Garip Bir Düş

/ 23 Nisan 2021 / 20 views / yorumsuz
Garip Bir Düş

Eşimden yeni ayrılmıştım, beş yıllık bir evliliği bitirmek benim için hiç de kolay olmamıştı. Eşimle üniversitenin ilk yılında arkadaşlığa başlamış, daha sonra aramızdaki ilişkinin arkadaşlık değil de aşk olduğunu anlamış ve okullar bitince de elimiz ekmek tutar tutmaz  evlenmiştik.
               İlk aylarda hatta  evliliğimizin ilk üç yılında mutluluktan havalara uçmuş; ne iyi ettik de birbirimizi bulduk, sevdalandık, evlendik demiştik.
               Ama ” Ne iyi ettik de evlendik. “ söylemleri çabuk bitti. Sebepli sebepsiz tartışmalar, kavgalar, bağırış, çağırışlar başladı. Zaman geçtikçe anlaşmazlıklar arttı, birbirimizin gözünü oyacak hale geldik. Eşime yani Özgür’e evlilik ve evliliğin yüklediği sorumluluk fazla geldi. Eskisi gibi arkadaşlarıyla birlikte olmak, sorumsuzca gezmek, beni eş olarak değil de sevgili olarak yanında taşımak istiyordu. Evlilik Özgür’ü boğuyordu. Artık eve de iş çıkışı hemen gelmiyor, çeşitli bahanelerle vaktinin büyük bir kısmını dışarıda geçiriyor, sabaha karşı eve sarhoş geliyor, saat kaçta gelirse gelsin beni uyandırıyor, sayıyor sövüyordu. Sanki cebinde özel yaptırılmış incitici sözler yazılı taşlar taşıyor da yerli yersiz kafama fırlatıyordu; ancak bu taşlar kafamı kanatmıyor, acıtmıyor kalbimde yaralar açıyordu. Bütün bu değişim neden yaşanıyordu? Hem bana hem kendine niçin  bu eziyetleri ediyor ve çile çektiriyordu, bilmiyorum. Beni aldatıp aldatmadığını düşünemedim bile, düşündüğüm tek şey: Ben  bu yapılanların hiçbirini hak etmemiştim. Özgüvenim, gururum, kişiliğim  yerle yeksan olmuş, ayaklar altında sürünüyordu.
                Birlikteliğimizin mümkün olmayacağını anlayınca  evliliğimizi noktalamak zorunda kaldık ve boşandık. İkimiz de bu durumdan memnun değildik; ama olanları engelleyemedik. Halbuki, dürüst olup evlilik  sorumluluğunu taşıyamadığını söyleseydi, bu olumsuzlukların hiçbiri yaşanmayacaktı ve ben bu kadar incinmeyecektim.
                Ayrıca çalıştığım yerden de memnun değildim. Avukatım; ama özel bir şirkette halkla ilişkiler bölümünde yönetici asistanlığı yapıyordum. Ne hayallerle hukuk fakültesine gitmiştim, cübbemi giyip hakim, savcı ya da avukat olarak duruşmadan duruşmaya koşacaktım. Avukatlık stajım bittikten sonra uygun koşulları oluşturup mesleğimi yapamadım.
                 Hayatıma yeniden şekil  verebilmek, yaralarımı sarabilmek kısacası yaşamıma sağlıklı bir şekilde devam edebilmek için önce yaşadığım şehri değiştirdim. Tek  isteğim, her şeyi geride bırakıp eski hayatıma geri dönmekti.
                 Eski ben ne kadar neşeli, mutlu ve umut doluydu. Eski beni yeniden yakalamayı çok arzu ediyordum, bunu da başaracaktım.
                  Ancak, Ankara’yı bırakıp başka bir şehre taşınmak beni yıkmıştı. Otuz yılımı bu şehirde geçirmiş, Ankara’ya yürekten bağlı bir kişiydim. Ankara bana huzur ve güven verirdi. Kışının; ayazından, kirli havasından bile şikayet etmezdim. Hele sonbaharı benim için vazgeçilmezdi.
                  Ailemin tüm itirazlarına ve karşı koymalarına rağmen, onları da arkadaşlarımı da geride bırakmış, Ankara’mı terk etmiştim.
                   Yaşadığım bu olumsuzlukları arkamda bırakarak yeni bir şehirde, hukuk bürosunda avukat olarak işe girdim. Bütün bu yaşadıklarımın içinde  beni mutlu eden tek şey, mesleğimi yapıyor olmamdı. Çözüme ulaştıramadığım çok sorunum vardı. Bu sorunlar adeta kafamın içinde koşturuyorlar, birbirlerine çarpıyorlar, sığamıyorlar, sonunda kalbimi sıkıştırıyorlardı. Her şeyi, herkesi özlüyordum. Burası gurbetti, benim için.
    Bu şehre gelirken sırtımda bir çuval yükle gelmişim de haberim yokmuş, bu yükleri ruhumda, beynimde taşımak mümkün değildi, tonlarca ağırlıktaydı. Ben, mutsuzluklarımı tıktığım bu çuvalı Ankara’ da  bıraktığımı sanıyordum; oysa hepsini yanımda getirmiştim. Bir de buradaki sıkıntılarım üstüne ilave olmuştu 
Yaşamım boyunca mutlu olmayı, olaylar çıkmaza girdiğinde bir çıkış bulmayı hep becermişimdir. Ama bugün durum farklıydı, değil bir çıkış noktası bulmak, dibe batıyordum, boğuluyordum. Bir an evvel ayağımı bütün gücümle yere vurup su üstüne çıkmalıydım, işte böyle bir ruh haliyle yattım. Saatlerce yatakta çözümler üretmeye çalışmaktan yorgun düştüm ve uyuyakaldım. 
Şu anda bilmediğim bir yerdeyim, hatta sokaktayım. Ancak bu sokak alışılagelmiş sokaklardan değildi. Her yerden müzik sesleri geliyor, kahkahalar yükseliyordu. İnsanlar dans ederek yürüyor ve selamlaşıyorlardı, evlerin camları açıktı, bahçelere kurulmuş masalarda birlikte yiyip içiyorlardı. İlginç olan insanların hepsi, gülücükler yağdırıyor ve mutluluğun resmini sergiliyorlardı.
Bu sokakta hiç mi mutsuz bir ev, mutsuz bir insan yoktu? Sanki mutsuzluk bu sokağa hiç uğramamıştı. Varlığından kimse haberdar değildi.-
Anladım ki bu sokak bütünün parçasıydı,  burası mutluluk ülkesiydi. Sokakta yol boyu yürümeye başladım, çeşit çeşit dükkanların olduğu bir yere geldim, insanlar alışveriş yapıyorlardı. Yine herkes saygılı, hoşgörülü ve hep gördüğüm gibi güleç ve mutluydu.”Alis Harikalar Ülkesi” nin başka bir versiyonuydu, sanki. İnanılmaz gözlerle etrafa bakarak dükkanların önünden geçiyordum, bazı dükkanlar gördüm: sevgi satıyordu, diğeri mutluluk, bir diğeri hoşgörü… Ben bu dükkanları şaşkınlıkla izlerken; O anda daha da ilginç bir dükkan gördüm; vitrinde dağların ardında kaybolan bir güneş, kayboluşu gözlerinden akan iki damla gözyaşıyla izleyen bir çocuğun resmi vardı. Bu beni daha da şaşırttı. Herkesin mutlu olduğu, neşeli şarkılar söylediği, dans ettiği; mutluluğun, sevginin satıldığı bu sokakta bu vitrindeki resim neydi? Tam bir çelişki.
Hemen içeri girdim, yaşlı bir adam karşıladı beni, garip kıyafetleri vardı. Şalvar biçiminde yeşil bir pantolon, beyaz fırfırlı bir gömlek, kahverengi bir yelek giymişti, tel gözlüklüydü. Vitrindeki ağlayan çocuğu doğrular gibi acılı ve umutsuz gözlerle bana bakıyordu, gözlerinde mutsuzluğa dair her şey vardı. Beyaz sakalı ve yeşil gözlerdeki buğulu bakışlar, insanı etkisi altına alıyordu. Dışarıda gördüğüm mutlu insanlarla hiç bir benzerliği yoktu.
Söylemeyi unuttum, bu dükkanda hem alım hem satım yapabiliyordunuz; ama bu boş ve loş dükkanın tam orta yerinde duran yaşlı adamda  çeşit yoktu, mutsuzluk üretip satıyordu. Çeşit yok dedim; ama mutsuzluğun bütün alt katmanları vardı: umutsuzluk, şüphe, inançsızlık, ihanet, yalnızlık,  yokluk… Bu adamın bu sokakta, hatta bu ülkede yeri yoktu, olamazdı da.
Hemen yanına gittim; çelişkinin, zıtlığın nedenini sordum: “Bunca varlık ve mutlulukta bu mutsuzluk, bu inançsızlık niye?” dedim. “Ben bu mutluluk ülkesinde yaşamak istemiyorum. Her gün gülüp oynamak, mutlu olmak, yarının bana mutluluktan başka bir şey getirmeyeceğini bilmek, amaçsızca dolaşmak, beni mutsuz ediyor. Ben sadece  mutlu ya da mutsuz olmak istemiyorum, ben umutlu-umutsuz, mutlu-mutsuz, yani hayatı artıları ve eksileriyle yaşamak; kimi zaman dibe vurmak, kimi zaman da arşa yükselmek istiyorum.” dedi. 
Sen benim dünyamı istiyorsun, dedim, yanımda ne getirmişsem çantamdan çıkartıp ona sattım. Mutluluk- mutsuzluk; umut- umutsuzluk; varlık-yokluk; iyilik- kötülük; ölüm-yaşam… “Benim dünyamda hiçbir şey tek yönlü değildir, çünkü çirkin olmasaydı güzelliğin; mutsuzluk olmasaydı mutluluğun; umutsuzluk olmasaydı umudun; yokluk olmasaydı varlığın değeri bilinmeyecekti. Her şey zıtlıklarıyla anlam kazanır.” dedim.
Yaşlı adamın gözleri fal taşı gibi açıldı, canlandı, heyecanlandı:” Ben böyle bir dünyada yaşamalıyım. Çalışmalıyım, çıkmazlardan kendi çabamla arınmalıyım. Umutsuzluktan umudu yakalamalı; çalışıp, alın teri dökerek zenginliğe ulaşmalıyım. Sevdalısına kavuşan insanın ayakları yerden nasıl kesiliyorsa;  ayrıldığında, kaybettiğinde de nasıl ölecek kadar mutsuz oluyorsa ben de öyle yaşamalıyım; çocuğunu büyütüp hayata salan anne, baba nasıl kıvançla gözlerinden mutluluk gözyaşları döküyorsa veya başarısız, hayatın içinde savrulmuş gördüğünde nasıl dünyanın sonu geldi sanıyorlarsa ben de öyle olmak istiyorum. Deliye her gün bayram, misali yaşamak mümkün değil. ” diye devam etti.
Gözlerimi açtığımda gördüğüm masalsı rüyanın etkisindeydim. Neydi şimdi bu diye, düşünürken gördüğüm rüya başta, bana saçma gelse de şaşkınlıkla içimdeki karanlık duygulardan kurtulduğumu gördüm. Umutsuzluğu yenmiştim, içinde bulunduğum çıkmazlardan kurtulacaktım, onların beni tutsak etmelerine izin vermeyecektim. Ayağımı bütün gücümle yere vurup suyun üstüne çıkma zamanı gelmişti. Daha otuz  yaşındaydım ve önümde bir ömür vardı. Biliyordum ki her şey insan içindi. Bu insan olmanın ayrıcalığıydı. Gerçek yaşam buydu, bunu anlamlı kılan da zıtlıklardı. 

Bulunduğum yerden hep uzaklara bakarak geçirdiğim beş yılı olduğu gibi kabul etmek, bu yılların yaşanması gerektiğine inanmak, zorda olsa pişmanlıklardan, keşkelerden kurtulmak  şansına ulaşmam gerekiyordu. Bunu başarabilirsem acılarımı yok etmiş, sevginin, inancın kapısını yeniden açmış olacaktım.
              Hemen yataktan kalkıp işe gitmek için hazırlanırken içimdeki isteksizliğin, yılgınlığın yok olduğunu duyumsadım; kendimi dinamik ve enerjik hissediyordum. Biraz daha dikkatlice içime baktığımda kalbimin eskisi kadar acımadığını fark ettim. İnanmayacaksınız ama; gülümsüyordum bile. 
               Evden çıktığımda istemeyerek geldiğim bu butik şehrin de çok güzel olduğunu, ilkbaharın tüm güzelliklerini taşıdığını gördüm. Bu şehri de ilerleyen zamanda sevecektim. Bugün üç duruşmam vardı, işimde de mesleki doyumu yaşıyordum.
                 Birden aklıma rüyamda gördüğüm garip kıyafetli adamın sözleri geldi. Evet, bu adam salt mutlu ya da mutsuz olmak istemiyordu; çünkü yaşamda mutluluk-mutsuzluk birlikteydi. Sevdalısına kavuşan insanın neşesini, sevincini; ya da sevdalısından ayrı düştüğünde  yokluğun kederini, mutsuzluğunu yaşamak istiyordu. Belki de yaşam bu zıtlıklardan besleniyor ve renkleniyordu. Anladım ki: ”dünyanın çirkinliği seni mutsuz etmez; senin mutsuzluğun dünyayı çekilmez hale getirir.” diye düşünmeye başlamıştım
                     Yüzümde bir gülümsemeyle arabama binip kapıyı kapattığımda yaşadığım beş yılın bütün olumsuzluklarını geride bırakmıştım. O sırada radyoda Sezen Aksu’nun ”Ben de Yoluma Giderim” şarkısı çalıyordu, ben de şarkıya eşlik ediyor bangır bangır bağırıyordum, her şey yoluna girmişti. Eski ben geri dönmüş, önüne güvenli ve sağlam bakıyordu.  

Hümeyra Çınar