Hayat

/ 24 Aralık 2021 / 340 views / yorumsuz
Hayat

Birçok insanın adına engel dediği şeyin engelsizliğinde sürdürüyordu yaşamı doğuştan. Kimsenin görmediği boşluğa yansıyordu hayalleri. O boşlukta görünüyordu görmeyi istedikleri. Düşünde payına düşenlerin yansıması, yüzünde tebessüme vesile oluyordu. Öyle ki her şeyi tüm berraklığıyla görüyor izlenimi veriyordu.
Beş yaşında başladığı keman eğitiminin üzerinden dört yıl geçmiş neredeyse profesyonelce çalacak seviyeye ulaşmıştı.

İlkokul dördüncü sınıfta olan Duygu, öğretmeninin ricasıyla arkadaşlarına mini bir konser vermek üzere tahtaya çıktı. Kemanı çalmaya hazır pozisyona getirdi. Kendi bestesi olan “Annem” şarkısını çalmaya başladı. Tüm sınıfın hayranlıkla izlediği resitalin herkesi sessizliğe gömdüğü anların birinde gözlerinden yaşlar süzüldü Duygunun. Çalmaya devam etti. Sınıf arkadaşları da duygulanınca onunkilerle eş zamanlı yaşlar aktı gözlerinden. Beste bitti. Duygu yerine geçti. Kimseden ses çıkmadı. Öğretmen sessiz… Öğrenciler susmuş zaman da durmuştu sanki.
Zil çaldı. Çantasını sırtına alan sınıfı terk etti. Duygu yerinden hiç kıpırdamadı. Sınıfın hepsi çıkınca sınıftan çıkmayı adet edinen öğretmen Duygu’nun da çıkmasını bekledi. Duygu çıkmadı.

Öğretmen: Duygu! Gitmeyecek misin?
Duygu: Hayır
Öğretmen: Neden?
Duygu: İşte
Öğretmen: Bana anlatmak ister misin?
Duygu: Mavi ne renk öğretmenim?
Öğretmen: Mavi? Şey mavi mavi işte…
Duygu: Annem mavi gözlüymüş; ama ben onun nasıl bir renk olduğunu bilmiyorum ki!
Öğretmen: Duygu!
Duygu: Siz bana hayal kurunca her şey tüm berraklığıyla görünür demiştiniz.
Öğretmen: Gidelim mi? Birlikte!
Duygu: Hayır… Öğrenmek istiyorum. Tamam, engelli değilim. Anladım. Farklıyım. Allah beni gözleri görmeyen biri olarak farklı yaratmış. Fakat bazen…
Öğretmen: Lütfen be Duygu! Beni cümle kurmakta zorlanacağım zemine çekme. Hadi birlikte çıkalım. Koluna gireyim. Güzergâhı sen belirle…
Duygu: Her şeyi hayal ederek, zihnimde kodlayarak bir kalıba sokmaya çalışıyorum. Bulunduğum sınıfı, gittiğim yolu, yaşadığım mahalleyi, evi, arkadaşlarımı… Her şeyi… Herkesi… Annem “Gözlerim mavi!” dedi geçen…
Öğretmen: Bak Duygu!
Duygu: (Gülümseyerek) Nereye doğru bakayım?
Öğretmen: Özür dilerim. Mecaz anlamda yani… Bak! Offf… Şey… Ağız alışkanlığı…
Duygu: Ne kadar garip değil mi? İçinde bakmanın geçtiği hiçbir ifadenin muhatabı değilim. Alıştım ben öğretmenim.
Öğretmen: Kusuruma bakma lütfen! Soruna nasıl yanıt vereceğimi bilemememden kaynaklanıyor herhalde. Yoksa sözcükleri seçerek kullanıyorum. Biliyorsun.
Duygu: Biliyorum… Her şeyi biliyorum. Hayatımda ne varsa hepsini bir şekilde zihnimde bir kalıba sığdırıyorum. Siz bana maviyi anlatın başka bir şey istemiyorum. Benim gözlerim! Mavi mi mesela? Anneme mi çekmişim? Kime benziyorum ben?
Öğretmen: Sen çok güzel bir çocuksun! Çok yetenekli! Çalışkan! Başarılı!
Duygu: Annemin gözlerindeki rengi, o maviyi anlatır mısınız bana? Az da olsa hayalimde canlandırabileceğim şekilde tarif eder misiniz?
Öğretmen: (Hüzünlü biçimde) Ben de iki ayakla yürümek nedir bilmiyorum Duygu. Sen de bana yürümek, yürüyebilmek nasıl bir duygu anlatır mısın? Birçok köyde çocuklar birçok şeyden yoksun sürdürüyorlar yaşamlarını. Sen mesela hayatında hiç kemana eli değmemiş bir çocuğa keman nasıl çalınır anlatır mısın?
Duygu: Öğretmenim! Sizin ayaklarınız…
Öğretmen: Gidelim mi artık? Senin koluna gireyim. Senden destek alıp yürüyeyim. Gidelim artık.
Duygu: Ben de özür di…
Öğretmen: (Titrek ses tonuyla) Tamam… Bir şey dilemene gerek yok…
Öğretmen öğrencisinin koluna girdi. Duygu’nun elinde değnek önde hafif tak tak sesi eşliğinde seri adım sınıfı terk ettiler.

Denizi kıskandıracak, gökyüzünü kendisine hayran bırakacak mavilikte gözlerin sahibi kızın sahip olduğundan habersiz sürdürdüğü yaşamın çocuklarıyız hepimiz. Her birimiz…
Ne varsa habersiziz değerinden; ne yoksa o kadar eksiğiz. Kimsenin tam olarak var olmadığı bir hayatta tam olamayışımıza hayıflanarak tüketiyoruz ömrümüzü.
Bizde olanın başkasında eksik olduğu gerçeğine umarsız; başkasında olup da bizde olmayanın eksikliğine saplıyoruz zihnimizi.
Olanla yetinmenin tedavi ediciliği dururken olmayanın belki de hiç olmayacak olanın bizi hasta eden hiçliğine yaslıyoruz başımızı.
Boşluğa düşüyor hayallerimiz. Düşlerimize dahi uğramayacak olanın ve aslında bizim duyularımızda hiçbir zaman bir varoluşa erişemeyecek olanın yoksunluğuyla yoksullaşıyoruz.
Kimi zaman yoksunluk duyduğumuz sahip olduklarımız oluyor. Kendilerinden bihaber oluşumuz etkili oluyor bunda.
Hiçbir zaman hiç kimsenin her şeyi tümüyle elde edemeyeceği olgunun adıdır hayat. Ya eldekilerle hayat bulmayı öğreniriz ya da yoksunluğun soğuk duvarları arasında yok olmayı…

Yakup Yaşar

Yakup Yaşar
Yakup Yaşar

Dr. Öğretim Üyesi
İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü |
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / KARAMAN

Benzer Konular
Sabah Kahvesi
Aralık