacaktı. Nerdeyse ahbapların evinin yolunu bulmak olanaksız hale gelmişti. Kavak koruluğunu düşündü. Oraya gitse dönüş yolunu bulabilirdi. Yolda birine kavak koruluğunu sordu. Adam öyle bir yer olmadığını söyledi. Bir süre durup ne tarafa gitsem diye düşündü. Yine de aklında kaldığı kadarıyla kavak koruluğunun bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru yürüdü. Yol bitmek tükenmek bilmez bir şekilde uzayıp gidiyordu. Yanlış yöne gidip gitmediğini anlamak için gözü, soracak birini aradı. Ortalarda kimseler yoktu. Yürümeye devam etti.

“İyice yoruldum, ter de bastı,” diye söylendi.
Bir boş alana çıkar gibi oldu. “Galiba geldim,” diye düşündü. Kavak koruluğuna giden patikayı buldu. Nasılsa burası kalmıştı. Ancak adamın dediği gibi karşısına koruluk falan çıkmadı. Oraya siteler yapılmıştı. Gözü yükselen bloklarda gezindi.

“Evet, burası. Ana yoldan geri dönüp ahbapların evini bulmalıyım,” diye düşündü. Ana yolu görünce o tarafa saptı. Kalabalık bir caddeye çıktı. İlerlediğinde yolun her iki tarafının dükkânlarla dolu olduğunu gördü. Cadde kalabalıktı, yoğun bir trafiğe teslim olmuştu. Yürümesini sürdürdü. “Nasıl oldu bu?” diye söylendi. Geçtiği evlere dikkatle bakıyor, tanıdığı evi bulmaya çalışıyordu. Sonunda küçük bahçeli bir evin önünde durdu. “Evet, buldum,” dedi. Kapıya geldi, zile bastı. Kapıyı ahbapları Adile hanımın açmasını bekliyordu. Kapı açıldı ama içeriden yabancı bir kadın çıktı.

“Kime baktınız?” diye sordu kadın. Sercan şaşırdı.
“Adile hanım…” dedi.
Kadın bir süre sessizce onun yüzüne baktı.
“Burada öyle kimse yok,” diye karşılık verdi.
“Nasıl yok?” diye şaşırdı.
“Biz beş-altı yıldır burada oturuyoruz,” dedi kadın.
“Burası Adile hanımların evi değil miydi? Yanlış mı geldim?” Kadın biraz düşündükten sonra:
“Aslına bakarsanız, burası eskiden o dediğiniz isimde kişinin eviydi ama yıllar önce burayı biz satın almıştık.”
“Onlar şimdi nerede?”
“Yıllar önce beyi, sonra o vefat etmiş. Çocukları burayı satmıştı. O zamandan beri de burada oturuyoruz. Biz de burayı yakında müteahhide vereceğiz.”
Sercan “Kusura bakmayın, sizi rahatsız ettim,” deyip oradan ayrıldı.

Giderken eve bir daha dönüp baktı. Ev, beton binaların arasına gömülmüş, küçük bir binaya dönüşmüştü. O eski bildik, sıcak ev büyük binaların arasında kaybolmuş gibiydi. Demek yakında o bina da büyük bir apartmana dönüşecekti. Caddede yoğun bir kalabalık, gürültülü bir hareket vardı. Otobüs durağına doğru yürüdü. İşittiklerinden sonra artık buralarda oyalanmanın bir anlamı kalmadığını düşünmüştü. Ama o ne? Durakta Adile hanım ve annesi beklemiyor mu? Önce ürperdi ama hemen ardından içini sıcak bir sevinç de kapladı. İkisi de sanki onun geleceğini biliyormuş gibi kanepede oturmuş gülerek onu bekliyordu.

“Nerede kaldın, seni bekleyip duruyoruz,” dedi ahbaplar. Sercan ne diyeceğini şaşırdı. Sözcükler boğazında düğümlenerek:

“Eve uğradım, yoktunuz. Yabancı bir kadın çıktı…” diye kekeleyerek karşılık verdi. Adile:
“Boşver onu sen. Biz buradayız, seni bekliyorduk. Artık anneni geçirmek için geldim. Nasıl, etrafı gezdin mi?” dedi. Oysa onları görmeyeli aradan ne kadar uzun zaman geçmişti. Sercan söyleyecek bir söz bulamadı.
Adile hanım onun tereddüt ettiğini anlamış gibi söze girdi.

“Geç kaldın evladım ama ziyanı yok. Gelmiş olman, bizi hatırlamış olman yeter,” dedi. Son olarak her ikisini de gülümseyip elleriyle veda işareti yaparken gördü. Sonra da onları gözünden kaybetti ancak zihninde capcanlı duruyorlardı. Otobüs geldiğinde içini saran bir buruklukla aracın kapısından içeri girdi. Geçmişin anılarıyla dolu olarak gözlerinden süzülen birkaç damla yaşı silerken araç geldiği yere doğru hareket etti.

Fatih Oto

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.