Galiba / Sevda Sezer Gülle

/ 27 Ekim 2022 / 94 views / yorumsuz

Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı

Galiba / Sevda Sezer Gülle

Koca bir tencere lahana dolması yaptı. Yetmedi, çok yorulmamış gibi, kamburu dile gelip de isyan etmiyormuş gibi hiç ara vermeden bir tencerede yaprak sardı. 3 günde temizlediği evi, bir günde ap ak yaparken, hemen sonraki gün elinde oklava börek açıyordu. Pırasalı. Öyle doğra geç tembel işi çiğden de değil; doğra kavur en lezzetlisinden pek zahmetlisinden. Babasının eski atletleriyle dizleri üzerinde yerleri silen annesini hatırladı. Ata ehli bir kere daha haklı çıkmıştı. Ağaca çıkan keçinin harbiden de dala bakan oğlağı oluyordu. Sopanın ucundaki bilmem kaç mikrofiber gücündeki mucizevi yetenekleri olan bez parçası, parkelerin temizliği konusunda onu bir türlü ikna edemiyordu. Bu bir genetik mirastı ve asla bu ulvi soyaçekimine ihanet etmeyecekti . O diz kapakları hatır hutur yere sürtülecek, havalı deri moraracak, tek bir saç teli, tek bir düşman toz zerreciği dahi orada bırakılmayacaktı. Kutsal hijyen zaferi kazanılmış ve bugün de kendi yalanını yaşayacak bir kola tutunmuştu.
Sonra gittin…

Elmalı tarçınlı kek fırında çay ocaktayken kendini sobalı bir evin küllerini birlikte karıştırdığı isimsiz bir adamla düşledi. Üzerlerinde çok Amerikan filmi izlemekten müphem geyikli kırmızı beyaz boğazlı kazaklarla eloğlunun şöminesine karşı soba fantezisi kurarak, sıcaktan buram buram terleyeceğini unutarak üstelik. Birkaç saniye geçmemişti ki henüz üzerinden ilk defa makus sondan önce uyandı ve bilinç altının inşaa ettiği hayal baloncuğunu yeşil ojeli tırnağının sivri tarafıyla patlattı. En azından düşlerde bunu yapabiliyordu. Kendini kutladı, kutsadı ve vazgeçti. Ne kadar da kolaydı böylesi. Nasılsa hayalde bile olsa o adam onu üzecekti. Çok azı hariç hepsi de sevdiğini söylediği kadınlarının canını yakar ve sonra da nasıl yaptığını bilmezden gelerek gitmez miydi?
Giderdi.

“Galiba” diye başlayan cümleler kurmadan giderdi hem de. Susmayı anlaşılmak zannederdi de giderdi. Yürekten ya da yalandan fark etmez. Bir defa giden, hep gider bilirdi. Didem Madak dizesi gibi …

Sonra gittin.
Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
Sonra gittin…

Madem gitmeye hazırlanan bir adam vardı, o halde küllerle romantizm yaşanmasa bile kömür dolu kovayı taşıttırıp, en cimcime haliyle “dışarından bir ses mi geliyor, hay Allah bir baksan mı acaba canım “ diyerek kurduğu hayali devam ettirilerek o yalancıyı kurda kuşa yem yapılabilirdi. Vicdan mı? Hiç mi hiç sızlamadı. Dedikleri gibi herkes beşiğinden bir şey taşırdı ve o da “erkek miii, topunun köküne kibrit suyu “ diye neredeyse duvarlara slogan yapılan ana ocağı öğretisine sadık kalacaktı. Çok istenirse bozulmayacak yemin, çiğnenmeyecek bir kural da değildi. Sonuçta kocakarı imanına sığınılarak başın üzerinde bölünecek bir ekmeğe bakardı. Yeter ki buna değsindi. Fakat hayat her zaman, hatta genellikle, hadi dilimizi korkak alıştırmayalım, neredeyse hiç denebilecek kadar az bir vicdan azabıyla işlenen günaha ‘iyi ki’ dedirtiyor. Tamam günahın iyisi elbette olmaz ama niye yaptımın kendimizce mantıklı bir kandırmacası, ilahi mahkemece de daha az yanmaya sebep olacak bir şefaati olabilir. Umut edelim öyle olsun. Düşünüyorum da, meşhur Dede Korkut hikayelerinden birinin kahramanı Deli Dumrul’a Azrail gelip “yerine birini bulursan senin canını bağışlarım“ dediğinde, onun için canını vermeye hazır tek kişi sevdiğiydi ve ergenlik çağındaki bir genç kız henüz yaşanmamış bir hayata Kemalettin Tuğcu kitapları kadar bu destanla da başlamamalıydı. Senin için ölecek ya da senin için yanacak biri miydi gerçek sevmenin adresi peki? Yanmak, evet yanmak, yanık kokusu mu o? Kek mi yoksa? Hayırr!

Hala vakti ve gücü vardı. Durmamalıydı. Durmadı. Söylendi, kızdı, kavga etti.Kimle mi ?
Bir B613 lütfen…
Çok gerekliymiş gibi her zemine ayrı uç üretip, parça adedince küfür ettiğim ve verdiğim parayla evimizin saygın bir ferdi olmayı hak eden birey olarak, bana cevap verebilirsin sayın elektrik süpürgesinin sopası. “Eğer bir şey gerçekten sana lazımsa hayat mutlaka sana onu sunacaktır “ diyen ulu bilgelerin diyarından geliyor ya parçaların, sen misin sanıyorsun gerçekten ihtiyaç duyduğum? Ultra viyole ışınlı ayağın kalbimin en derin yerlerindeki yaraları da görebilir mi mesala? Ya da ince uçla en kıyıda köşede kalıp oradan bile beni rahatsız eden unutmak istediklerimi bilmem kaç wat yüksek emiş gücünle çekip, uzay boşluğuna yollayabilir misin? Belki de beni fırlatabilirsin başka bir gezegene. Küçük Prense komşu bir B613’de ben bulur yerleşerim. Ve eğer bir gülüm olursa, onu asla beni bıraktıkları gibi yalnız bırakmam. Hadi bir dene !
Son durak. Yavaşlaması lazımdı. Yorgundu.
‘’Yazgımız karşımızdadır, onu biz kışkırtırız’’

Camus bu anlamsız dünyada yaşamayı manâsız bulsa da, başa gelen her şeye rağmen inadına yaşamaya çalışmayı gerçek bir uyumsuzluk olarak yorumluyorum. Kabak oyarken onun aklına gelen bu felsefi derinlik Agatha Christie’ye de cinayet romanları yazdırıyordu. Bir çok kitabının kurgusunu o da çorba karıştırırken yapmamış mıydı? Kadınların ev işinden ilham alması gibi bir gerçek var kabul edelim. Aksini kim iddia edebilir ki? Sakince o sandalyeye oturuyorsun ve elindeki tüm işleri yavaşça arkana atıyorsun.Galiba artık durman ve dinlenmen lazım.

Sevda Sezer Gülle

Etiketler
Benzer Konular
Sabah Kahvesi
Aralık