Fatma Türkdoğan’ın Kaleminden Bir Cumhuriyet Öyküsü : “Düşten Öte Bir Vakit”

/ 31 Ekim 2022 / 103 views / yorumsuz

Köşkümüz Hristos’ta, tamamı ile çamlar içinde gölgeli ve gözlerden nihan bir köşedeydi. Beyaz boyalı, oymalı bir ahşap veranda, içinde renkli capcanlı çiçekler, ağaçlar, gölgelikler olan uzun kavisli bir bahçeyle çevriliydi. Dört tarafından deniz gözüküyordu. Tenha, durgun ve gün ışığıyla cilalanmış gibi şavkıyan bir deniz…

Fatma Türkdoğan’ın Kaleminden Bir Cumhuriyet Öyküsü : “Düşten Öte Bir Vakit”

Kış uzun sürmüş ilkyazın oynak havasına hasret kalmıştık. Nisan, mayıs yağmurlarıyla yıkanan bitek topraklardan katmerlenerek fışkıran bereketle uzaktan olgunlaşmış siğil gibi gözüken tomurcuklar bir gecede bitivermişti.

Işıldayan tayf altında gök mavileşmiş, ağaçlar, hayat emaresini çoktan yitirmiş çiçek fidanları renk cümbüşü içinde görücüye çıkmışlardı. Kırlar, bostanlar; allı morlu entarilerini giymiş, taze gelin gibi salınıyorlardı. Her taraf yeşillik ve tazelik kokuyordu.

Kış mevsiminde; etrafını çepeçevre kuşatan yüksek taş duvarlarla yaşamdan tecrit edilmiş mektebimizde zamanı öğüten çarkın paslı zincirlerinin gıcırtısında güneş erken doğar, erken göçerdi. İlkyazla birlikte hareket serbestisi tanınmış, gönlümüzü kalaylayan temiz havanın ruhumuzun derinliklerine sirayet etmesi için bahçede daha fazla vakit harcamamıza müsaade edilmişti. Sörlerin geleneksel çelik iradesine, rahibelerin his ve davranışlarımızı kıskaca alan delici bakışlarına ram olmakta zorlanan katışıksız dik başlılığım azat edilmiş deli tay coşkusuyla özgürlüğüne kavuşuverdi bu sabah ama ne özgürlüktü ya…

Rosalina, Chiselda ve Alexandaria ile tedrisat nihayetinde yapılacak müsamerede sergilenmek üzere; hazırlıklarına haftalar önce başladığımız temsilin kostümlü provasından çıkmış yorgun adımlarla yatakhaneye doğru yönelmiştik ki merdivenlerden inerek bize doğru aceleyle yaklaşan çömez Rahibe Allison:

‘’Miss Nevhilal, Sör Gabriela sizi odasında görmek istiyor hemen,’’ dedi.

Birden telaşlandım, mutlaka bir kabahatim olmalıydı yoksa niye çağrılacaktım yönetim odasına. Tüm davranışlarımı gözden geçirdim şimşek hızıyla zihnimden. Ya da aileme mi bir felaket musallat oldu da onu haber verecekti. Şuurum bulandı, gözlerim karardı. Cezalandırılma korkusu ve endişesiyle sendeledim. Kendime bile yabancı gelen titrek bir sesle:

‘’Teşekkür ederim Rahibe Alison. Hemen gidiyorum şimdi.’’

Merdivenleri hızlıca adımladım, odanın kapısında biraz soluklanıp sırtımı dikleştirdim. Sakin olmaya çalışarak kapıyı tıklattım.

‘’Giriniz.’’

Ceylan çevikliğiyle odaya süzüldüm. Hafif bir reveransla:

‘’Günaydın efendim, beni görmek istemişsiniz.’’ ‘’Geliniz Miss Nevnihal, size de günaydın evlatçığım,’’ diyerek hiç de kızgın olmayan sözlerle hitap etti. Karşısında ki koltuğa oturmamı işaret etti. Kaygı ve korku içinde koltuğa ilişip olduğum yerde büzüldüm kaldım. İlk kez çağrılıyordum dört yıldır Sör Gabriela tarafından yönetim odasına. Mutlaka çok önemli bir mevzu vardı ama ne? Gözbebeklerime düşen hüzünle buğulandı iri lacivert gözlerim. Uzun, sesiz bir bekleyişin sonunda:

‘’Miss Nevnihal endişeye mahal yoktur. Korkmayınız, sizin davranışlarınızla alakalı bir mevzu için çağırmadım sizi buraya. Zira siz çok başarılı, gayretli, iyi terbiye görmüş bir talebemizsiniz. Konu şu ki paşa dedeniz Nafiz Beyefendi biraz rahatsızlanmış, kendileriyle alakadar olmanızı arzu ettiği içinde kâhyanız Azmi Efendiyi sizi eve götürmek üzere görevlendirmiş. Sene sonundaki temsilin sergilenmesine kadar izinlisiniz. Hemen hazırlanınız zira kâhyanız arabayla sizi mektebin dışında beklemektedir. Lütfen ailenize selam ve hürmetlerimi, geçmiş olsun dileklerimi iletiniz.’’

‘’Teşekkür ederim efendim.’’

“Güle güle evlatçığım… Selametle.”

Gönülsüzce üzerime su yeşili feracemi giydim. Başıma, mine çiçeği işlemeli aynı renk yaşmağımı tutundum. Uzun boylu bir gölge sessizliğinde, ivedilikle iki- üç kitabı çantama yerleştirdim. Kızlarla bile vedalaşamadan Rahibe Alison refakatinde mektebin dışına çıkmıştım. İçi pembe atlas kaplı, iki baklakırı atın çektiği kupa arabasına Azmi Efendi’nin yanına yerleşip paşa dedemin sağlığı ile ilgili sorularımı ara vermeden sordum. Yoksa ölmüş müydü? Ya da vazife yaptığı Yemen çöllerinde malaya hastalığından yitirdiğimiz sırım gibi bir zabit olan ağabeyimin acısını bir nebzede olsa hafifletmek için doktorunun tüm uyarılarına karşın doğurduğu Nusret’e mi bir haller olmuştu maazallah? Bu kadar alelacele eve çağrıldığıma göre…

Bu sene kış çok çetin geçmiş, aralıksız yağan kar yüksekliği yer yer bir metreye ulaşıp İstanbul trafiğini altüst etmişti. Cilalanmış buz katmanları yüzünden bir buçuk aydır evci çıkamamıştım… Düşüncelerimin içinde kaybolmuştum, nihayet Cihangir’deki konağa avdet ettik. Bahçe envaı çeşit nebatla göz kamaştırıyor, havadaki nilüfer ve begonvillerin ağır tatlı rayihası insanın başını mey içmişçesine döndürüyordu. Dövme pirinç işlemeli cümle kapısının çıngırağına henüz dokunmuştum ki kapı açılıverdi. Karşılamaya gelen halayık Mihriban’ın taşlıktaki selamlama faslına itibar etmeyip merdivenleri kucakladım. Paşa dedemin odasının kapısında sakinleşmeyi bekleyip bir kaç kez kapıyı ürkekçe tıklattım. Ses alamayınca kapıyı usulca aralayıp başımı içeriye doğru uzattım…

İkinci Abdülhamit Devri ricalinden olan, çeşitli vilayetlerde valilik yapmış paşa dedem; kuştüyü yastıklarla beslenmiş fildişi ve eski altın rengi atlaslarla kaplı geniş yatağını çepeçevre kuşatan Has Halep ipeğinden dokunup sim kordonlarla bordürlenmiş cibinliğinin altında uzun gecelik entarisi, boyunlu gece başlığıyla hareketsiz ve sükûti görünüyordu. İlerlemiş yaşına rağmen üç dili anadili gibi konuşur ney, kanun ve kemanı büyük bir maharetle çalardı. Müziğe tutkusu, davudi sesiyle can verdiği türkülere vurgunluğu herkesin malumuydu. Ayrıca zamanının çoğunu ustalığının şahikasındaki hat sanatına ayıran yorgun yüreği olgunlaşmamış nar alacasındaki bir şafak vakti zafiyete uğramış, ev halkına ulaşmaya çalışırken de yere düşüp sol tarafına nüzul inmişti…

Zavallı anneciğimin doğuştan zayıf olan kalbi; ağabeyciğimin vakitsiz kaybı, paşa dedemin rahatsızlığı, lohusalığı sırasında üşütmekten mütevellit yakalandığı zatürree ile iyice hırpalanmış, lohusalık humması denilen illetin pençesine yakalanıp bitap düşmüştü… Biçare kardeşim Nusret yanı başındaki anneciğinin sıcaklığına, üç ay önce taşrada yeni vazifesine başlamış babacığının ölçeksiz sevgisine hasretti. Zavallıcık, Sütanne Gülbahar’ın bereketli sinesinden ayrıldığı vakitler emektar dadıyla, genç irisi Mihriban’ın kucaklarında serpilmeye çalışıyordu…

Yabancı dil öğrenmeye olan yatkınlığımı, müziğe olan tutkumu paşa dedemden, kitap okuma alışkanlığımı ve kırılamaz inadımı rahmetli büyükanneciğimden almıştım. Namı diyar Cansure Hatun… Konağı büyük bir ustalıkla idare eder, büyük küçük herkesin yardımına koşardı. Uzun boylu, açık tenli, iri yeşil gözlü, bir kaşı hafifçe yukarıya doğru kalkık, yüz hatları köşeli, zarafet ve asalet timsaliydi.

Tutulan mürebbiye tarafından evdeki eğitimimi tamamlamış, piyanoyu ustalıkla çalmayı öğrenmiştim. Diğer dilleri öğrenme gayretiyle yabancı bir mektebe giderek eğitimime orada devam etme isteğime büyükannem şiddetle karşı çıkmıştı:

‘’Frenk mektebine gitmekte nereden çıktı, hiç misali var mı hangi paşanın torunu gidiyor da sen gideceksin? On yaşına girdin artık gelinlik kız sayılırsın, otur evinde nakışlarını işle, çeyizini düz. Bir kadının vazifesi eşini, ailesini memnun edip boy boy çocuklarını yetiştirmektir. Zaten feraceye girme vaktinde geldi geçiyor bile… Öyle değil mi bey?’’

‘’Hanım, Gülnihal okuyacak hem de Notre Dame de Sion’da. Hiç nefesinizi boşuna tüketmeyiniz, benim kararım bu cihettedir.’’

‘’Siz nasıl münasip görürseniz öyle olsun efendim,’’ diyerek hiddetten pembeleşen yüzüne, iri yeşil gözlerine hücum eden gözyaşlarından düşen damlaları fark ettirmeden silerek bir gölge sessizliğiyle aniden icat ettiği vazifeyi yerine getirmek üzere odadan dışarı süzülmüştü…

Aile doktorumuzun tavsiyesi ve ısınan havaların mütenasipliği üzerine mekân değişikliği yapmak üzere telaşlanan evdeki çalışanlar göç hazırlığını hızlandırmış, adadaki yazlığı hazırlamaya koyulmuşlardı. Tek sorun konuşma yetisini, hareket kabiliyetini, yaşama sevincini kaybetmiş paşa dedemin bu seyahate nasıl katlanacağıydı…

Arnavut bahçıvan Yusufi amcayla Mihail’in; sabır ve emekleriyle yarattıkları cennetteki serin, gölgelikli köşelerden farksız bahçeyi görünce bin bir meşakkatle vasıl olduğumuz evimizde yorgunluğumuz geçivermişti. Justine teyzeyle kızı Lili tüm köşkü elden geçirmiş iyice havalandırmışlardı. Paşa dedemin ve anneciğimin taraçaya açılan sedirli odalarını gümüş mangallarda alazlanan korlarla ısıtmış, buhurdanlıklarda en iyi buhurları yakarak Büyükada’nın o doyumsuz bahar havasını evin içine hapsetmişlerdi.

Üzerimizdeki yol rehavetini attıktan sonra ev çalışanlarının günlerdir hazırladıkları yolluklara, Justine teyzenin kendi hayvanlarının sütüne kattığı sevgisiyle mayaladığı süt mamullerini, sac üzerinde pişirdiği adada bolca bulunan sirken otlu katmerleri katık ederek büyük bir iştiha ile yedik…

Çok çalışkan ve dürüst insanlardı. Evin ve bahçenin yaz kış onarımı, bakımı ile meşgul olurlar, her daim paşa dedemin himmetine mazhar olup hizmetlerinin karşılığını misliyle alırlardı. Yusufi amca daha çocukken kaybettiği dedesinin yerine koyup velinimetine saygıda kusur etmezdi. Erkeksiz ve himayesiz kalmış, hastalıklara gark olmuş ailemin durumuna pek üzülmüş, diğer işlerini savsaklayarak bizatihi paşa dedemin kişisel bakımını deruhte etmişti. Justine teyze körpe, ince, çalak vücuduyla daha önceki yıllarda haftada iki üç gün süt ve süt mamulleri getirmesine rağmen bu yaz her gün şifa niyetine taze taze getiriyordu. Bahçe içindeki bostanlıkta dalından koparılmayı bekleyen iyice şımartılmış yeşillikler her gün yardımcılar tarafından lengerlerle toplanıyor, her yemekte yeşillik yeme alışkanlığımızı ve iştahımızı körüklüyordu.

Aile doktorumuz Mösyö Albert, çeşitli bitki tohumlarını belli miktarda karıştırıp döverek içine eklediği mayi ile sulandırıp macun kıvamına getirdiği merhemi; hasara uğramış uzuvlarına masaj yaparken kullanacağımız bitki yağlarını adaya hareket etmeden önce getirmişti. Nasıl uygulayacağımı tarif etmiş, sabah akşam yaptıracağım hafif kültürfizik hareketlerini unutmamamı da sıkıca tembihlemişti. Yusufi amcaya ve benden üç yaş büyük Mihail’e aynısını tekrarlayıp gösterdim. Paşa dedem emin ellerdeydi. Bana düşen vazife sadece yemeklerini düzenli yemesine nezaret etmek, kulağına ruhuna tüm benliğine sirayet etmiş müziğin o efsunlu tınılarıyla gözlerindeki yabansı alazlanmayı, ıslaklığı bertaraf etmekti. Günün belirli saatlerinde piyanonun başına geçip bir pınar gibi coşuyor, köpüklü çavlanlar gibi yükselen, alçalan müziğin ritmiyle üzerine karlı dağlar yıkılmışçasına bir umarsızlık burgacına yakalanmış paşa dedemin çini mavisi gözlerinin şimşeklenmesini hayal ediyordum…

Okuldan ayrılırken aceleyle çantama tıkıştırdığım üç romanın birisinden her gün on sayfa okuyor, arada bir verdiği tepkilere göre memnuniyetini ölçüyordum. Bir seferinde şimdiye kadar hiç kimsenin okumasına müsaade etmediğim masalla hikâye karışımı, Reşat Nuri ağabeyimin yazdıklarına hiç benzemeyen kendi yazılarımdan bir tanesini okumak istediğimi söyledim. Memnun ve meraklı gözlerle okumamı işaret etti. Beğenmiş miydi yoksa beni yüreklendirmek için mi beğendiğini belli etti bilemiyorum. Yazamıyordum işte! Belki de istidadım yoktu, hantal parmaklarım dost değildi kalemlere. Galiba ben yazmaktan çok okumaya sevdalıydım o zamanlar sadece…

Anneciğimin bütün vücudu kuvvetli bir rüzgâr hamlesine maruz kalmış bir yaprak gibi yangınlarla, titremeler arasında gelip gidiyordu. Sesi ve nefesi dişlerinin arasına sıkışmış, yemek yiyememe mevzuunda herkesi izaç etmişti. Emektar dadı Rabia, ağzında gittikçe büyüyen lokmaları boğazına itercesine yalvar, yakar yedirip şuruplarını, iksirlerini zorla içiriyordu. Sanki kardeşim Nusret’in yerine paşa dedemle anneciğim birer koca bebek olmuşlardı…

Köşkümüz Hristos’ta, tamamı ile çamlar içinde gölgeli ve gözlerden nihan bir köşedeydi. Beyaz boyalı, oymalı bir ahşap veranda, içinde renkli capcanlı çiçekler, ağaçlar, gölgelikler olan uzun kavisli bir bahçeyle çevriliydi. Dört tarafından deniz gözüküyordu. Tenha, durgun ve gün ışığıyla cilalanmış gibi şavkıyan bir deniz…

Dadım bir gün:

‘’Nevnihal, gelecek hafta sonu Lütfiye Halanlar ziyarete geleceklerini bildirmişler kâhya Nazmi Efendi’ye. Bilirim ne çok sevdiğini onları, sevinesin diye muştulayayım.’’ Sevinçten ne söylediğini anlayamamıştım.

‘’Dadıcığım, Lütfiye halamlar mı dediniz, yanlış mı anladım yoksa?’’

‘’Doğru dersin ay yüzlüm, Lütfiye Halanlar gelecekmiş.’’

‘’Nuri Eniştem, Reşide’ de gelecekler değil mi?’’

‘’Evet nurum. ‘’

‘’Ya! Reşat Nuri Abim, o da gelecek miymiş?’’

‘’Ne çok soru sorarsın be güzel kızım! Esas o istemiş gelmeyi. Evci çıkacakmış hafta sonu, eniştende hastanedeki nöbetini genç doktorlardan birine devretmiş. Bilmez misin ne çok hasbihal ederlerdi, tarih ve devlet idaresi hakkında gece yarılarına kadar. Eniştende muayene edecekmiş sevgili dedeciğinle, anneciğini.’’

Heyecandan pembe beyaz yüzümün lacivert iri gözlerime kadar kızardığını hissettim. Nasıl geçirecektim bir haftayı? Nasıl da göreceğim gelmişti hepsini. Ama en çok da onu!

Susuşların birbirine eklendiği vakitlerin nihayetinde; sarmaşık güllerle kaplı misafir kabul salonuna açılan mermer verandadan yükselen gevrek kahkahalara kulak kabarttım. İki kupa… Pas… İki maça… Sanzatü… Briç oynayan grup, hasta evine ziyaretten ziyade kulüpte kadın kadına müsabaka yapar gibi fütursuzca şamata yapıyorlardı… Küçük halam Nuriye, binbaşı rütbesiyle Viyana’da askeri ataşelik yapmış Ruşen Fehim Paşa’nın zevceleriydi. Lütfiye Halamın aksine, üzerine dar elbise gibi oturmuş züppeliği Avrupa görmüşlüğüne eklenince iyice sırıtmış, gamzeli gülüşlerini gölgelemişti. Peşi sıra İstanbul’dan getirdiği kendisinden hayli ufak hanımlardan birisi Paris askeri ataşesi Melik Naim Paşa’nın kerimeleri, diğeri de Konya Valisi Yaver Nevzat Paşa’nın geliniydi. Matmazel Valborga’yı köşke geldiklerinde tanımıştım, sanırım bu birbirinden ayrılmayan dörtlüye yeni dâhil olmuştu. Uysallıkla gülümseyerek hizmet eden yardımcılar misafirlere; nefis şerbetler, içimi buruk gül rengi şaraplar, renkli billur hoşaflıklarda iyice soğutulmuş hoşaflar, endam aynası gibi parlatılmış gümüş tabaklara itina ile yerleştirilmiş nadide meyveler, börekler, kurabiyeler, sıcak ve soğuk yemekler ikram ediyorlardı.

Zavallı anneciğimin baş ağrısı, kırıklığı, birdenbire nükseden ateşiyle bedbinliği devam ediyordu. Arada bir titriyor; solan rengi, moraran tırnakları, hızlı atan nabzı narin bedenini uykusuzluğa ve huysuzluğa itiyordu. Hastalığı, sevgili babacığıma duyduğu hasreti, evlatçığına annelik yapamamanın ıstırabıyla kucaklaşıp at başı gitmesi, masum ve utangaç bakışlarını bir noktaya sabitleştiriyordu. Sorulan sorulara cevap vermiyor, bir dua veya murakabe vaziyetinde sessizce istirahat ediyordu.

Günlerce ağız, dil vermeden yatan paşa dedeciğim gösterilen ihtimama göz ucuna yerleştirdiği minnettar nazarlarla karşılık veriyor, yazgısını kabullenmiş bir baş eğişle her söyleneni gücü nispetinde yapmaya gayret sarf ediyordu. Nüzul inen uzuvlarına sabah akşam yapılan temrinler hiç bir netice vermiyordu. Son günlerde soluk alış verişleri sıklaşmaya, rengi kireç beyazına dönmeye başlamıştı. Sık sık uykuya dalıyor, yarı ölüm halinde soluksuz bir vaziyette yatağının içinde boylu boyunca uzanıyordu. Uykuyla uyanıklık arasındaki vakitlerde yemek yemeyi reddediyor, büyük bir öğürtüyle midesinde kalan bir avuç safrayı çıkartmaya çalışıyordu. Dadım Rabia, Yusufi amcayla münasip bir lisanla konuştuğunu, babacığımın geçici bir vazife üstlendiği ordu müfettişliğinin en kısa zamanda biteceğini akabinde İstanbul’a avdet edeceği vakte kadar geceleri de köşkte kalmasını rica ettiğini anneciğime anlatırken duymuştum. Anneciğim ne söylendiğini anladı mıydı acaba? Gerçi hafifçe baş eğmişti ama…

Misafirler iki gün konakladıkları evimizden; Adanın Türk muhiti, Nizam ve Dil mevkilerinde yapacağı yürüyüş ve alacakları deniz banyosunun bitiminde İstanbul’a dönmek üzere hazırlanmışlar, veda ettikten sonra Nazmi Efendi’nin nezaretinde gezintiye gitmişlerdi. Koca köşk alışkın olduğu sessizliğe gömülmüştü… Baharın güvenilmez rüzgârında sağa sola sallanan, çırpınan, bel ve gerdan kıran ağaçlarla, fidelerle çevreli bahçe içindeki gölgeler arasına saklanmış kameriyede oturdum uzun bir müddet. Fıskiyelerden mermer çanaklara dökülen, oradan da hareli kavisler halinde havuza düşen pırıltılı su damlacıklarının efsunlu raksı bile teskin edememişti, tıpkı gözlerimin rengine benzeyen ruh halimi. Kâh kederli ve bulanıktı, kâh berrak durgun bazen de havai fişek kadar şenlikliydi… On beş yaşımın delifişek baharını sürdüğüm şu günlerde, miskin bir küçüklük duygusuna kapılmıştım. Bahçede albenili bir vaziyette açıp öpülmeyi, okşanmayı bekleyen benefşeler, kokulu sadberkler, hüsnüyusuflar, rengârenk mineler, manolyalar dikkati nazarımı celp etmiyordu. Kendimi hapsedilmiş duygusundan bir türlü kurtaramadığım okulumdan bir an evvel uzaklaşıp geçicide olsa özgürlüğüme kavuşmayı beklerken, yeni bir esaretin pençesine düşüp ruhumu tırmalayan kaygılarla örselenmiş hicranımı dindiremiyordum. Keşke Reşide burada olsaydı onunla okullarımızdan, hayallerimizden, heyecanlarımızdan bahseder, için için kaynayan sevincimize eşlik eden gamsız gülüşlerimizle ne güzel vakit geçirirdik. Ya Lütfiye Halamın zekâ pırıltılarıyla nakışladığı, güya çevresindeki genç kızların davranışlarını tenkit ederek öğüt verici nasihatleri anlattığı vakitler. Reşide ile gizli bir anlaşma yapmış gibi başımızı öne eğer çaktırmadan gülerdik. Yalnız kaldığımızda sesime yüklediğim ahenkle halacığımı taklit eder kahkahalara gark olurduk. Ya Reşat Nuri Ağabeyimin bize her gelişinde yeni kaleme aldığı yazılarını Reşide ile bana okurken; sanki baş kadın kahramanı benmişçesine hülyalara dalıp bahtiyar olduğum zamanlar… Düz koyu kumral alnına düşmüş saçlarına hiç dokunmaz, balköpüğü kahverengi pırıltıların uçuştuğu çipil gözlerini kırpıştırarak büyük bir adam edasıyla gözlerimin içine bakıp tepkimi ölçerek okurdu. Gerçi geçen sene sanki kaçgöç varmışçasına bizimle fazla alakadar olmamış, kız kıza daha fazla zaman geçirmemize vesile olmuştu…

Ev çalışanlarının hafta sonu hasta ziyaretine gelecek misafirleri en iyi şekilde ağırlamak üzere hazırlıklara hız vermişlerdi. Mehtapla raks eden Marmara sularının, bir senfoninin tanrısal ritmiyle köpüklenip dinginleştiği gecelerden birinin sabahında paşa dedeciğimin ıstırabı son buldu. Babacığıma, Lütfiye halama hasret gözleri yarı aralı sessiz sedasız ruhunu teslim edip bizleri onulmaz üzüntüler içinde öksüz ve himayesiz bırakıp gitti…

Nefessiz kalan doksan üç yıllık bir ömür değil, hayatını askerliğe adamış, çoğu karargâh ve cephelerde, Devlet idaresinde geçmiş bir dönemin sonuydu…

Paşa dedeciğimi kaybettikten sonraki yıllarda artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı… Emperyalist ülkeler tarafından işgal edilen yurdumuz; Mustafa Kemal Paşa önderliğinde örgütlenen bitap ve naçar kalmış, onurlu ama yoksul halkının desteğiyle yapılan Kurtuluş savaşından galip olarak çıktı. 29 Ekim 1923 yılında, Kurtuluş Savaşı sıralarında düşten öte en büyük emeli olan Cumhuriyeti ilan etti… Babacığım ve daha sonraları sevgili zevcem İstanbul mebusu olarak etkin rol oynadılar, yeni kurulan cumhuriyetimizde. Reşat Nuri Ağabeyim eğitimciliğinin yanı sıra büyük bir yazar oldu eserlerini büyük bir hazla okuduğum. Sevgili Reşide henüz on yedi yaşını doldurmadan ayrıldı aramızdan ne yazık ki. Ben ise aydın, eğitimli, kültürlü bir Cumhuriyet kadını olarak edebiyat, tarih ve müzik dersleri vererek fikri hür, irfanı hür nesiller yetiştiren okullarımızda öğretmenlik yaparak onları okumaya, araştırmaya, yazmaya sevk ettim. Yazdıklarımı ailem, öğrencilerim çok beğenirlerdi ama bir aileye bir yazar yeter diye kitap haline getirmeyi hiç düşünmedim…

Bizim nesil; yıkılan bir imparatorluğun küllerinden zekâsı ve askeri dehâsıyla Türk insanının karakterine en uygun yönetim şekli olan cumhuriyeti kurup iç ve dış tehditlere açık canım ülkemi koruma, kollama görevini şanlı Türk ordusuna, geliştirme ve yüceltme görevini Türk gençliğine emanet eden Mustafa Kemal Atatürk’ü bağrımıza bastık. Sevdik, saydık, minnet duyduk. Devrimlerini benimseyip, harfiyen uyguladık. Umarım bizden sonraki nesiller de aynı hassasiyetle Ata’mızı, Ata’sı belleyip:

‘’Ya Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı bizler şimdi hangi ülkenin boyunduruğu altında, hangi dil ve dinin etkisinde olurduk?’’ sorusunu sorarlar kendilerine…

Fatma Türkdoğan

“KYBELE’NİN VÂRİSLERİ” adlı kitaptan…