Düşlerimin Sınırsızlığı

/ 7 Şubat 2021 / 223 views / yorumsuz
Düşlerimin Sınırsızlığı

Her an uyanacak bir rüyanın tam içindeyiz. Dışında kalmanın imkansızlığıyla, kimimiz mutlu, kimimiz mutsuz; kimimiz arayan, kimimiz aradığını bulanlarız. Ben neyi aradığımı bilmiyorum; ya da neyi aramam gerektiğini. Bu aramam gerekeni bulup bulmadığımı da bilememenin sancılarını yaşıyorum; düşüncelerimde, kalbimde ve de ruhumda. Attığım her adımım, aldığım her nefes, bana gerçekliği hatırlatmamı sağlıyorsa; kurduğum düşlerde bana, gerçekliğe karşı nekadar aciz olduğumu haykırıyor. Bu haykırışlara düşlerimde yer veriyor oluşum ayrı bir ızdırab. Bir yerlerden sızıp ve çıkmak nedir bilmeden, yüzüme yüzüme tüm gerçekliği haykırıyorlar defalarca. Benim düşlerimin müebbetliği, gerçekliğin bedenime verdiği ezaların bir yansıması olarak beliriveriyorlar. Bu ezalar oldukça, arttıkça ve yıprattıkça, düşlerime daha kuvvetlice sarılma durumunun muhtaçlığını hissediyorum. Ben mi karamsarım; yoksa karamsarlık duygusunun gerçekliği mi, benim peşimi bırakmaz bir halde? Her gerçeklikte, karamsarlık duygusunu hortlatan ben miyim; yoksa hortlayan bu karamsarlığa savaş verememenin güçsüzlüğünde miyim? Düş kurmadan duramayan ben, bu karamsarlığı yaratan gerçekliğin neticesinde oluşması sebebiyle, düş kuramayacak olmanın sıkıntısıyla mıizin vermekteyim bu karamsarlığa?

Kalbime yaslanıyor oluşum huzurumu arttırsa da, huzursuzluğumun da tek sebebi oluyor ne yazık ki. Bu huzursuzluğum, kalbime daha çok yaslanmamı gerektiriyor. Aldığım huzurmu daha çok; yoksa huzursuzluğum mu? Bu durumu ölçebilecek terazilerin, gerçekliğin içinde saklı oluşu, benim bu kıyaslamayı yapmamı engelliyor ne yazık ki! Gerçekliğin yarattığı korku devam ettikçe, bu kıyaslama hiçbir zaman gerçekleşmeyecek gibi görünüyor. Kalbime yaslanışım, gözlerime gerçekliğin karanlık bir kuyu gibi görünmesine tek sebep ve bu kuyuya her girip çıkmamda yaşadığım huzursuzluk, beni bu dünyadaki gerçekliğe değilde, rüyadan uyanırken ki yaşayacağım asıl gerçekliğe özlem duymamı sağlıyor. Kurduğum düşlerde, o özlemini duyduğum gerçekliğin büyük yer kaplaması, karamsarlığıma karşı bir nevi kalkan görevinde olmasını sağlıyor. Ama bu kalkanıma, hayatın gerçekliğinin kara bir mürekkep gibi sıçraması, düşlerimin dilini yeşilden siyaha çevirmesi, beni kurulacak başka düşlere gebe bırakıyor. Gerçekliğe takılan düşlerimden en uzun direneni, son sözünü fısıldıyor kalbime: ‘’Düşlerini düşür kağıda ve kaleminle herbir parçasını yerli yerine oturttur.’’

Önce, -Yeşil Bir Düş- diyorum başlığına; sonra kendi içimde bin parçaya bölünüyorum ve her bir parçama farklı farklı özellikler veriyorum. Kişiliğini, duygularını, görünüşünü, yürüyüşünü, konuşmasını belirliyorum. Her biri, bir diğerinden farklı bir halde beliriveriyorlar. Onlara, kendi uydurduğum isimlerle sesleniyorum ve ne bir itiraz, ne de bir hoşnutsuzluk seziyorum. Zifiri karanlık ve sessizliğin kuşatılmışlığında kurduğum bu hayale, hayallerin sınırının olmadığı bilincini iliştiriyorum ve sahipleniyorum, en sınırsız, en görkemli ve en derin bu hayali.

Yeşil bir yaşam alanı hayal ediyorum, gökyüzü ve denizi yeşil düşlüyorum. ‘’Neden mavi değil?’’ diye sormaya kalkıyor biri; ‘’bu da benim hayalime kattığım farklı bir lezzet’’ diye cevaplıyorum. Her biriyle, ayrı ayrı sohbetler ediyorum. İnsanlarla yapamadığım sohbeti, onlarla gerçekleştiriyorum. Çünkü biliyordum ki, bana yalan söylemeyeceklerdi. Her biriyle konuştuğum renk farklıydı. Kimisiyle sarı, kimisiyle kırmızı, kimisiyle mavi… Ama hiçbiriyle yeşili konuşmuyorduk; yeşili sadece seyrediyorduk. O yeşilin yoğunluğunda renklendiriyorduk sohbetlerimizi. Yağmur yeşil yağıyor, ardından gökkuşağının herbir rengi yeşil açıyordu. Güneşin ışınları bile yeşildi, ısıtırken bizleri. Yeşil toprakta, yeşil çimenlerin üzerinde, yeşil yeşil kuşlar ötüşüyordu. Ötüşleri bile yeşildi. Gülücükler saçıyorduk etrafa yeşil yeşil. Hayalimde üzüntüye yer yoktu; çünkü her birimiz yeşilin huzur verici etkisindeydik. Ağlasaydık eminim, gözyaşlarımız bile yeşil süzülürdü yanaklarımızdan.

Hayal gücünün sınırı yoktur ve sırf bu sınırsızlık yüzünden kurduğum bu hayale, gerçekliğin bana yaşattığı karamsarlığın girmesinin sınırını koyamadım. Bir damla siyah mürekkebin damlayıp yayılması gibi, beliriverdi kara bir leke. Engel olamadım ve o lekeyle savaşmaya karar verdim, tüm farklı renkteki karakterlerimle. O leke yayıldıkça korkum arttı, o leke yayıldıkça umudum azaldı ve her bir renkteki karakterime bulaşıyordu, yavaş yavaş. Bulaştırdığı her bir karakterimin gözyaşlarına şahit oluyordum ve bir noktada yanıldığımın farkına varıyordum. Gözyaşları yeşil değildi, siyahtı ve bu gözyaşlarının her bir karakteri de siyaha dönüştürüşüne şahit olmanın acısını yaşıyordum. Siyaha dönüşen karakterin her biri, dokunduğu her şeyi de siyaha dönüştürüyordu. Denizi, gökyüzünü, çimenleri, evleri, kuşları… Onlar dönüştükçe, ben kaçıyordum;onlar dönüştükçe, ben düşüyordum; onlar dönüştükçe, ben çaresizliğime kahroluyordum. Odamda ki karanlıkla başbaşa kalıyor; çığlıkların, gözyaşlarının, inlemelerin yerini, odamdaki derin sessizlik alıyordu. Hayalime karabasan gibi çöken bu kötülük bendendi, içimden. Karamsarlık olarak başlayıp, kötülüğü doğurmasıyla devam eden, en derinimde saklı duran, belki unutulmuş, belki gizlenmiş, atmadığım ya da attığımı zannettiğim bir lekeydi. Belki ufacık bir noktaydı görülmesi çok zor olan; belki de apaçık görülendi, farklı bir biçimde algılanan.

Karamsarlığın doğurduğu kötülüğe engel olamayışım, beni başka düşlerin kucağına atıyor ve haykırıyor kalbime: ‘’Sınırsızlığının sınırındayım’’diye.

Enver Karahan

Etiketler