Güz Meleği

/ 11 Aralık 2021 / 18 views / yorumsuz
Güz Meleği

Ankara’da sonbahar inanılmaz güzel ve uzun solukludur. Öyle ki yerini kışa bırakıp da bir türlü gidesi gelmez. Oyalanır da o yalanır. Ben de sonbaharın bu güzelliklerini daha da çekici kılan güneşli günlerinden birini yakalayınca evin yakınında olan ve bu mevsimin tüm albenisini gözler önüne seren parktaki çay bahçesine gittim.

Çay bahçesine geldiğimde bir iki masa dışında kimse yoktu. Üzerinde düşmemek için direnen; ama en sonunda düşecek olan birkaç sarı ve kızılımsı yaprakları olan ağacın altındaki masaya oturdum. Sonbahar yağmur mevsimi olduğundan havada buram buram bir toprak kokusu vardı ve her yer Islak tiyatro. Ağaçlardaki yaprakların çoğu sanki yerlerinden sıkılmış da yer değiştiriyormuş gibi dökülüyor da dökülüyordu. Bu acele niye? Sanki her şeyi bırakıp da gitme isteği vardı bu yaprakların dökülmesinde; ama yere baktığınızda gittiğini, yok olduğunu sandığınız yapraklar, tıpkı anılarımız gibi ayaklar altındadır. Birikmiş de birikmiştir.

Gözlerimi etrafta dolaştırdığımda, kızıl zemin üstüne sarıyla nakışların işlendiği, aralarına az da olsa yeşilin koyu tonlarının serpiştirildiği, turuncunun da çerçeve oluşturduğu yapraklardan dokunmuş bir halı gördüm. Bir içgüdüyle yerimden kalkıp üstünde yürümeye başladığımda hafif bir yaylanışla birlikte hışır hışır sesler de duydum. Aynı zamanda bu kızıl halının üzerinde çeşit çeşit kuşlar da zıp zıp zıplıyor; birkaç kedi ve köpek de onları izliyordu. Ardından kuşların ötüşlerini duydum. Sanki bir konserdeydim. Büyük bir hazla dinlemeye başladım. Bütün bu güzellikleri, doğa armonisini ruhuma sindiriyordum.

Bu arada yanıma gelen garsona çay söyledim. Evde hazırladığım piknik tabağımı çıkardım. Tam o sırada: “ Afiyet olsun.” diye bir ses duydum. Başımı çevirip baktığımda yetmişli yaşların ortalarında bir beyefendinin gülümsemesiyle karşılaştım. Şık ve bakımlıydı. Tepkimi ölçmeye çalışıyordu. “Merhaba.” dedim. ”Havayı elverişli görünce bu güneşli, güzel sonbahar gününü kaçırmamak adına siz de benim gibi güneşin içinizi ısıtması için kendinizi doğanın kucağına mı attınız ?” diyerek, aynı gülümsemeyle yüzüme bakmayı sürdürdü. “Biraz öyle oldu. Gerçi ben hep gelirim, sonbaharda burası daha da güzel olur, albenisi beni hep cezbeder.” Derken, o sırada garson çayı getirdi. Ben de masadaki tabağa bakarak: “ Buyrun, birlikte içelim çaylarımızı.” deyince, hemen çayını alıp yanıma geldi. “Efendim, ben Emekli Hakim Rafet Sezer,” dedi. Ben de Emekli Öğretmen Ayşen Güloğlu olduğumu söyledim.

Ve Rafet Bey devam etti:” Ben de sonbaharın güzelliklerini bütün ayrıntılarıyla hafızama kazırken düşünüyordum da bizim yaşlardaki büyük bir çoğunluk, niçin yaşamımızın sonbaharında bu güzellikleri yaşamak istemez de gitmeye hazırlanır. Her şeyden elimizi ayağımızı çeker, çocuklarımızın’ uslu çocukları’ durumuna geçer, bize ne derlerse yaparız; onların yollarını gözler, çoğu zaman da bizimle yeterince ilgileniyorlar diye, ‘Hayırsız evlat’ yaftasını yapıştırırız. Bence bu bencil suçlamaları hak etmiyorlar. Bu sonbahar mevsimi gibi biz de bedenimizin ve aklımızın elverdiği ölçüde yaşamı kendimize güzelleştirsek, kısacası kalan ömrümüzü hakkıyla yaşayabilsek ne güzel olurdu. Siz de burada, tek başınıza yüzünüzde hüzünlü bir gülümsemeyle bu güzellikleri soluduğunuza göre bavulları hazırlamışsınızdır, ” deyince, anlamaz bir ifadeyle yüzüne baktım. Ama o: “Büyük ihtimal, bir bavula anılarınızı, pişmanlıklarınızı, kırgınlıklarınızı, üzüntülerinizi, yerleştirip kilit vurmuş çatıya kaldırmış; diğer bir bavula da çocuklarınıza bırakacağınız, sizce çok değerli olan hatıra eşyaları, takıları yerleştirip kapağı kapatmışsınız gibi geliyor bana,” dedi.

“ Siz böyle konuşunca gerçekten de dediklerinizi yaptığımı düşündüm. İki kızım var, yollarını çizdiler, okullarını bitirdiler, evlendiler. Kızlarım bana çok düşkündür. Beni çok sık ararlar, fırsat buldukça beraber bir şeyler yapmak için bir araya geliriz; ama bu buluşmaları çok sık gerçekleştiremeyiz. İlginçtir, iki kızım, torunlar hep beraber bir araya da gelemeyiz; sanki nöbete geliyor gibi sırayla gelirler. Bunu şimdi fark ettim, ‘Sanki sıra sendecilik’ oynuyorlar. Şayet hep birlikte bir araya gelirsek bu kadar iş güç arasında bana vakit ayırmak daha zorlaşacak gibi geliyor onlara. Torunlarımı da çok nadir görürüm. Onlar da kursta, okulda, sporda… Bana ayıracakları pek vakitleri de yok. Aslında birbirlerine ayıracak vakitleri yok.”

Sözlerimi bitirip Rafet Bey’e baktığımda o da içinde birikenleri boşaltacak, paylaşacak birini arıyormuş gibi geldi bana. Tıpkı benim, birden içimdekileri anlatıp boşalttığım gibi. Bir iki yutkundu, uzaklara bakarak kendi kendiyle konuşurcasına anlatmaya başladı.

“Eşimi kaybedeli iki yıl oldu. Eşim de öğretmendi. Çok güzel bir birlikteliğimiz vardı. Ama elden ne gelir? Her neyse. Benim de iki oğlum var. İkisi de evli. Dört de torunum var. Eşimin vefatından sonra büyük oğlum, birlikte oturmayı, yani evi kiraya verip yanlarına taşınmamı teklif etti. Önce şiddetle karşı çıktım; ama küçük oğlum da böyle olursa gözlerinin arkada kalmayacağını söyleyerek abisini destekledi. Böylece ben güvende olacak, onlar da rahat edeceklerdi. Ama daha sonra öğrendim ki oğlumun paraya ihtiyacı olduğu için, benim yanlarına taşınmamı istemiş. Bu durum beni çok üzdü ve yaraladı. Yine de sesim çıkmadı, taşındım yanlarına. O gün bu gün birlikteyiz. Çok iyi davranıyorlar bana. Saygıda, sevgide kusur etmiyorlar; ama ben mutlu değilim. Evimi, özgürlüğümü, en çok da camın önündeki koltuğa oturup kahve içmeyi, anılara dalmayı özlüyorum. Kendimi büyük bir kıskaca sıkışmış gibi hissediyorum; ancak paraya olan ihtiyaçları aklıma gelince suyu akışına bırakıyorum. Ayrıca onların düzenlerine uymakta da zorlanıyorum. Daha dün akşam sofrada, yediklerim boğazımda kaldı. Gelin Hanım yemekte köfte, pilav yapmıştı; ancak kötü bir huyu var: köfteleri çocuklara sayıyla verir; çocuklar biraz daha yemek isteyince ‘yok, hakkınızı yediniz,’ dedi. Bu sefer de ben önümdeki köfteleri onlara pay ettim ve durumdan rahatsız oldum. İşte bunun gibi şeyler beni üzüyor. Başkasının kurallarına ve düzenine göre yaşamak bana zor geliyor,” diye sözlerini bitirdi. Biraz daha oturduktan sonra, hava da soğumuştu. Birbirimize iyi günler, dileyerek evlerimize gitmek üzere ayrıldık.

Rafet Bey’le diğer günlerde de karşılaştık, oturduk, çay içtik, sohbet ettik… Artık piknik sepetimi iki kişilik hazırlar olmuştum.

Bir buluşmamızda ,” Bu güzellikleri izlerken anladım ki yaşadıklarımızla birlikte, yaşayacaklarımız da önemli. Ağaçların üstünde kalan bir avuç yaprak gibi dökülmeden önce zamanı en güzel, en yakışır biçimde yaşayabilirsek ne mutlu bize,” dedi. Ben de aynı şekilde hissetmeye başlamıştım.

Bu arada kış geldi; ama biz görüşmelerimizi sürdürdük. Birbirimizin sohbetini, arkadaşlığını seviyorduk. Okuduğumuz kitapları paylaşıyor, üzerinde tartışıyorduk. Geçmişimizdeki bizi mutlu eden anılarımızı anlatıyorduk. Artık birbirimizin sohbetini, varlığını arar olmuştuk. Uygun koşulları yaratıp sık sık görüşüyorduk. İkimiz de yaşamdan kopmamayı birbirimize yaslanarak başarmıştık. Artık,” Yarın ya da öbür gün görüşelim mi veya şu filme, bu tiyatroya gidelim mi?” konuşmaları bizi ertesi güne taşıyordu. Ben de saçıma başıma bakar, kıyafet seçer olmuştum. Kendi arkadaşlarımla da görüşüyordum; ama çok farklıydı: Gelinden şikâyet, kızından beklentilerini bulamayış, oğlundan hayırsızlık hikayeleri, torunların hiç yüzlerini görmeyişleri anlatılıyordu. Çeşitli hastalıkları, birbirlerine doktor tavsiyeleri artık beni üzüyor ve sıkıyordu.

Biz, Rafet Bey’le de bu konuları konuşuyorduk belki; ama bizim sohbetimizde bu konular araçtı. Şöyle azıcık oğuldan ya da kızdan şikâyet; beklentilerimize aldığımız karşılıklarla duyulan mutluluklar şeklindeydi.

Böyle bir yıl geçirmiş. Yine sonbaharı yaşıyorduk ve yarın aynı parkta buluşacaktık. Akşamleyin televizyon izlerken, telefonum çaldı; Rafet Bey arıyordu. Bu vakitlerde beni aramazdı; merakla telefonu açtığımda tanımadığım bir ses duydum. Bu sefer merak duygusu yerini korkuya bıraktı. “Ben, Rafet Bey’in oğluyum. Babam bugün geçirdiği kalp krizi sonucunda vefat etti. Ben de telefonundan arkadaşlarını arayıp bu acı olayı haber veriyordum. Sizin telefonunuz, ‘Güz Meleği’ ismiyle kayıtlıydı. Arkadaşlığınız ya da dostluğunuzunun derecesini bilmiyorum; ama babamı yarın defnedeceğiz. Belki bilmek istersiniz, diye Size de haber vermek istedim,” dedi ve iyi akşamlar diyerek telefonu kapattı.

Hiçbir şey diyememiş, konuşamamış, telefon elimde öylece kalakalmıştım. Şaşkındım, duyduklarımı anlamlandırmaya çalışıyordum; ancak sadece kulağımda ‘Güz Meleği’ ismi çınlıyordu. Demek ki Rafet Bey beni yaşamının sonbaharında gelen bir melek olarak görmüştü. Onun bu sıfatı bana yakıştırmasını anlayabiliyordum; çünkü benim için de Rafet Bey: Sonbaharda bana ilkbaharı yaşatan bir dost, bir arkadaştı.

Bunları düşünürken, yine Rafet Bey’in telefonundan bir mesaj geldi, “Babamın ceketinin cebinde bulduğum küçük defterde sizinle ilgili duygularını içeren notlar buldum ve sizin de bilmenizi istediğimden fotoğrafını çekip gönderdim. Ayrıca babama yaşattıklarınız ve hissettirdikleriniz için teşekkür ederim. Yarın cenazede belki de görüşürüz,” diyordu. Bana yazılmış kısa mektubu okuduğumda:” Gönül telim koptu derken, yine bir ses duydum bu tellerden yayılan. Güz mevsiminde gelen, dostluğu ve arkadaşlığı ile beni mutlu eden, kalan kısacık yaşamıma heyecan ve güzellik yükleyen siz benim için, bir ‘Güz Meleği’ siniz.’ Yazıyordu. Rafet Bey, yazdığı bu kısa mektubu yaşasaydı asla bana vermezdi. Oğlu bulup bana göndermese hiç haberim olmazdı.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum; şaşkınlığım yerini hüzne ve üzüntüye bırakmıştı. Başımda müthiş bir ağrıyla yatağa gittimse de uyuyamadım, sabaha kadar döndüm durdum. Kalktığımda başım hala zonkluyordu. İçimdeki üzüntü çöreklenmiş; nefes almamı zorlaştırıyordu.

Cenazeye katılmadım, onun yerine parktaki çay bahçesine gittim; çünkü Rafet Bey’i onu tanıdığım bu yerden uğurlamak, daha anlamlı geldi bana. Garsondan iki çay istedim, iki tabak hazırladım. Sanki biraz sonra Rafet Bey yüzünde her zamanki gülümsemesiyle gelecekmiş gibi. Ama gelmeyecekti; buradan kendisine veda edecektim. Düşünmeye başladım. Rafet Bey, Kızlarına bağlı yaşayan, istekleri sönmüş beni, tekrar yaşamla tanıştırmış; ayrıca sürekli kendini dinleyerek hasta olduğuna inanıp doktor doktor dolaşmaktan kurtarmıştı.

Ne güzel bir dosttu. Durumdan hiç yakınmaz, kalan ömrünü de en iyi şekilde yaşamak isterdi. Sanki bir yere yetişecek de geç kalmak istemiyormuş gibi acelesi vardı. Öyle çok program yapar uygulamak isterdi ki beni de kendine yoldaş, arkadaş seçmişti. Gerçi yetişmekte zorlanırdım; ama görülüyor ki haklıymış, gerçekten zamanı yokmuş, yetişecek yeri varmış.

Bir zaman daha oturdum. Sonra, “Güz Meleği’niz olmak benim de gönül telimi titretti, siz gitmiş olsanız bile. Dostluğunuz, arkadaşlığınız; bana yaşattıklarınız ve kazandırdıklarınız için teşekkür ederim. İyi ki yaşamıma dokundunuz . Güle güle Rafet Bey,“ diye el sallarken buldum.

Hümeyra Çınar

Benzer Konular
Terkedilen Hayat
Nazife