Edebiyatın Gücü / Yaşar Kemal

/ 1 Mayıs 2021 / 39 views / yorumsuz
Edebiyatın Gücü / Yaşar Kemal

Bundan 11 yıl önce Frankfurtta Almanya Yayıncılar Birliği Barış ödülü ile onurlandırıldığım gün konuşmama şöyle başlamıştım: “Ben bir edebiyat adamıyım. Edebiyata başladığımdan bu yana insanlar için elimden ne geldiyse yapmaya çalıştım. Edebiyata başladığımdan bu yana dedim, yazdığımdan bu yana demedim. Çünkü ben edebiyata yazılı olarak başlamadım. Ben, on yedi, on sekiz yaşlarıma kadar bir destan anlatıcısı ve bir folklor derlemecisiydim.”

Biz Cumhuriyet çağının sanatçıları, önce kendi kültürümüze, dilimize dönmeyi öğrendik. Halkevlerinin, Köy Enstitülerinin kuruluşları bize yardım etti. Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşturulan Tercüme Bürosunun çevirileri ile de dünya klasikleriyle tanıştık, roman sanatında dünyanın büyük ustalarından yararlanmak, onlara çıraklık etmek olanağını bulduk, Goethe’den, Schiller’den, Grimm Kardeşlerden, Stendhal’den, Balzac’dan, Tolstoy’dan, Dostoyevski’den, Faulkner’dan faydalandı.

Dünyanın bütün kültür değerlerine başvurmak zorundayız, ama temel kendimiz olarak, kendi kültür değerlerimiz ile yetiştikten, büyüdükten, kaynaştıktan sonra… Bir Türk romancısı, bir halk hikayecisi Köroğlu’nu nasıl anlatır bilmiyorsa, bir masalcının ustalığına varmamışsa, Dede Korkut’u okumamışsa, Yunusu ezberlememişse, Karacaoğlan’ı, Pir Sultanı yüreğinin derinliğinde duyamamışsa, onun bir Homeros’u anlayabileceğini sanmıyorum. Bir Kafka’ya, Bir Çehov’a, bir James Joyce’a varabileceğine inanamıyorum.

Bence, bizim bugünkü gerçek büyük edebiyatımız Nazım Hikmetle başlar. Nazım Hikmetin İstanbul’dan çıkıp, Dadaloğlu halkasına bir yeni büyük halka eklemesiyle başlar. Çünkü son büyük halk şairimiz Dadaloğlu’dur. Nazım, işte bu son halkaya takılmış yeni bir halkadır.

Bugünün Türk romanı, şiiri, resmi artık dünyada var olan, yüzümüzü güldürecek duruma gelmiştir. Anadolu, coğrafyasından ve çok kültürlü bir toprak olduğundan dolayı dünya kültürüne kaynaklık etmiş ülkelerden biridir. Bu toprağın kültüründen gelen sanatçıların üstünden baskılar kaldırılınca, insanlık kültürüne eskiden olduğu gibi katkılarımız olacaktır.

Bizim edebiyatımız da kendi kökeni üzerine oluşmuş bir edebiyattır, öykünme olmayan her edebiyat gibi. Örneğin: Fransız edebiyatı, eski Latin’den, eski Grek’ten gelmedi, kökeni oralardadır. Ama kendine özgü bir edebiyat doğmuştur Fransa’da. Bir Stendhal doğmuştur. Stendhal’ın kökenini araştırırsan, Homeros’u bulursun. Hem de gerçek Homeros’u, sahici destan anlayışını bulursun. Stendhal “Ben arzuhalci gibi yazıyorum” diyor. Homeros, kahvede oturur gibi anlatır. Epope geleneği budur. Stendhal bunu sezmiş biridir. Arzuhalci gibi yazışı bundandır. Ben, Stendhal’i, ilk kez yirmi, yirmi iki yaşlarındayken, gençliğimde tanıdım ve Stendhal benim hep başucu yazarım oldu. Yeni bir roman yazmaya başlamadan önce, Stendhal’i bir kere okur bitiririm, Parma Manastırını, Kızıl ile Karayı. Bir de Nazım Hikmeti okurum. Bir romana başlamadan, bu ikisinin etkisinde kalayım isterim. Nazım, müthiş bir Türkçe kullanır. Bu, müthiş sağlam bir roman mimarisi verir Stendhal’in roman anlayışıyla birleşince.

Her zaman değişik şeyler bulurum Stendhal’de. Örneğin, Stendhal’e gelinceye kadar, savaşlar hep korkunç görüntülerle, kalabalık savaş alanları olarak anlatılırdı, sanki insan savaşın bütün boyutlarını görebilirmiş gibi. Gürültüler, patırtılar, göz gözü görmez durumlar… Oysa Stendhal’den savaş, satıcı kadınlarla, savaşmaya can atan bir çocukla anlatılıyor. Stendhal’de savaş, daha gerçek, insanca, yenilmiş koskoca bir ordu bile, amansız bir yalınlık içinde anlatılır. Tolstoy’un Borodino Savaşını yazarken Stendhal’in Waterloo Savaşını anlatışından ne kadar etkilendiğini görebiliriz. Tabii Tolstoy daha bir görkemli, Stendhal’de her şey daha yalın.

Flaubert “Madam Bovary benim” demiş. Bence çok yanlış bir söz bu. Elbette yazarlar, kendilerini de anlatmışlardır yazdıklarında, ama bir yazarın kendisini anlatmasının hiç mi hiç gereği yok. Yöreyi anlatmak, yaşamı anlatmak, kendini anlatmak demektir. Örneğin, Helena değildir Homeros. Nataşa değildir Tolstoy. Hani ilkel bir söz vardır: “Her insanın yaşamı bir romandır” diye. Hayır. Her insanın yaşamı roman değildir. Roman, bir yaşamdır. Roman, bir atmosferdir. Roman, yeni, yepyeni bir dünya kurmaktır, yeni bir roman dili yaratmaktır. Düş dünyasıyla birlikte bir gerçeklik dünyası kurmaktır, yaratmaktır roman.
Çağımız gerçekçilik üstüne çok şey uyduruyor. Sürrealizme, sosyal realizm, magic realizm… Çağımızda her şeyin olduğu gibi gerçekçiliğin de çok adı, çok biçimi var, anlamı büyük bir karmaşa içinde yuvarlanıp gidiyor. Aslında her yeni akım ve düşüncenin anladığımız gerçekçiliğe bir katkısı oluyor. Joyce romana yeni olanaklar getirdi. Joyce’un getirdiği olanaklardan sonra bir Zola, bir Gorki, bir Şolohov, hatta bir Tolstoy gibi roman yazmak çok zor… Sürrealistlerin getirdikleri olanakları da yabana atamayız, Beckett ve Yeni Dalga romancılarının getirdiklerini de. Sosyal realizm çok talihsiz bir akım olarak kalmış, büyük ustalarını ne yazık ki yetiştirememiştir, türlü sebeplerden ötürü, ama günümüzde sosyal realizmin getirdiği olanaklar üstünde de durmadan edemeyiz.

Çağımızda karmakarış insan ilişkileri var. Bu ilişkiler her gün biraz daha karıştırılıyor, adeta bir kördüğüm oluyor. Bu ilişkilerin altından kalkmak, bu ilişkilerden, yalanlardan dolanlardan, zalimliklerden, yabancılaşma, yozlaşmalardan, insanın insanı sömürüsünden, aşağılamasından, acımasızlıklardan insan gerçeğine varmak hayli zor bir iş. Ama bu karmaşayı veremeden de insana varılamaz. Bunun dışında doğanın kendi iç çelişkileri, bunun da çağımızda yaşamımızda önemli bir yeri var.

Ama asıl insanın yarattıkları… İnsanın yarattığı düş, mit dünyasıyla ilişkileri insanın en büyük gerçeklerinden biridir. İnsan bu dünyada, buna gerçek dünya diyelim, yaşadığı kadar bir de kendi yarattığı bir dünya içinde yaşıyor. Bu, onun yarattığı mit dünyası, düş dünyası, sanat dünyası, din dünyası, ideoloji dünyasıdır. Benim gerçekçiliğim içinde bulunduğumuz gerçek dünyayla insanın yarattığı düş dünyasının iç içeliğini vermektir.

İnsanlar sıkıştıklarında, ölümün acılarını yüreklerinde duyduklarında bir mit dünyası yaratıp ona sığınırlar. Mitler yaratmak, düş dünyaları kurmak, dünyadaki büyük acılara karşı koymak, sevgiye, dostluğa, güzelliğe, belki de ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Ben de kendimi azıcık bir yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olarak miti, düşü getirdiğim denir.

Ve ben bir geleneğin yazarıyım. Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum. Türkiye’nin güneyinde ünlü Çukurova’da, küçük bir köyde doğdum. Köyümün yakınında büyük Roma şehri Anazarbos’un yıkıntıları vardı. Ben çocukken o şehrin sokaklarında oynardım. Ünlü botanikçi Dioskurides, Cicero’nun bir zaman valilik yaptığı bu şehirden olurdu. Ben doğmadan elli yıl önce, benim köylüm bu köye, bir başkaldırmanın yenilgisi sonucu yerleştirilmişti. Köylüler benim çocukluğumda hala başkaldırı türküleri söylüyorlardı. Bizim edebiyat geleneğimiz bir başkaldırma ve bu başkaldırmada da kelleyi verme geleneğidir. Bu gelenekten edebiyat bir savaş silahıdır.

Söz sanatı insani değerlerin her zaman başında gelmiştir. Bir gün söz sanatları insanlıktaki değerlerini yitirecek olurlarsa, işte o zaman bütün değerleriyle insanlık da bitecektir. İptida söz vardır ve söz insandır. Ve sözle yapılan sanat insanlığın kanında, yüreğindedir. İşte sinema, televizyon, sayın sayabildiğiniz kadar… Daha bir sürü yeni aletler icat edilecek ve o aletlerle sanatlar yapılacaktır. Hiçbirisi, hiçbir zaman söz sanatlarının yerini tutmayacaktır. Bozulmuş bir edebiyat sağlıksız bir toplumun ürünüdür. Bir toplum bütünüyle edebiyatına yansır. Edebiyat en etkili sanat olduğuna göre toplumdaki bozulmalara, yabancılaşmalara karşı da savaşım vermeli.

Hiçbir çağda, kötülük bugünkü gibi örgütlenmedi ve güçlü olmadı. Kötülüğün dünyamızın yaşamını tehdit ettiğine her gün tanık oluyoruz. Milyarlarca insan sömürülüyor, bazı olanaklara kavuşmuş insan kardeşleri tarafından. Gözü dönmüş bir savaş kışkırtıcılığı almış başını gidiyor. Eğer edebiyat, geçmişte insanlıkla birlikte verdiği savaşımı günümüzde de sürdürebilir, insanlığımızın büyük belaların içine düşmesinin önüne daha kolaylıkla geçebiliriz.

Edebiyat hiçbir zaman bir süs olmamıştır. Edebiyat, bazı amaçları gerçekleştirmek için her zaman politik bir silah olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Ve sanatçılar da çoğu zaman kimin yanında olacaklarını bilmişlerdir. Günümüze bakalım, atomun, ölümün yanında mıyız, barışın, kardeşliğin, yaşama sevincinin yanında mı? Karanlığın mı, aydınlığın mı? Sevginin mi, düşmanlığın mı? Çağımızda her şey öylesine açık seçik biliniyor ki, başka bencil bir hesabı yoksa sanatçının yolunu şaşırması mümkün değil, kim için, ne için savaşacağı ortada onun için. Bir sanatçının yabancılaşma ve yozlaşma bataklığına düşmesi için çağımızda çok az geçerli sebep var.

Bu çağın sanatçısı bir kuş gibi şakıyabilmeli, bir su gibi aydınlık olabilmeli… Bir çocuk kadar saf, temiz… Başka türlü üstümüze yığılmış bunca kirin altından kalkabilmek zor. Sanat, daha doğrusu söz sanatları bir ateş gibi, ulaştığı yerdeki bütün kirleri temizler, gökyüzü gibi pırıl pırıl eyler. Ben yaratabilme olanağını buldukça mutlu olurum. Karmaşıksız, yapyalın yaratabilme gücünü kendimde buldukça. İsterim ki benim bütün yapıtlarımı çocuklar da anlasınlar. Ama nerede bende o yalınlık, o temizlik, o saflık… Ben de bu tüketimci, obur, gözü doymaz, hastalıklı çağın bir sanatçısıyım, kendimi korumak için ne kadar gücüm var ki… Ama bizim çağımızdan da, buna inancım sonsuz, çocuklara bile kendini, eserlerini okutacak sanatçılar, güçlü insanlar çıkacaktır. Doğa ve insan kendini her zaman, bütün yıkımlar karşı onaracaktır.

Der Spiegel, 2008

  • Yaşar Kemal, Binbir Çiçekli Bahçe, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2009