Eve Dönüş

/ 3 Şubat 2022 / 349 views / yorumsuz
Eve Dönüş

Memleketinden uzakta, gurbette yüksek öğrenim gören bir öğrenci olmanın getirdiği birçok sıkıntı vardı. En büyüğü de barınma, beslenme sorunuydu. Şansı varsa bir apartmanın zemin katında payına düşen bir odada kalma imkânını elde ederdi. Kendinden önceki bir öğrencinin parmağını fare yemeye kalkmış, genç adam bir süre kuduz aşısı yaptırmak için sağlık kurumunu aşındırmak zorunda kalmıştı. Şimdi apartmanın zemin katında ondan boşalan bir odaya yerleşmişti. Diğer öğrenciyle gideri paylaşıyorlardı. Bir süre akşamları yatağa girdikçe, “Benim de başıma aynı şey gelir mi?” diye epey tedirginlik çekmişti. Başına bir de bu tür sorunların gelmesini hiç istemezdi. Ev kirası, yol ve beslenme masrafları bir kambur gibi peşi sıra geliyordu. Aileden bir yardım gelse de boğucu masraflar yakasını bırakmıyordu. Babası emekli, annesi emektar ev hanımıydı. Ailenin manevi destek sağlayıcısı da denilebilirdi. Üniversite okumayı kendisi çok istemiş ve arzusu onu bu gurbet ellere kadar getirmişti. Burada yalnızlık, soğuk, yabancılık ve geçim sıkıntısı vardı. Öğrencidir uzak durulur, istenmez, akrabalar bile yüz çevirir, herkese, her şeye yabancı olur çıkardı.

Son senesiydi, mezun olup memlekete dönerek arzuladığı bir işe girmeyi hayal ediyordu. Ailenin de bütçesi daralmıştı. Hayat pahalılığı her seneyi geçen senelere göre daha da dayanılmaz yapıyor, masrafların altından kalkmak zorlaşıyordu. Her ne kadar onun suçu değilse de ailesine daha fazla yük olmanın sıkıntısını duymaktaydı. Gelir sağlayacak bir iş bulmak da kolay değildi. İş açığının olduğu alanlar ancak zor ve ağır şartlar taşıyan yerlerde bulunuyordu. Bunlardan biri de inşaatlardı. Bir şantiyede kendine iş buldu. O rutubetli inşaat binalarında işler kolay değildi. Çeri çöpü temizliyor, noksan işleri tamamlıyordu. Mevsim de kıştı. Üst katlardaki boşluklarda ayaz insanın nefesini kesip, bedenini donduruyordu. Gayret, inşaatın çıplak balkonundan gri bulutlara bakıp biraz daha dişini sıkmayı düşünüyordu. Sabahları buz gibi bir havada soğuk inşaata gelmek, işe girişmek enerji gerektirirdi. Onun durumunu bilen işçiler de vardı, bilmeyenler de. Tabii onlar buraya onun gibi nice kimselerin üç kuruş doğrultmak için geldiklerinden haberdardılar. Bazen onlarla lafladıkları olurdu. Birisi:

“Ben de okuyayım dedim ama hem tahsil hem iş bir arada zor yürüyen şeyler. Bizim işler ağır ama nice tahsillinin bile yolu buradan geçer. Kararname mi ne işte, işine son verilmiş bir üniversite hocası da inşaatta çalışmak zorunda kaldı. Yalnız sen değilsin bu şekilde. Adaletsiz dünya. Kimler geldi kimler geçti. Bizler bu işlere alışkınız ama sana çok daha zor gelir.”
“Haklısın,” diye karşılık verdi Gayret. “Mecbur kalmasak burada ne işimiz var?”
“Bitirince ne yapacaksın?”
“Daha rahat iş bulabilirim. En azından kendi seçtiğim bir mesleği yapmış olacağım.”
“Ben on yıldır bu inşaat işindeyim. Benim de hayallerim var. Bir gün çok zengin olup rahat, lüks içinde yaşamak istiyorum.”
“Ben debdebeli bir hayat düşünmedim. Normal, sağlıklı bir yaşantım olsun yeter.”
“Orada haklısın işte. Bir müteahhit biliyorum, çok zengin ama adam mutlu değildi. Önemli sağlık sorunları vardı, ne yiyebiliyor ne içebiliyordu. Ben de öyle bir hayatı istemem doğrusu.”
Annesiyle arada bir haberleştikleri oluyordu. Bir internet kafeden hesabına gelen postaları kontrol ederdi. Yine annesinden mektup vardı. Fırsat buldukça evli olan ablasına yazdırırdı.
“Nasılsın oğlum? Senden epeydir haber alamadık. İyisindir inşallah. Bizleri sorarsan hepimiz iyiyiz. Bu kış günlerinde orada ne yapıyorsun, nasıl ısınıyorsun? Biz burada bildiğin gibi sobayı da yakıyoruz. Kalorifer ısıtmadığı gibi faturası da çok yüksek. Sobanın keyfi de başka oluyor. Sen de soba üstünde demlenen çayı özlemişsindir. İnşallah gel de sobanın yanında sıcağın tadını çıkar. Kuşunu sormuştun, o da iyi.”
Mektup Gayret’in düşünce ve hayallerini yerinden oynatırcasına buna benzer ifadelerle gidiyordu. Gerçekten de sıcak sobayı, onun üstünde demlenmiş çayı özlemişti. Şu anda o sobanın yanında olup gerçek sıcağı hissetmeyi ne kadar da isterdi. Eh, az kalmıştı. Sınavları verip mezun olduktan sonra memlekete dönüp bunların tadını çıkarabilirdi. Kuşunu bile özlemişti. Ailesine inşaatta çalıştığından bahsetmemişti. Nasıl olsa gelip geçici bir işti, onlara bu durumda kaldığını belli etmek istemiyordu. Annesi zaten arada kendisine gönderdiği parayı artırıyor, elinden geleni yapıyordu. Babasına kalsa okumasına hiç gerek yoktu. Bir işe girip çalışması yeterdi. Okumak ona masraf, zaman kaybı gibi geliyordu. Kendisinin ise zanaat gibi işlere hiç ilgisi yoktu. Okumayı, aydınlanmayı, kendini geliştirmeyi seçmişti.

İnşaat işine gireli beri zaman onu daha fazla kuşatıp dar bir alana sıkıştırmıştı. Akşamları yorgunca eve gelmek, sabah erkenden kalkıp gitmek enerjisinin tükenmesine neden oluyor, dinlenmeye bile fırsat bulamıyordu. Para kazanırken derslerinden olmak gibi orantısız bir durum da ortaya çıkıyordu. Ah, hiçbir şeyin iki ucu bir araya gelmiyordu ki. Birini yakalamışken diğeri, diğerini yakalamışken biri kaçıyordu. İki ucu dengede tutmaya çalışmak epey zordu, hatta pek mümkün değildi.
Soğuk çarpmış başı dumanlıydı ama kendini zorlayarak inşaata gitti. Bu ayı da çıkarırsa rahatlayacaktı. Beşinci kata çıktı, korkulukları takılmamış balkonda çalışmaya başladı. Bulunduğu zemin birden buluta dönüşüp ayaklarının altından kaydı gitti. Bedeni aşağıdaki zemine doğru sert bir biçimde çakıldı. Tarih, 18 Mart sabahıydı.
Yaklaşmakta olan baharda, doğa kış uykusundan yavaş yavaş uyanmaya başlamıştı. Gayret, işyerinden izin alıp 18 Mart sabahı memlekete gitmek için yola çıktı. Ailesiyle görüşmeyeli uzunca bir zaman olmuştu, evi, her şeyi çok özlemişti. Otobüse binip memleket ve ev özlemi burnunda tüterek yola koyuldu. Eve geldiğinde o sakin ev ortamını bulmuştu. Evde bazı yenileyici değişiklikler yapılmıştı. Mesela kanepeler çok güzel desenli bir kumaşla kaplanmış, evin havasına zenginlik katmıştı. Tabii her şeyden önce mesele sağlık ve afiyetti. Ama bu tür şeyler de eve canlılık katıyordu. Evin her zamanki dingin havası Gayret’in yorgunluğunu alıp götürmüştü. Emaye kaplı döküm soba kalın, damarlı mermerin üzerinde her zamanki görkemiyle yerinde duruyordu. Soğuk kış aylarına meydan okuyan bu soba adeta kalorifer kazanı gibiydi. Babasının onu yakmayı sanat haline getirdiği bir işlemle her sabah küllerin temizliği yapıldıktan sonra içi kömür, odun ve tutuşturucularla doldurulup akşama ateşlemeye hazır hale getirilirdi. Gayret sobanın hemen yanındaki koltuğa oturup yanan sobanın keyfini burada çıkarırdı. O kadar sıcak olurdu ki üzerindeki fazlalıkları çıkarmak zorunda kalırdı.

“Nasılsın, oğlum. Gelmene çok sevindim.”
“İyiyim. Evin havası bir başka oluyor. Sobayı yakıyor musunuz?”
“Havalar sertleştikçe. Bu akşam yakarız.”
“Ooh, ne iyi olur. Sıcak sobanın tadını çıkarabileceğim. Özlemiştim.”
“Bir de çay demleriz.”
“Oh oh, ne ala.”
“Sana da son zamanlarda yeterince para gönderemedik. Nasıl idare edebiliyor musun?”
“Ediyorum, sorun yok. Zaten bitmesine de az kaldı.”
“İnşallah. Seni gördük ya, bu yeter bize.” Gayret hem konuyu değiştirmek hem de sevdiği kuşa ilgisini göstermek istedi. Kafese yaklaşarak:
“Beni unutmadın, değil mi?” diye sordu.
“Unutur mu?” Gayret parmağının ucuyla onu sevdi.
“Akşam yine omzuma konar.” Akşamları kuşu serbest bırakıyorlar, o da uçma özlemini gideriyordu.
O akşam ev yemekleri yendi, soba ateşlendi. Alevler camsı panelin üzerini sarı dilleriyle yalıyordu. Gayret koltuğa oturup sobanın üzerindeki çaydanlığın demlenme sesini dinlemeye başladı. Biraz sonra kuş da ortama katıldı. Kıvrak, enerjik hareketlerle odanın dört bir yanına doğru hızlı uçuşlar yapıyordu. Sonra Gayret’in omzuna kondu. Orası onun uçuş sonrası dinlenme molası verdiği yerdi. Kim bilir o da sıcak sobanın tadını çıkarmak istiyordu. Sobanın konulmaması gereken sıcak yer olduğunu öğrenmişti. Bazen eğilip alnına, kulağına küçük gaga tık tıkları kondururdu. Sobada dem almış çaylar içildi. Bu çayın tadına doyum olmuyordu. Yanına birer tabak çerez de gelmişti. Bazen kuş da çerez tabağına hamle yapıyor, bir şeyler tatmak istiyordu. Meyve yendiğinde ona da mutlaka bir parça verirlerdi. Vakit ilerleyince kuş ya kafesine konur ya da kendi girerdi. Erken uyuması için kafesin üstünü örttükleri olurdu.

Ertesi gün sönen sobayla oda eski serinliğine bürünmüştü. Perdeler açıktı, içeri loş bir ışık süzülüyor, evde hüzünlü, büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Koltuğun üzerinde 19 Mart tarihli bir gazete duruyordu. Gazetede, 18 Mart sabahı inşaatta çalışırken beşinci kattan düşen Gayret’in ölüm haberi vardı. Kuş gazetenin üzerine konmuş, gazeteye kakasını yaptığı gibi haberin bulunduğu kısmı da koparıp koparıp tükürerek etrafa atıyordu.
İnşaat şantiyesi 18 Mart sabahı garip bir hareketlenme içersindeydi. Beşinci kattan yere çakılan işçinin cansız bedeni etrafında toplanmışlardı. Biraz sonra ambulans geldi ve Gayret’in cansız bedenini kaldırdı. İşçiler tekrar işlerinin başına döndüler.

Fatih Oto

Fatih Oto
Fatih Oto

Yıldız Üniv. Kocaeli Müh. Fak. MYO Elektrik Bölümünden mezun oldu. Anadolu Üniv. Felsefe Lisanı üç yıl sürede onur derecesiyle bitirdi. Eğitim Bilimleri Enstitüsünde Karakter ve Değer Eğitimi Yüksek Lisansını yaptı. Türk Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisansa başladı. Psikoloji sertifikaları bulunmakta. Çeşitli dergi ve gazetede yazıları çıktı. Resim sanatıyla da uğraşı olup sergiler açtı.

Yazarın Basılı Eserleri

1992, roman, Siyah Kristal, Bursa
2004, roman, Edim’in Hayatı, Pencere Yayınevi, İstanbul
2006, öykü, Çapraz İlişki, Bursa
2006, roman, Değişen Zaman, Bursa
2006, roman, Tuvalin Gölgesinde, Bursa
2013, roman, Koanı Bulmak, KKM Yayınları, Ankara
2013, felsefe, Sistematik Felsefe, KKM, Ankara
2017, felsefe, Estetik ve Sanatın Felsefi Kökenleri, KKM, Ankara
2018, felsefe, Zihnin Metafiziği, KKM, Ankara
2019, felsefe-psikoloji, Dünya Görüşü ve Yaşam Sanatı, Dorlion Yayınları, Ankara
2020, roman, Konversiyon Histeri, Dorlion Yayınları
2021, roman, Ustalar ve Çıraklar, Lora Yayıncılık (Florakitap)

Benzer Konular
Sognatore İnsanlar
Ses / Yakup Yaşar