Kaybettiğim Çocukluğum

/ 22 Aralık 2021 / 102 views / yorumsuz
Kaybettiğim Çocukluğum

Telefon çalıyor. Yavaşça uyanıyorum. Gözlerimi alışık olduğum küçük odamda gezdiriyorum. Telefon
çalmaya devam ediyor. Açmaya korkuyorum. Biliyorum. Telefonun ucunda kötü bir haber var. Yüreğimi sızlatacak bu haberden kaçıyorum. Bilerek bazı şeylerden kaçmak kulağa saçma geliyor. Derin nefes alıyorum. Telefon çalmayı bırakıyor. Eski battaniyeyi üzerimden atıp, gıcırdayan yatağın üzerinden kalkıyorum. Kahverengi tahta masanın üzerindeki sürahiden yanında duran bardağa yavaş hareketlerle su doldurup, içiyorum. Ardından yine telefonun sesi kulağıma doluyor. ‘Yapma’ diyorum kendime. Yine de merak beni yeniyor. Masanın diğer ucunda duran telefonu alıyorum elime. Annem
arıyor. Annemin araması ilk kez bu denli içimdeki korkuyu tetikliyor. Dayanamıyorum. Telefonu açıyorum. Kalp atışım değişiyor. Korku bedenime bir kene gibi yapışıp, beni halsiz bırakıyor. Sonra telefonun ardındaki annem aklıma geliyor.

“Alo,” diyorum.
“Babaannen,” diyor. Susuyor. Anlıyorum. Kaybetmişim. Çocukluğum ellerimden kayıp gitmiş. Dudaklarım kuruyor. Boğazım düğümleniyor. Nefesim bir şekilde ağzımdan yukarı çıkmıyor. Göğüs kafesime hapsoluyor. Ölümün korkunçluğu bir kez daha sarsıyor beni. Bir kez daha çıkışı olmayan o yola giriyorum. Sonra yine unuttuğum annem geliyor aklıma Susmamdan korkmuş gibi ismimi sayıklıyor, telefonun ardından. Onu dinlemiyorum. Kelimeleri toplamak zor oluyor. Acı sözler dilime varıyor.

“Öldü mü?” diye soruyorum.
Mutluluğum öldü mü diye sormak daha acı geliyor.
“Evet,” diyor.
Başka bir şey duymak istemiyorum. Telefonu kapatıyorum. Birkaç dakika eski demir sandalyenin
üstünde oturuyorum. Düşüncelere dalıyorum. Mazideki hatırlar, üzülmemi sağlıyor. Kendime şaşırıyorum. Onca yıldan sonra bu kadar çabuk ve kolay üzülmek kulağa gülünç geliyor. Sandalyeden kalkıyorum. Küçük tahta dolaptan valizimi çıkarıyorum. İçine çok fazla olmayan kıyafetlerimi koyuyorum. Ardından bir fotoğraf geçiyor elime. Babam ortada ben yanımda ise babaannem…
İçtenlikle gülümsüyor. Acım ikiye katlanıyor. Fotoğrafı da koyuyorum valizime. Yastığının altından cüzdanımı alıyorum. İçinde bulduğum az miktarda parayı tekrar sayıyorum. Cebime telefonumu koyduğumda son kez bakıyorum beni misafir eden odaya. Anılarım karanlıktan çıkıp, birikiyor aklıma.
“Babaannem diyorum, çocuk ruhlu bir kadındı. Bizimle oyunlar oynayıp, dururdu,” diyorum kendi
kendime. Deliriyor muyum?
O sırada apartmandan çıkıyorum. Sessiz adımlarımı kendim bile duymuyor. Biri ismimi sesleniyor.
“Lan Mehmet bu ne dalgınlık! Duymuyordun beni.”
Sesime yansıyan üzüntüyle: “Babaannem ölmüş,” diyorum. Acılarım nasıl kelimelere dökülüyor,
bilmiyorum. Basitçe söylediğim için kendime kızıyorum.
“Son kez konuştun mu?” diye soruyor. Duruyorum. Kulağıma babaannemin sesi doluyor. Acı bir
şekilde gülümsüyorum.

“ Konuştum,” diyorum. Ama “seni seviyorum” diyemedim demek geliyor içimden. Hüzün yuva kuruyor, kalbime.
Yürümeye devam ediyorum. Bakkala giriyorum. Bir sigara alıyorum. Paketi açıp, içinden bir dal alıyorum. Durağa doğru yürürken ciğerlerimi bayram ettirecek o ölüm nefesini çekiyorum içime.
Ağzıma ölümün acılı tadı geliyor. Kafamı kaldırıp, gökyüzüne bakıyorum. Babaannem ile anılarımızı
anımsıyorum. Karanlığa ittiğim tüm mutlu anılar geliyor aklıma. Çocukluğumu unutmak isteyişim
ama bir adım bile öteye gidemeyişim beni umura uğratıyor.
Otobüs geliyor. Dalgın bir halde biniyorum. Arka sıralara oturuyorum. İnsanlar sesli bir şekilde sohbet
ediyor. Dışarıda her şey hızlanıyor. Ağaçların yaprakları yere dökülmüş, rüzgar yavaş yavaş hızlanıyor.
Evler geçip, gidiyor. Otobüsten indikten sonra otogara doğru yürümeye başlıyorum. Hava kararmaya başlamış. “ Bu havaları severdi, babaannem,” diyorum yanımda oturan amcaya. Sonra devam ediyorum
umursamadan.
“ Kışı severdi. Karın yağışını çocuk edasıyla izlerdi,” diye mırıldanıyorum. Gülümsüyorum. Cemal Süreya’nın şiiri geliyor aklıma; “Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum.”
İşte babam öldüğünde hissettiğim acıyı bu kez babaannem için hissediyorum. Gözlerimden bir yaş
akıyor. Tutamıyorum. Ağlıyorum. İnsanlar bir şeyin değerini kaybedince anlıyormuş. Niye gitmedim,
niye elini öpmedim diye kendime kızıyorum. Bir gün göreceğimiz insanı yarın görmeyecek olmak
ateşlerde yanmak, sularda boğulmak gibi bir his doğuruyor içime. Kafamı cama yaslıyorum.
Ağlıyorum. Muavin uyandıyor. “Geldin,” diyor. Otobüsten inip, valizimi alıyorum. Bir durağa gidiyorum. Köye
gitmek için servis bekliyorum. Kafamı gökyüzüne kaldırıyorum.
“ Bugün sende hüzne mi dolandın?” diye soruyorum. Her an yağmur yağacakmış gibi duruyor.
Üstümü kalın giyinmediğim aklıma geliyor. Ardından babaannemin sesi kulağımda çınlıyor.
“Atlet giy. Yoksa hasta olursun.”
Gülüyorum. Her hasta olduğumda bana baktığı aklıma geliyor. Nane-limon kaynatıyor. Çorba yapıyor.
Sürekli ateşimi kontrol ediyor. O sırada biri ismimi sesleniyor.
“Ulan Mehmet sen misin!?”
Kafamı sesin sahibine doğru çeviriyorum.
“He benim!” diyorum.
Bana yaklaşıyor. Önce süzüyor. Sonra gülümsüyor.
“Büyümüş, adam olmuşsun,” diyor. Sonra gülümsemesi soluyor.
“ Meryem ebe için geldin demi?” diyor.

Yüzündeki hüzün bana bulaşıyor. Yüzüme dikilmiş hüzünle bir oluyorum. Canım yanıyor. Kafamı evet
anlamında sallıyorum.
“He,” diyorum. Başka bir şey demeye kalmıyor.
“İyi o zaman benle gel.”
Yürümeye başlıyor. Ardına takılıyorum. Arabaya bindiğimde yoğurt kokusu doluyor burnuma. O da
biniyor. Arabayı çalıştırıyor. Sessizlik içinde sürmeye başlıyor. Bir şey sormasını bekliyorum. Ama
sormuyor. Saatler sürüyor. Köye giriyoruz. Çok değişmemiş. Çocukluğumdaki gibi köyün yolları bozuk yine. Her yerden inek sesleri geliyor. Ama insanların derin bir sessizliği var. Derin bir nefes alıyorum. Babaannemin evine yaklaşıyorum. Araba duruyor. Birkaç toplanmış, insan kendince sohbet ediyor. Yavaşça yürüyorum. Birilerinin bakışlarını hissediyorum. Sonra anamın sesini
duyuyorum. Sesindeki özlem burnumu sızlatıyor.
“Yavrum,” diyor. Yanıma hızlıca geliyor. Bana sarılıyor. Kokumu içine çekiyor. Bir annenin evladına olan özlemini derinlerde hissediyorum.
“Seni çok özledim,” diyor. Beni nasıl sevdiğini hissediyorum. Sonra başka sesler doluyor kulağıma.
“Hosgeldin Mehmet,”
“Nerelerdeydin?”
“ Ne kadar büyümüşsün,”
“Okul okuyor diyorlardı. Ne oldu bitirdin mi ?”
Daha bir sürü birbirine benzeyen farklı olduğunu düşündükleri soruları soruyorlar. Yarım yamalak
cevaplıyorum. Birden amcam görüş alanıma giriyor. Önce kızgınca bana bakıyor. Sonra yumuşuyor bakışları. Özlemini yakalıyorum.
“Ulan eşşoğlu,” diyor her zamanki tavrıyla. Yanına varıyorum. Sarılıyorum. Babama benziyor, amcam.
Yüzüne doya doya bakıyorum. Burnumun direği sızlıyor. Hasret bir farklı geliyor. Sonra benden ayrılıyor.
“Babaannen,” diyor. Gözlerinden yaş akıyor.
“Neşe dolu kadın. Çocuk ruhlu kadın… Seni çok özlemiş. Son bir kez sarılmak için çok bekledi,” diyor.
Hıçkırık kopuyor dudaklarımdan. Erkekler ağlamaz sözü bir an yalan oluyor. Dinlemeyin onu diyeni çünkü bende dayanamayıp, ağlıyorum. Küçük bir çocuk gibi ağlıyorum.
Sonra herkes babaannemle ilgili bir şeyler anlatıyor. ‘ Çocuk ruhluydu.’ ‘ Ne acılar çekti yine de etrafa
neşe saçardı’ diyorlar. Bana da derdi. “Ne halin varsa gül. Çünkü kimse senin ağlamanızı umursamaz.”

Bilge Nur Kurtulan

Benzer Konular
Sabah Kahvesi
Aralık