Şair, Yazar Gülten Doğruyol İncesu, Yazar Erdal Çakıcıoğlu’nu Beşinci Sanat’a Yazdı

BİYOGRAFİ

Şair, Yazar Gülten Doğruyol İncesu, Yazar Erdal Çakıcıoğlu’nu Beşinci Sanat’a Yazdı
Yayınlanma: Güncelleme: 350 views

Erdal Çakıcıoğlu, her şeyden önce benim “can ağabeyim”dir. Bu nedenle de onu klasik tanıtım cümleleriyle anlatmak yerine, en yakınındaki bir tanık, onun “can kardeşi” olarak anlatacağım. (Zaten onunla ilgili kısa veya uzun tanıtım yazılarını her yerde bulabilirsiniz.)

Birbirimize böylesine “candan” seslenişimizden anlamışsınızdır sanırım, aramızdaki dostluk, kardeşlik bağının boyutunu. Bu nedenle, onunla ilgili yazdığım her cümle, abartısız ve gerçektir, bilesiniz.

Eğer Erdal Çakıcıoğlu’nu tanıyıp da anlatacağım bu yazıyı okuyanlarınız varsa, eminim için için bana hak veriyorlardır. Çünkü onun dostluk çıtasının ne denli yüksekte olduğunu, dostları için bulunmayacağı hiçbir özverinin olmadığını onlar da benim kadar bilirler. Sadece dostları mı? Öğrencileri de öyle…

Öğrencileri dedim…

Erdal ağabey, emekli bir edebiyat öğretmenidir. Kendi deyimiyle, “ilk andan son ana kadar aynı heyecanla” tam otuz yıl yapmış bu kutsal görevi. Hem de öyle hepimizin kanıksadığı gibi, sadece 40 dakikalık ders süreleriyle yetinmeden. Neredeyse bütün zamanını görev yaptığı okulda geçirerek. Yine onun deyimiyle “can çocuklarına” ders saatleri dışında da eğitim verip onları hayata ve topluma kazandırarak. Kimini tiyatro sahnesinde, kimini okul gazetesinde, kimini münazara ve bilgi yarışmalarında geliştirip olgunlaştırarak. Yardıma ihtiyacı olanın, başı derde girenin yanında durarak… O gencecik yaşlarında, öğrencilerini kitap yazarı yapacak kadar öne çıkararak. Bu nedenle de öğrencileri ona ya “can öğretmenim” ya da “baba” diye hitap ederler. Ve uzun süre önce emekli olmasına karşın, hâlâ onun çevresinden ayrılmazlar. Birçoğumuzun mezun olur olmaz birçok öğretmenimizin adını unuttuğumuz bir coğrafyada, onun öğrencileriyle ilişkisinin hâlâ diri olması, onu tek başına tanımlayabilecek bir durum aslında…

Ama o, sadece bu kadar değil. Onunla ilgili benim de onu yakından tanıyan diğer dostlarının da anlata bileceğimiz çok şey var daha.

Oysa o, kendinden söz etmeyi de övgüyle söz edilmesini de hiç sevmez. Şov yapmaktan, üstten bakmaktan, medyatik ve ünlü olmaktan nefret eder. Şimdiye dek 350’nin üzerinde ve edebiyatın hemen her türünde eser üretmesine karşın, ilk kez yazan biriyle bile eşiti gibi konuşur. Yardımına ihtiyaç duyulmuşsa asla yüksünmez. Elindeki işi bırakıp yardıma koşar. Bu nedenle, birçok kitapta onun adını görürseniz, şaşırmayın. En çok da genç ve yetenekli gençlere el uzatır. Vaktiyle Dursun Akçam’ın ve Mustafa Balel’in kendisine yaptığı gibi –her sohbetimizde onlardan minnetle söz eder- o da genç yazar adaylarının önünü açmaya, yollarındaki taşları ayıklamaya çalışır. Sırf bunun için Birleşik Yayın Grubu’nda genel yayın yönetmenliği yaptığına ben tanığım…

Onunla bir araya gelmişseniz eğer, konuşmasını, öğüt vermesini, kendini anlatmasını –ki tanıdıklarım arasında yaşamı en renkli olanlardan biridir; anlatsa ciltlerce roman çıkar içinden- beklemeyin. Çünkü o, konuşmaktan çok dinlemeyi sever. Dinlediklerini de dağarcığına doldurup bir öyküsünde ya da romanında kullanmak için saklar. Mütevazı bir şekilde bir kıyıda oturur ve siz sormadıkça bir şey söylemez. Yalan yanlış bir şeyler söyleseniz bile, “doğrusu budur” diye müdahale edip sizi incitmek, utandırmak istemez.

Dost sohbetlerinde bile kendisinden söz etmek ya da o dolu dağarcığını saçmak yerine, sürekli dinlemeyi, dağarcığına yeni gözlemler katmayı yeğleyen bir gönül ehlidir o. O kadar ki, 70’li yıllarda Ardahan’daki devrimci mücadelenin en önlerinde yer almasına ve görkemli bir mücadele geçmişine sahip olmasına karşın, onu kendinden değil, yanında yer alan arkadaşlarından, dostlarından dinledik hep. Her birinin anısında, sevgili “Erdal abi” en geniş yeri tutuyordu. Ve fakat, o mücadeleye ucundan köşesinden bulaşanların bile o günleri –dolayısıyla da kendini- anlatan kitaplar yayınladığı dönemde bile o, kendini değil, sıradan insanları anlattı hep öykü ve romanlarında. Kendini değil, onları kahraman yaptı… Hâlâ da öyle yapıyor.

Erdal Çakıcıoğlu, Ardahan’ın yetiştirdiği en üretken ve sıra dışı bir yazardır. Edebiyatın hemen her türünde yüzlerce ürün vermesine karşın medyatik olmaktan, ünlüler sofrasında ahkâm kesmekten, kendinden söz etmekten uzak durmuş mütevazı bir dost ehlidir.

Yukarıda onun, edebiyatın hemen her türünde eser verdiğini söyledik. Bu denli geniş bir yelpazede eser üretmek için, büyük bir birikim gerekiyor. Az önce dedik ya, “dağarcığı dolu” diye… Gerçekten de dopdolu ve taşıyor. Ta çocukluğunda başlayan okuma aşkıyla ve babasının memurluğu nedeniyle Anadolu coğrafyasının neredeyse her yerinde edindiği izlenimleriyle doldurduğu dağarcığı, sık sık taşıyor ve kitap(lar) olarak bizlere ulaşıyor.

Hemen her türde eser üretmesine karşın, Erdal Çakıcıoğlu’nun en verimli olduğu alan öykü ve romandır. Öğretmen olmasının verdiği duyarlılıkla, öykü yazımında da ağırlığı “çocuk edebiyatı”na vermiş. Bunu kendisine sorduğumda, “Çocuk edebiyatı, dünyada ve ülkemizde çok yeni can kardeş,” dedi, iç geçirerek. “Dünya’da, ta 1970’lerde, önce İngiltere’de, sonra da diğer Avrupa ülkelerinde ve bizde, o güne dek yazılan öykü ve masalların çocuklara uygun olmadığı fark edilmiş ve yeni, doğrudan çocuklara hitap eden, yalın bir dille yazılan eserlere, yani çocuk edebiyatına ihtiyaç olduğu saptanmış. O güne değin Andersen, La Fontaine, Grimm masallarıyla ya da kahramanı çocuk olan ama pedagojik olmayan kanlı, cinayetli öykülerle avutulan çocuklar için yeni öyküler yazılmaya girişilmiş. Girişilmiş ama sadece bir elin parmakları kadar eser üretilebilmiş. Çünkü yayın dünyasını ele geçiren bezirgânlar, bu bakir alanı talan edip daha çok para kazanmak için maliyeti ucuz ve beş para etmez kitaplarla piyasayı doldurup o iyi niyetli çabayı el birliğiyle boğmuşlar. Çocuğu sadece evinde gören, çocuk eğitimi konusunda en küçük bir bilgisi bile olmayan ucuz yazarcıklara yazdırdıkları sipariş ve birbirinden aparma kitaplarla alanı işgal etmişler. Biz, bir grup öğretmen yazar, işte bu nedenle çocuk edebiyatına girme gereği duyduk,” diyor, çocuk edebiyatına girişini anlatırken.

İyi ki girmiş… Onun ve pedagojik formasyonu olan güçlü öğretmen yazarlarımızın sayesinde, çocuklarımıza içimiz daralmadan, endişe etmeden kitap okutabiliyoruz.

Ama ben bugün, aslında onun romancılığından söz etmek istiyorum. Çocuk romanlarıyla birlikte sayısı altmışı bulan romanlarında, hemen her konuya girmiş, her türü denemiş can ağabeyim. Mitolojiden tarihe, kurgu bilimden distopyaya, polisiyeden sosyal gerçekçiliğe her türde yazmış. Ama salt yazmış olmak için değil, egemen anlatıları tersten okutmak için yazmış…

Yayınlanan son romanı “Sünepe”de de öyle yapmış. Hepimizin gördüğümüzde kınadığımız, hatta dışladığımız bir karakteri (Haşmet), insan yanıyla ele alıp işlemiş. Çünkü ona göre, insanlar iyi ya da kötü olarak doğmazlar. Aslında göreceli kavramlar olan “iyilik ve kötülük”, toplumsal ilişkilerin ortaya çıkardığı insani özelliklerdir ve hepimizde bu özellikler az ya da çok vardır. Yani hiçbirimiz tümüyle iyi ya da kötü değiliz. Haşmet de böyle bir karakter işte… Önce babasından, sonra mahalle arkadaşlarından ve öğretmeninden duyduğu baskı sonucunda silikleşen, edilginleşen, korkaklaşan, kararsızlaşan, güvenilmez olan bir karaktere dönüşüyor.

Mahalledeki arkadaşlarının ve babasının taktığı adla “Yanbastı Haşmet”in yaşam serüvenini okurken, kendi içimizdeki Haşmet’le de hesaplaşıyoruz bir yandan. Kimi zaman ona gülerken aslında kendimize güldüğümüzü, kızarken kendimize kızdığımızı, üzülürken kendimize üzüldüğümüzü duyumsuyoruz.

Erdal Çakıcıoğlu bu romanında, Haşmet’le kıyaslayabileceğimiz bir dizi olumlu ve olumsuz yan karakteri de önümüze koyuyor; içimizdeki Haşmet’e yol göstermek için. Ama bunu, “parmağım kör gözüne” dercesine değil, naifçe ve akıcı bir destan-roman havası içinde, bizi heyecandan heyecana sürükleyerek ve tarafsız bir yaklaşımla yapıyor.

Erdal Çakıcıoğlu’nun kişiliği ve edebiyatı üzerine, yukarıda da belirttiğim gibi yazabileceğim çok şey var. Ama yazıyı uzattığımın da ayırdındayım. Bu nedenle, yazımı burada sonlandırırken, değerli okuyucularıma onu, “can ağabeyim”i, Erdal Çakıcıoğlu’nu yakından tanımalarını salık veriyorum.

Gülten Doğruyol İncesu

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.