Fatma Türkdoğan Röportajı – Hazırlayan: Mehmet Bahçeci

Öykü türündeki son kitabı “Dilsizin Ağıdı” ile edebiyat severlerden tam not alan Fatma Türkdoğan’la beraberiz. Türkdoğan’a hem büyük beğeniyle okuduğumuz yeni kitabı hakkında hem de genel anlamda edebiyata ve güncel..

Fatma Türkdoğan Röportajı – Hazırlayan: Mehmet Bahçeci
Yayınlanma: Güncelleme: 433 views

Öykü türündeki son kitabı “Dilsizin Ağıdı” ile edebiyat severlerden tam not alan Fatma Türkdoğan’la beraberiz. Türkdoğan’a hem büyük beğeniyle okuduğumuz yeni kitabı hakkında hem de genel anlamda edebiyata ve güncel meselelere yönelik sorularımızı ilettik.

Mehmet Bahçeci:

Merhaba Fatma Hanım. Öncelikle, severek okuduğumuz Dilsizin Ağıdı isimli öykü kitabınız için sizi tebrik etmek istiyoruz. Emekli öğretmen olduğunuzu ve edebiyatın mutfağında çokça vakit geçirdiğinizi biliyoruz. Eserlerinizle henüz tanışmamış okurlarımızı düşünerek, kendinizden ve edebiyatla olan ilişkinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Fatma Türkdoğan:

Merhabalar efendim, teşekkür ederim beğenileriniz için. Ümmi bir annenin, okuma yazmayı -büyük harflerle de olsa- Ali okulunda öğrenmiş bir ailenin dört çocuğunun en büyüğüyüm. Okumayı öğrendiğim gün başladı kitaplara olan düşkünlüğüm. Sınıf kitaplığındaki tüm kitapları herkesten önce okur, öğretmenimden okumak için başka kitaplar isterdim. Yaşım ve sınıfım büyüdükçe hafta sonlarını kütüphanelerde geçirmeye başladım.

Bu vesileyle başta Türk, İngiliz, Rus, Amerika edebiyatının başat ve klasik kitaplarını okuma imkânı buldum. Evlenip çoluk çocuğa karışınca, bir de çalışma hayatı olunca bu tempo yavaşladı ama yine de okuma çalışmalarıma ket vurmadı. Emekli olduktan sonra hem ilçe hem de belde kütüphanelerine üye olarak daha fazla kitap okuma şansına kavuştum.

Bir gün on beş günlüğüne sezon dışı tadilat yaptırmak üzere yazlığa gitmek zorunda kalmıştık, kasım-aralık aylarıydı. Kitap, gazete, TV olmayan bir ortamda yazmaya başladım. Beş şiir kaleme aldım lakin hepsi de taslak gibi duruyordu. Ardından makale, deneme derken öyküde karar kıldım. Acemi Aktüel ve Edebiyat dergisine gönderdiğim öykümde teknik açıdan hatalarım olduğunu söyleyen derginin imtiyaz sahibi ve genel yayın yönetmeni yazar/şair Şeref Yılmaz Hoca’m İsmek/Kadıköy’deki Yazarlık Okulunda atölye şefi olduğunu, bu yolda ilerlemek istiyorsam katılmam gerektiğini söyleyince iki yıl süresince her pazar günü Gölcük/Kocaeli’den İstanbul’a gidip gelmeye başladım. Derslere katıldığım ilk sene ülke genelinde yapılan öykü yarışmasında Birincilik Ödülünü almam önümü açtı ve üçüncü öykü kitabım böylelikle vücut buldu. Ayrıca aynı atölyede editörlük eğitimi alarak yayınevinde kitap editörü olarak görev almaya başladım. Birkaç dergide ve yüzlerce kitapta editörlük ve redaktörlük yaptım.

Beş yıl süreyle Temrin Düşünce ve Edebiyat Dergisi’nin bana ayrılan “Künye” adlı bölümünde kitap tanıtım yazıları kaleme aldım. Yazarlarla söyleşiler hazırladım. Editörlük çalışmalarım hâlen devam etmektedir. Hatice Eğilmez Kaya Hoca’mın “Ses İpine Söz Asan Şair Arif Eren” adlı monografik eserine Arif Eren Hoca’mla ilgili kaleme aldığım bir makalemle katkıda bulundum. Ayrıca İnönü Üniversitesi hocalarının hazırlamış olduğu iki ayrı tıp kitabının içindeki başlığa uygun makalelerin yanına konulacak olan karakod uygulamasıyla okunabilecek iki ayrı kitap için üç öykü yazıp gönderdim. Yine aynı üniversite bünyesinde yapılan “Hayata Tutunmak” konulu öykü yarışmasında dereceye giren ve yayınlanmaya değer görülen öykülerin kitaplaşma sürecinde aynı konuyla ilgili bir öykü yazıp göndermem istenince tereddütsüz kaleme aldım.

Önümüzdeki günlerde çocuk edebiyatına yönelip fantastik bilimkurgu türünde ve dört beş seri olacak şekilde kaleme alacağım bir kitap projesi var zihnimde.

Mehmet Bahçeci:

“Yazarlık Mikrobu” isimli öykünüzde, lise talebesi Efkan’ın içinde tutuşan yazma aşkının hikâyesini okumaktayız. Ve kitapta geçen deyimle söylersek, sahiden de günümüzde pıtrak gibi yazarlık atölyeleri açılıyor. Bu konuyla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Fatma Türkdoğan:

Evet, günümüzde kelimenin tam manasıyla öyle. Her yerde açılıyor. Benim katıldığım 2014-2015 yıllarında bu kadar yaygın değildi ve ehil kişiler tarafından veriliyordu dersler. Alt yapım olmasına rağmen çoğu bilgiyi oradan öğrendim. Destekliyorum bu tür atölyeleri hatta şiir, roman, deneme, masal, öykü, kitap incelemesi vs. gibi türlere eğilen atölyeler de olmalı.

İkinci yılın sonunda başkanı olduğu Yazarlık Akademisi’nin çatısı altında başka bir atölye çalışmasına daha katıldım Şeref Yılmaz Hoca’mın. Kendilerinin önderliğinde “Oğuz Atay Okumaları” grubumuzla “Tutunamayanlar”ı satır satır okuyup notlar aldık, ne demek istediği hakkında fikir teatisinde bulunduk. Zira bilinç akışı tekniğinin nasıl bir teknik olduğunu derslerde örneklerle işlemiştik ama pratikte hiçbir bilgimiz yoktu. Her birimiz Oğuz Atay’ın bir özelliğini seçerek onunla ilgili bir makale yazacak ve “Oğuz Atay’ı ve Tutunamayanlar’ı Anlama Sanatı” adı altında kolektif ve akademik manada bir kitap yazacaktık. Altı ay süren bu çalışmalarımız bazı nedenlerle neticelenemedi maalesef.

Mehmet Bahçeci:

Hem kendinizi hem de okurlarınızı iyi metinlerle buluşturmak gayesi dışında, kaleminizin yüklendiği özel bir misyon var mı?

Fatma Türkdoğan:

İlk öykü kitabım Kybele’nin Vârisleri’nde yer verdiğim şu epigraf dikkat çekicidir.

“Bitek topraklarda insan kılığında bedenlenip göklerin sonsuzluğunda ışık seli gibi yayılan -yaratıcılığı, bereketi, cinselliği, doğumu, çocuk büyütmeyi ve gelişme döngüsünü temsil eden analık simgesi- Kybele; doğuştan gelen yazgısını kabullenen Anadolu’daki vârislerine taze çalı ve çiçek kokulu nefesiyle çağlar öncesinden şöyle seslenir: “Sizler; yaşamın mayası, yaratma eyleminin nüvesi, araştırıcı yeteneğin özüsünüz…”

Günümüzden binlerce yıl önce Anadolu’da yaşamış uygarlıklar, kadını tanrıça mertebesine çıkarıp yüceltmişken onun vârisleri olan biz kadınlarımıza günümüzde reva görülenleri asla kabul edemiyorum. Erkek egemen toplumlarda, gerek dinsel gerekse töre -çocuk gelinler, kuma, berdel- adı altında inim inim inleyen, çeşitli nedenlerle okutulmayan, ezilen, horlanan ve ikinci sınıf insan, hatta insan yerine bile konulmayan kadınların attığı sessiz çığlıklara ses olmak gibi bir misyonum var benim. Salt kadınlarımızı yazmıyorum elbette, eril bir dille kaleme aldığım hikâyelerim de mevcut ama tercihim ve gönlüm hep hemcinslerimden yana oldu ve olacak.

Mehmet Bahçeci:

Çoğu öykünüzü “sen” anlatıcı dilinden kurguladığınızı görüyoruz. Oysa ülkemizde örneklerine çok sık rastlayamadığımız bir anlatı türüdür ikinci tekil şahıs anlatımı. Anlatıcı yönündeki bu tercihinizle ilgili neler söylemek istersiniz?

Fatma Türkdoğan:

Türk öykücülüğünün kronolojik olarak birincisi ve egemen referansı Ömer Seyfettin başta olmak üzere; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin…Rasim Özdenören, Nazlı Eray tarafından tercih edilmemiş bir öykü tekniği “sen” anlatıcılı anlatım. Öykülerimde farklı teknikleri kullanmayı seviyorum. Galiba tekdüzelikten hoşlanmıyorum. Örneğin çoğu öykü kitabında bilinç akışı tekniğiyle yazılmış hiçbir öykü yok. Son iki kitabımda da bu teknikle yazılmış birer öyküme yer verdim.

Mehmet Bahçeci:

“İşsiz ve Mağrur” İsimli öykünüzden hareketle iki sorumuz olacak. Ama önce bu öykünüzü okurlarımıza kısaca özetleyelim. Özel bir kurumda Matematik Öğretmenliği ve Müdür Muavinliği yapmakta olan Nevra Hanım, çalıştığı okuldaki öğrencileriyle ve velilerle ilgili birtakım suçlamalarla karşı karşıya kalır ve görevinden istifa eder. Öykü, Nevra Öğretmen’in geçmiş yaşamından kesitlerle ve vaktiyle mesleği uğruna ne büyük özverilerde bulunduğunun anlatımıyla ilerler… Birinci sorumuz: bir eğitimci olarak eğitim camiasının durumunu geçmiş ve günümüz perspektifinden değerlendirdiğinizde nasıl bir sonuç çıkıyor ortaya? İkincisi de “İşsiz ve Mağrur” öykünüz yaşanmış bir olaya mı dayanıyor?

Fatma Türkdoğan:

Bu konuda çok söylenecek sözüm var lakin burası yeri değil… Eğitim sistemimizin hal-i pürmelali ortada. Vereceğim örnek çok ilginç! 4+4+4 eğitim sistemine geçilmesiyle tüm müfredatın da değiştiğine bire bir şahit olunca çok şaşırmıştım. Yaklaşık on yıl önceydi, emekli olduğum ilkokulun müdürü doğum iznine ayrılan bir bayan öğretmenin yarım dönem sınıfına girmemi rica edince kıramadım, görevlendirme yazımla birlikte çalışmaya başladım. Sosyal Bilgiler dersindeki konumuz Almanya idi. Benim bildiğim bu konu işlenirken Avrupa fiziki ve siyasi haritası tahtada asılı bulunur, harita üzerinde ders anlatılır. Haritaları getirip astım, öğrenciler ömürlerinde hiç harita görmemişler. Türkiye’nin yerini zar zor öğrettim. Denizleri, gölleri, dağları, nehirleri, şehirleri, sınırdaş olduğu ülkeler hak getire. Güya ikinci dört yılda öğreneceklermiş! Konu ise iki çocuğun ağzından hikâye hâlinde anlatılıyordu.

Diğer şaşkınlığımsa geometrik şekillerin klasik tanımlarının dışında oyun biçiminde ve basitçe tarif edilmiş olmasıydı. Havuz, duvar, iskonto, kesirli işlemlerin, açı problemlerinin vs. olması gereken matematik kitabı iyice seyreltilmiş, içindekiler neredeyse 2.sınıf seviyesine getirilmişti.

Meslektaşlarımın durumuysa ayrı bir vakıa. Atan/a/mayan öğretmenler, ücretli öğretmenler, uzman öğretmenler, şimdi de başöğretmenler… Bir tek başöğretmen vardır o da GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’tür benim gözümde.

Fırsat eşitliğinin ortadan kaldırıldığı, parası olanın özel okullarda iyi eğitim aldığı, ara eleman yetiştiren meslek liselerinin kapatıldığı, yüksek lise hâline getirilen yetersiz ve donanımsız üniversitelerin her şehre açılıyor olması ve eğitim seviyesinin hızla düşmesi bir eğitimci olarak çok üzüyor beni.

İkinci sorunuza gelecek olursak “İşsiz ve Mağrur” adlı öyküdeki Nevra Öğretmen karakteri benim hem kızım hem de genç meslektaşım. Olaylar bire bire yaşanmıştır ama tabii ki bir kurgu içine yerleştirilmiş olup isim, branş ve şehir adları değiştirilmiştir.

Mehmet Bahçeci:

Okurken bizlere Bulgakov’un Şarik’ini hatırlatan (gerçi o sokak köpeğiydi) Mutlu Kedi isimli öykünüze gelelim. Anlatıcısı hayvanlar olan metinleri hep sevmişizdir. Mutlu Kedi de onlardan biri oldu. Sizce de bu tip öykülerin, romanların sayısı artmalı değil mi? Bu anlamda sizin projeleriniz var mı?

Fatma Türkdoğan:

İlk kez böyle bir öykü kaleme aldım, okurlar tarafından da epey rağbet gördü. Çoğu kitap yorumunda en çok dile getirdikleri bu öyküm oldu. Fabl ve masallara, çocuk kitaplarına, romanlara konu olan, ortak yaşamı paylaştığımız hayvanların başkahramanı olduğu hikâye ve romanlar niye daha fazla yazılmasın? Böyle bir projem yok ama kim bilir belki olabilir ileride.

Mehmet Bahçeci:

Fatma Türkdoğan’ın sıradan bir günü nasıl geçer? Okumak, yazmak ve yazılacaklar üzerine düşünmek faaliyetleriniz bu sıradanlığın neresindedir? Mesela okumak için bir köşeniz ya da yazmak için kendinize has ritüelleriniz var mıdır?

Fatma Türkdoğan:

Günün hareketliliği içinde aklıma düşen cümleleri telefonuma not ederim. Bu bir hikâyenin giriş cümleleri ya da sosyal medyada paylaşabileceğim güzel bir söz olabilir. Edite ve redakte işleri epey zamanımı alır. Demlenmeye bıraktığım öykülerimi tekrar tekrar okur, gerekli ilave ve eksiltmeleri yaparım. Bu bazen anlatıcı değişikliği bile olabilir. Öykü fazla sözü kaldırmaz. Etkin ve vurucu bir anlatıma sahip olmak için, cümlelerin sıkılıp damıtılması elzemdir.

Okuma ve yazma ameliyesi için herhangi bir ritüelim yok. TV, telefon gibi dikkatimi dağıtacak aygıtları kapatır, sessizlik içinde çalışmalarımı yürütürüm.

Mehmet Bahçeci:

Eserlerinizle ilgili okurlarınızdan ne tür geri dönüşler alıyorsunuz? Okur beğenilerinden ve eleştirilerinden bir yazar olarak etkilenir misiniz?

Fatma Türkdoğan:

İlk kitabım Kybele’nin Vârisleri çok beğenildi ama betimlemelerin çokluğundan, bir öykümde Arapça ve Farsça kelimeleri fazlaca kullanmamdan dolayı epey eleştiri aldım. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının son ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ilk yıllarını anlatan dönem öyküsüydü, “Düşten Öte Bir Vakit.” Her öykü kendine ait bir dil oluşturur, o dönemin ruhunu yansıtmalıydım ki sahici olsun. Genç okurlar belki anlamakta güçlük çekerler ama bu kadim iki dilin kendine has bir çeşnisi vardır. Dilin sadeleşmesinden yanayım fakat bir türlü vaz geçemiyorum dilime yerleşmiş olan bu tür kelimeleri kullanmaktan.

İkinci kitabım olan “Kırıldığım Yerden Büyüdüm”de ise eleştirilere kulak vererek betimlemeleri azalttım.

“Dilsizin Ağıdı”ndaki öykülerimi daha sade ve vurucu yazmaya çalıştım.

Okurlardan ve eleştirmenlerden iyi dönüşler alıyorum. Eleştirileri olsa bile haklılık payları var. Beğenilerden memnunluk duyup eleştirilere tahammül edememek tam bir tezatlık benim için. Eleştiri mutlaka olmalı ki yazar eksiğini ve fazlasını görüp kendisini düzeltebilsin.

Mehmet Bahçeci:

Biraz da okuma zevkinizden söz açalım. Daha çok ne tür kitaplar okursunuz? Zor bir soru ama en sevdiğiniz üç kitap ve üç yazar hangileridir diye sorsak?

Fatma Türkdoğan:

Edebî her türlü kitabı zevkle okurum. Son zamanlarda yakın geçmişimizi anlatan ve içinde bulunduğumuz zamanla ilgili kaleme alınan siyasi içerikli kitaplara ilgim arttı.

Yazar ve kitap seçimi yapmak çok zor iş benim için ama şöyle cevap vereyim:

L. N. Tolstoy, Diriliş
Yaşar Kemal, İnce Memed
Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf

Mehmet Bahçeci:

Uzman Öğretmenlik konusundaki düşünceleriniz nelerdir?

Fatma Türkdoğan:

Eğitim Fakültelerinden mezun olanlar zaten formasyon eğitimi de alıyor ve o branşın uzmanı olarak eğitim camiasına katılıyorlar, şayet sözlü mülakatı geçerler ise. Uzman öğretmenlik diye bir sınıf olmamalı. Şöyle olabilir: tecrübeli öğretmenlik! Bu da çalıştığı yıllara binaen verilebilecek bir paye. Öğretmen öğretmendir benim gözümde, ancak tecrübeli veya tecrübesiz öğretmen olarak karikatürize edilebilinir edilecekse.

Mehmet Bahçeci:

Son olarak eklemek istediğiniz ya da okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesajınız varsa sözü size bırakalım.

Fatma Türkdoğan:

Esas ben teşekkür ederim, kendimi ifade edebilme fırsatı verdiğiniz ve iyi dilekleriniz için. Okurlara sadece şunu tavsiye edebilirim. Okumak için kendinize fırsat yaratın lütfen. Telefon ve tabletlerinizden e-kitap okuyabilir, seslendirilmiş eserleri dinleyebilirsiniz.

Yazmak istiyorsanız da yazın hatta. İçinizden geçenleri, dilinize dolananları küçük küçük notlar hâlinde yazın, beğenmediğinizi karalayın ya da yırtın. Bir bilene okutun, fikrini alın, yönlendirmelerine göre yazmaya çalışın. Zaman içinde edebiyat türlerine olan meyliniz ortaya çıkacaktır zaten. Hiçbir çaba karşılıksız kalmaz. Azimle yapılan iş mutlaka neticeye ulaşır. Kaleminizin zamanla ustalaştığını göreceksiniz.

Mehmet Bahçeci Kimdir?

Mehmet Bahçeci, 1980 Sinop doğumlu. İstanbul’da yaşıyor, özel sektörde İnsan Kaynakları profesyoneli olarak çalışıyor. Kurucusu olduğu Novelius Edebiyat platformunda yazarlık ve editörlük yapıyor. Yazarın, 2023 yılında Sapiens Yayınları’ndan çıkan, “İçimdeki Yangın” adlı bir de romanı bulunmakta.

 

Fatma Türkdoğan Kimdir?

Fatma TÜRKDOĞAN, Kütahya doğumlu. Emekli öğretmen. Nikea Yayınları editörü. Deneme ve hikâyeleri Acemi, Temrin, Berceste, Cüneyne ve Mevsimler dergisiyle çeşitli, blog ve edebiyat sitelerinde yayınlandı. Temrin Düşünce ve Edebiyat dergisindeki köşesinde beş yıl boyunca kitap tanıtım yazıları yazdı.

Acemi dergisi ve Yazarlık Akademisi Derneği’nin birlikte düzenlediği 1.YAZAK Öykü Yarışması’nda (2013) Kesişen Yollar adlı öyküsüyle birincilik ödülü aldı. Yazarlık Akademisi Derneği (YAZAK) üyesidir. Evli ve iki çocuk annesidir.

Yayınlanmış eserleri:

Kybele’nin Vârisleri, Öykü, 1. Baskı Nisan 2015, Ferfir Yayınları, 2. Baskı Ocak 2020, Yılkad Yayınları

Kırıldığım Yerden Büyüdüm: Öykü, Mart 2021, Anatolia Kültür Yayınları

Dilsizin Ağıdı, Öykü, Eylül 2022, Nikea Yayınları

Hazırlayan: Mehmet Bahçeci

YORUMLAR (1)

  1. Ayten Dirier 30 Mart 2023, 01:39

    Öykülerinde farkli teknik ve şiirsel anlatımı ile dikkat çeken Fatma Türkdogan’i daha yakından tanıtan röportaj icin teşekkür eder, başarılar dilerim…

YORUM YAZ

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.