Eyyüp Özdemir yazdı: “Steve Jobs’la Bir Kahve İçmek”

/ 20 Ağustos 2022 / 475 views / yorumsuz

“..bilincini sına..”

Eyyüp Özdemir yazdı: “Steve Jobs’la Bir Kahve İçmek”

Steve Jobs, neden bir öğle yemeğini şeflerin en mutlusuyla, bize şeflerin gerçekten de dünyanın en mutlu mesleğini yaptıklarına bizleri inandırmış olan Gordon Ramsay[1] ile değil de, “Bir öğle yemeğini Sokrates’le geçirmek isterdim. Bunun karşılığında da tüm teknoloji bilgimi takas ederdim.“ diyerek bir filozofla yemek istemiş olabilir? Herhalde biz de sonrasında Sokrates’in bu tür bir bilgiyle, teknoloji bilgisiyle, daha neler yapacağını çok merak ederdik. İnsanlığın başına daha ne çoraplar örecekti bununla! Şaka bir yana aslında Jobs, bırakın bir öğle yemeğini tüm öğünleri Sokrates’le geçirebilirdi. Sonuçta Platon sanki Sokrates’i yıllarca tanıyormuşuz gibi insanlığın belleğine işledi onu. Zaten Platon Sokrates’i bunca katmanlı tanıtmamış olsaydı ne Jobs ne de bizlerin böyle bir arzusu olurdu. Yine de hiç kimse insanlar kadar ilk’lerin yerini farkında olmadan unutmamıştır. Bundan kurtulmak için her şeyin kökenini bulmak gerek, buna da bir tür hastalık deniyor zaten. Hem bunun için de neredeyse sonsuz bir zamana ihtiyacımız olurdu. Sokrates olmasaydı, Platon olmazdı. Tamam, ama Platon da olmasaydı Sokretes’i bunca iyi tanıyamazdık. Tabi unutmadan hemen başa dönelim, felsefe öğrenmeye çalıştığı için halkın ağzına bir “fahişe” olarak düşmüş Miletli Aspasia olmasaydı, Sokrates de olmazdı.

Bu öğle yemeğinde Jobs’ın, Platon’un gibi Sokrates’in değerini bilmesi ve düşüncelerini pür dikkat dinlemesi gerekmektedir. “Platon gibi başka kim böyle bir kabiliyete sahip olabilir ki?” Bu sorunun haklı gerekçeleri vardır. Sonuçta Jobs bunu sadece kendi için istemiş olmaz. Burada Friedrich Wilhelm olsaydı hem Jobs’a hem de bizlere şöyle haykırırdı: “Bir kafa ne denli doğruya dayanabilir, ne denli doğruyu göze alabilir? Benim için gitgide asıl değer ölçüsü bu oldu. Yanılgı, körlük değildir, yanılgı korkaklıktır…”

Yine de Jobs’ın bu arzusunu yerinde buluyor ve değerli olduğunu düşünüyorum. Bu, Sokrates’in değerini bilmesi ve kendisinin de felsefeye olan ilgisini göstermesi bakımından çok önemlidir.

Çünkü;

Felsefe = Sorgulanmış Bir Yaşam’dır.

Bir de;

Çekiçle felsefe yapmış ne somut ne soyut putlar dikmiş ve önceki putları da çekiciyle parçalamış olan Friedrich Wilhelm’a göreyse, “Felsefe, bugüne dek anladığım, yaşadığım gibisi, yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır.”

Ayrıca;

Whitehead ise felsefeyi, büyük palavracı[2] demokrasilerden kurtulmanın, en etkili yolu olarak görüyordu. “Bireylere genel eğitime” diyordu “felsefi bakış açısı kazandırana kadar, ideal bir demokratik toplum düzeni oluşamaz” Yoksa felsefe, Alexis Carrel’ın da bir kitabında dua[3] için söylediği “Sabahtan dua edip günün geri kalan kısmını barbarca[4] geçirmek manasız ve saçmadır.” gibi çabasız, kendiliğinden meydana gelen bir etkinlik değildir.

Ve şimdi için son olarak Aristoteles;

“Bu nedenle yeteneği olan herkesin felsefe yapması zorunludur. Zira felsefe yapmak ya yetkin yaşamın kendisidir ya da salt sağladığı olanak açısından ruhu oraya en çabuk götürür.” der.

Burada bir paragraf yer alacak kadar bu konudan ayrılıyorum. Ama aslında felsefeyle beslendiğimiz zaman ister konuşulan bir konu olsun, ister izlediğimiz bir film bir video olsun isterseniz de okuduğumuz kitaplar olsun nasıl da sorular üretebildiğimize bir örnek göstermeye çalışacağım:

“Kalın’ın, Nobel ödülünden daha farklı bir şekilde taraf tutan Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü almış İslam ve Batı[5] adlı kitabındaki “ve”si acaba neyi temsil ediyordu? Yoksa tam da karşı çıktığı şeye yani “ötekileştirmekızgınlığına” nihiyeti kestirilebilir bir şekilde bir katkı sağlıyor olmasın? Hem kızgınlık ve öfke yapıtlar oluşturamaz.[6] Kalın, kitabında, “Batı’nın Doğu’yu ve İslam dünyasını bir “öteki” olarak görmesi, İslam’ın tarih sahnesine çıktığı VII. yüzyıla kadar geri gider.” diyor. Batı’ya tam tamına hangi tarihten sonra, VII. yüzyılda, nasıl davranılması gerektiğini gösteriyor. Fakat ilerleyen cümlelerde, “Doğu da Batı’yı bugün bir öteki olarak algılıyor.” Bugün diyor. Bu, bugün hangi gündür acaba? Bugün olarak gösterdiği tarihi Kalın daha genç yaşlarındayken bu kitabı yazmazkenki tarih olarak mı almalıyız? Yoksa kitabın yazıldığı ve basıldığı tarih olarak mı? Şimdi okuyan bizlerin bugününü mü almalıyız? Yoksa diyelim mi ki, otuz kırk yıl sonra kitap okunduğu zamanki tarih olarak mı almalıyız? Acaba bu kullanılan bilinçli belirsizlik argumanı, Doğu’yu kusursuz “görme” isteği olabilir mi? Bunu bilmek imkansız gibi.. Hem “Batı Doğu’yu öteki olarak görür” derken “Doğu Batı’yı öteki olarak algılar” diyor. Gören Batı, kesin suçlu mudur? Doğu, Batı’nın onu kesin olarak “öteki” görmesinden olacak, Doğu mecburen, ne yapsın artık, Batı’yı elinde olmadan “öteki” olarak mı algılıyor? Doğu derken sadece bir coğrafya kastedilmediği bilinir, ama Kalın İslam dünyası diyerek Doğu’nun sadece bir coğrafya olarak anlaşılmasına biraz daha neden olmakta mıdır? Acaba doğru olan bu mudur? Şimdi başka bir Doğu’ya gidelim. Orta Asya, Anadolu’dan da ve Arap Yarım adasından da daha doğuda değil midir? X. yüzyılda yaşamış bir Arap Müslüman olan İbn Fadlan, gerçi onun için araplaştırılmış deniyor demek ki Arap olmadan müslüman olunmuyormuş o dönemde, İBN FADLAN Seyahatnamesi[7] adlı kitabında, kurgusal bir kitap değildir bu, Oğuzları, Oğuz Türklerini ürkütücü bir şekilde “ötekileştiriyor” öteki olarak görüyor/algılıyor belki de. Yine de biz şimdi bugüne denelim. Mesela “bugün” yazılmış Tarhan’ın Psikolojik Savaş – Gri Propaganda[8] kitabında, “Türk toplumunun itaat kültüründen geldiği bilinmektedir. Toplumumuzda, “Hakanımız bilir, devlet kutsaldır” düşüncesi ile “sorma, düşünme, itaat et” inancı vardır. Ancak Batı akılcılığı özgür düşünen, bağımsız davranan, sorgulayan insanlar üretti.” diyor. Bu defa da Tarhan, Türk toplumunu Doğu olarak, görüyor mu demeliyim yoksa algılıyor mu bilemedim? Tarhan Batı’yı korkunç bir şekilde büyük göstermesine rağmen, Batı’yı “insanlar üretti” diyerek canlılıktan yoksun bir makineye, bir bilgisayara mı benzetiyor acaba? Bir kalplerinin[9] olmadığını mı söylemek istiyor? Aslında büyük, kocaman şeylerin doğruluklarına inanmak yerine, insanın en başta kendisine yabancı olduğuna mı inanmalı insan? Bir de felsefeyle beslenmiş ve felsefenin insana gerçek değerde ölmeyi öğrettiğine inanan Montaigne dönelim. İnsanlar kendi inançları dışında olan her şeyi barbarlıkla, ötekilikle, domuzlukla ya da kendi inancında iğrenç olarak kabul ettiği hayvanlarla, hayvanlıklarla suçladığına dair şeyler söyler. Acaba Kalın ile Tarhan’dan önce Montaigne’in bu en basit düşüncesini mi söylemek gerekti? Bu belki de bu gerçek “öteki” tanımıdır. Kim bilir? İşte felsefe okumak kitapların niyetini de anlamamıza yardımcı olur. Acaba Kant, Fadlan hariç, bu iki kitap için bir ruhları yok mudur derdi? Gerçi Kant bunu sanat eserleri için kullanırdı. Oysaki Aristoteles, tarafızca bilmek ve felsefi düşünmek ruhun asıl görevidir, der.”

Aslında asıl konumuzdan, felsefeden hiç ayrılmadık. Soru sormaya çalıştık, felsefe “yargıçlık” yapmaz. Şimdi yine de konumuza dönelim diyorum;

Diyelim ki Jobs sadece, Platon’un Sokrates’in Savunması’nı yaşamı boyunca birçok kez pür dikkat okumuş olsun. Kısa zaman aralıklarıyla birçok kez okumaktan bahsetmiyorum. Beyin sünger değildir. Beynin “biçimlenmesi” yavaş ve bunun için geniş zamanlar ister. Farklı yaşlarda farklı okumalar yapmış olmasından bahsediyorum. Mesela yirmili yaşından bir kez okumuş olsun. Otuzlu yaşlarında bir ya da iki kez okumuş olmalı.. Kırklı yaşlarında da yine en az iki kez ve tabiki yaşamının sonlarına doğru da okumuş olmasını umut edelim. Buna çok özel bir gözlükle okuma da denebilir, ama yine de bu başka bir yoldur.[10] İşte ben de o zaman savunmanın sonunda Sokrates’in inandığı gibi insanlar öldükten sonra benzer ruhların ne olursa olsun birbilerini bulacağına inandığı gibi dua eder ve bunun böyle olacağına dair ant içerim. Jobs, sonsuza kadar Sokrates’in yanındadır! Tıpkı Platon gibi.. Sokrates de sevdiklerinin yanındadır, Homeros’un yanında..

Bense şimdilik Jobs’la, bu güçlü ve tuhaf[11] insanla bir kahve içebilmeyi diliyorum, ama biz gibilerin şuan için onunla takas edeceği bir şeyi yok maalesef..

“Bizler gibi, basit yıldızları olanlar.
Yalnızca dilekle yetinmek zorundalar.
Onların etkisiyle dostlarımızı yalnızca izlemek düşüyor bize;
Aslında düşüncelerimizde saklı tutmamız gerekenleri
Açığa vurmak zorunda kalırız,
Bu da hep teşekkürsüz bırakır bizleri.”[12]

“Okuma, insanların en bilgesiyle de olsa, bir konuşmaya indirgenemez.” diyelimki şimdilik burada sadece Sokrates’i bu düşüncenin dışına aldık. Marcel, kitap ile konuşma arasında asıl büyük farklılığın bilgelerin büyüklüğünden kaynaklanmadığı asıl farklılığın iletişim kurma biçimleri olmasındadır, diyordu. Tüm insanların bu iki deneyimi yaşamış olması da, şimdilik bu düşünceyi daha çok açmamızı geçersiz kılıyor. Yine de biz, burada tümüyle yanıldığımı, bilincimizi durmadan sınamaktan vazgeçmeyelim. Çünkü, “Mutlu yaşam,” der Aristoteles “ya felsefi kavrayıştan çıkar ya da onun kendisi mutlu yaşamdır.”

Eyyüp Özdemir

[1] Ramsay’in mutluluğu felsefenin verdiği mutluluğa benzer mi? Yine de Ramsay’in kocaman bir kalbi vardır, ama Anthony Bourdain’inse şeflerin en tuhafırdır.

[2] Rumi, Mesnevi’sinde palavraların sürmesine yardım eden bilgeleri lanetlemiştir. Bacon’ınsa “Yalnız güzellik uğruna kurulan büyülü sarayları, bunları sudan ucuza kuran ozanlar  takımına bırakın.” der.

[3] Yine de duanın yaptıkları da vardır. Dua, kurban adama gibi ritüeller insanlık tarihinde on binlerce yıl öncesine kadar uzanır. Her inanç türü, duanın bakiyesinden gönlünce harcayabilir. Kurban içinse; “İnsana saygıyı korumak için kurban verenler ya da hayatlarını kurban etmeyi
kabul eden insanlar.” der bir düşünür.

[4] “beddua” burası için daha uygundur.

[5] İslam ve Batı, İbrahim Kalın, İsam Yayınları, 2007

[6] Sokrates’in başında bir tane Meletos’u vardı. Ve o gün Sokrates; “Şimdi Meletos’un
aleyhime açtığı dava için yargı yerine gitmek zorundayım.” der. Savunmada başına ne geldiği hepimiz biliyoruz artık. Ya “bugün” gerçek merak sahiplerinin başına ne gelebilir? Her bir insanın başında kaç tane Meletos, cihaz vardır acaba?

[7] İbn Fadlan: X. yüzyıl başlarında Abbasi Halifesi Muktedir (ölm. 320/932)’in divanında (sekreteryasında) çalışan kâtiplerden ve Mevlâlardan (Araplaşmışlardan)’dır. İBN FADLAN
SEYAHATNAMESİ ve Ekleri, RAMAZAN ŞEŞEN, Yeditepe Yayınevi

[8] Psikolojik Savaş – Gri Propaganda, Nevzat Tarhan, Timaş Yayınları, 2002

[9] Mustafa Kemal’in kalple ilgili bir düşüncesi vardı: “Ben onları affederim, çünkü kalbim
vardır; onlar beni affetmezler, çünkü kalpsizdirler.”

[10] “Peki, ama bu okuma tam olarak nedir?” diye soracak olanlar için, bir yerlerden okuduğum bir düşünceyle cevap veriyorum. Biri, “ördek dediği şeyin tavşan olarak görülebileceğine nasıl ikna edilir?”

[11] Burada “tuhaf’ı” hiçbir şekilde olumsuz bir anlamda kullanmıyorum. Tuhafların en tuhafına Sokrates denir mesela.. Dünya tarihindeki ilk büyük yazarlar da tuhaftı, ama ondan sonra gelenler ve gelecek olanların tuhaflıkları hep azalmaktadır. Artık neredeyse insanlığın önünde çoğu şeyin ilk büyük örnekleri vardır.

[12] WILLIAM SHAKESPEARE, YETER Kİ SONU İYİ BİTSİN, İNGİLİZCE ASLINDAN
ÇEVİREN: ÖZDEMİR NUTKU