Cüppeli

/ 23 Ağustos 2022 / 113 views / yorumsuz

Cam güzeli olmuştu o ara. Camın kenarında oturup sokaktan gelip geçenleri seyretmek, çocukların cıvıltısına eşlik etmek, seyyar satıcıların çığırtkanlıklarına kulak verip ara sıra sepet salıp oturduğu yerden taze sebze meyveye ulaşmak görülmemiş nimetlerdi Nihal için.

Cüppeli

Bu kaçıncı beyhude çabaydı? Nihal yine iz peşindeydi. Erkan denen o vurdumduymaz serseriyi bulmak için bakmadığı yer, arayıp sormadığı kişi kalmamıştı. 5. yıla girmişti. Adamın karabatak gibi 2 gün görünüp 3 ay ortadan kaybolduğu koca 5 sene. Her dönüşünde tatlı sözleriyle, yaptığı jestlerle avlıyordu Nihal’i. Nihal bu görkemli buluşmalarda, onun yokluğunda döktüğü tüm gözyaşlarını bir çırpıda kurutuyor ve tazecik bir gül gibi açıveriyordu kendini yine bir muammanın ortasına. Bu kısır döngü onun aklını başına getireceğine, bir girdap gibi çekiyordu her defasında onu içine. Adam kaybolduğu an karalar bağlıyor; en yakın dostu, sırdaşı Sibel’in yanında alıyordu soluğu, omzunda doyasıya ağlamak için. Sibel, Nihal’in gözleri açılsın diye dil dökmekten bitap düşmüştü artık. Zira bir neticeye varamamıştı. Nihal 2 gün sonra aşk acısını Sibel’in omuzlarına bırakmış olarak, küllerinden yeniden doğmuşçasına olay yerinden ayrılıyor ve bin bir umutla, tükenmeyen inancıyla yüklü vaziyette Erkan’ı arama girişimlerine başlıyordu. Adam Nihal’e değer vermiyor, ona karşı derin hisler beslemiyordu, bu aşikardı. Bu hakikati Sibel her defasında farklı farklı yorumlarla dile getirse de Nihal’de bunun bir karşılığı yoktu. O bunları kabullenmemeyi, kendi ütopik dünyasında yaşamayı çoktan seçmişti bile. Ama artık bu yaşanan bardağı taşıran son damla olmuştu.

Erkan yine sırra kadem basmıştı ve Nihal uzun uğraşlar neticesinde güç bela ortak bir arkadaşları vasıtasıyla öğrenmişti ki; sessiz sedasız, habersizce askere gitmiş beyefendi. Kan beynine sıçradı Nihal’in öğrenince. “Bir helallik de mi almaz insan?” diye diye yedi bitirdi kendini günlerce, sanki adamın yaptığı her şey normalmiş de bu abesmiş gibi. Bu ortak arkadaş da pek yaman çıkmıştı. Öyle bir ayak diredi ki yerini söylememek için, Nihal pes etti sonunda. Kavramaya başladı acı gerçekleri. Adam açık ve net Nihal’in kendisine ulaşmasını istemiyordu. Ama Nihal bu; her kapıyı illa zorlayacak son raddeye kadar. Kendine ve Sibel’e, Erkan’a dair atacağı son adım olduğuna söz vererek Erkan’ın mahallesinin muhtarını aradı. Muhtarın da ağzı kilitliydi ve artık bu eşikten dönmenin vakti gelmişti Nihal için.

Kararlıydı, son noktayı koymuştu. Bu defter bir daha açılmayacaktı. Bu süreci sarsılmadan atlatabilmek için meşguliyetlerini artırdı. İşine daha sıkı sarıldı. Sibel de sık sık yanında olarak ona destek olmaya çalışıyordu. Zaman içinde türlü uğraşlar edindi kendine; kimi zaman sosyal hayata kesintisiz bir hızla karışıyordu; öyle günler de oluyordu ki günışığına hasret kalırcasına odasına kapanıyor, kitaplara gömüyordu kendini. Sibel neyse ki çok geçmeden Nihal’in bu uç noktalardaki hallerini fark etti ve duruma el koymaya karar verdi. Evet, unutmak için çabalıyordu Nihal ama bu aşırılıklar onun dengesini sarsmaya başlamıştı artık. Ona yeni bir aşk lazımdı belki de. Artık kendini, duygularını zindandan çıkarmalı, rahat bırakmalı, önüne bakmalıydı.

Tam da yeni kararların arifesindeyken Sibel aldığı duyumlarla birlikte Nihal’i alelacele Ümraniye’de bulunan özel bir kuaföre götürmek üzere yola çıkardı. Neydi bu kuaförün özelliği? Nihal duyduklarıyla hayrete düştü ama Sibel anlatımıyla o kadar ikna ediciydi ki Nihal “denemeye değer!” dedi ve olur verdi. Efendim, bu kuaförün eli öyle kerametliymiş ki kimin saçına dokunsa o kişinin tez vakitte kısmeti açılırmış. Sibel hem de sağlam kaynaklardan, üstelik buna tanık olan şahıslardan elde etmiş bu malumatı. Kafa kafaya verip, kısmetlerine tez elden kavuşmak ümidiyle yola koyuldular.

Genç bir hanım ve yardımcısı karşıladı onları. Kızlar sormadılar ama anlamışlardı bu hanımın keramet sahibi olarak bahsedilen kişi olduğunu. Nihal röfle yaptırmaya karar vermişti. Önce saçını açma işlemi ile başladılar. O bir kenarda oturup ikinci aşamaya geçmek üzere beklerken sessiz sakin olan dükkan birden mahşer yerine döndü. Acil bir gelin başı için bir aşiret dolusu kadın girdi kuaförden içeri. Çok müşkül durumda olduklarını, nikaha çok az bir zaman kaldığını belirterek kuaför hanımdan bu özel ve kutsal gün için yardımını dilediler. Kuaför hanım Nihal’e döndü müsaade istercesine bakışlarla. Nihal “hayır” demeyi bilmeyen ender insanlardan biri olduğu için sırasını vermekte hiçbir mahzur görmedi. Lakin, bitmek bilmiyordu bu gelin başı. Sibel sinirlenmeye başlamış, gidip usulünce konuşmak istemişti ama Nihal: “bırak, acelemiz yok, hem sevaptır.” diyerek ona mani oldu. Gelinin hazırlıkları bitmek üzereyken kuaför hanım hemen yardımcısına Nihal’le ilgilenmesi için seslendi. Nihal koltuğa oturdu ama yardımcının iş bilmez tavırlarından hoşlanmamıştı. Üstelik elinde keramet olan hanımın saçını boyamasını istiyordu haliyle. Yoksa buraya kadar gelmeleri, üstüne bir de sırasını başkalarına vermesi hepten anlamsızlaşacaktı.

Kuaför hanım harıl harıl diğer konuklarla ilgilenmekteydi. Bir gelin başı diyerek girdikleri kuaförden belli ki tüm düğün alayı elden geçmiş olarak çıkacaklardı. Sessiz serzenişi içine hapsoldu Nihal’in. Sibel’in püskürmesine de fırsat vermiyordu. “Elbet bunda da bir hayır vardır.” diyerek sonuca odaklanmaya çalışıyordu. Kafasında röfle paketleri sarılı olarak yine bir köşeye alındı Nihal. Yarım saate kadar yıkamaya alıp bitireceklerdi işlemi. Köşede oturmuş, önlerinde cereyan eden curcunayı izliyordu Nihal ve Sibel. Her kafadan bir ses çıkıyor, kimi makyajını yeterli bulmuyor, sitem ediyor; kimi saçından hiç memnun kalmayarak tekrar şekillendirmek istiyordu. Az önce müşkül durumda olduklarını söyleyenler miydi bunlar? Gün sonunda müşkül duruma düşen tek kişi Nihal’di. Zira, yarım saat içerisinde yıkanması gereken saçlarına ancak 4 saat sonra sıra geldi. Kafasındaki paketler saatler geçtikçe bir gülle gibi ağırlaşmış ve o ufacık kafa neredeyse yerçekimine yenik düşüp bu ağırlığı taşıyamayacak hale gelince müşküle düşen değil düşüren düğün konvoyu çıkıp gitmişti nihayet. Bin bir özür dileyerek kuaför hanım olaya el koydu, kendi elleriyle hemen Nihal’in saçlarını yıkadı. Onun elleri değince Nihal tüm gerginliğini, öfkesini unuttu ve kendini mucizeli ellere teslim etmenin hazzını yaşamaya çalıştı. Islak saçları havlu ile sarılıyken kuaför hanım bir müsaade daha isteyerek yemek molası vermek istedi. Tam Sibel artık dayanamayarak kadına çıkışacakken Nihal yine onu durdurdu ve “buyurun, müsaade sizin.” dedi. Bir 45 dakika da böyle geçti.

Yemek bitti, yardımcı kız hemen Nihal’i alarak saçlarını kurutmaya, şekillendirmeye girişti. Nihal bu kızdan hiç hazzetmemişti ama kuaför hanımın ilgilenmesini istemeye de dili varmıyordu. Hayır demeyi bilemeyen, en masum ve haklı isteklerini sırf muhatabına yük olur diye dile getiremeyen insanların vay haline. Hayat hiç acımaz yazık ki bu nesli tükenmiş saf insanlara. Korktuğu başına gelmişti işte, tam da başına. İş bilmez kız Nihal’in güzelim saçlarını fırçaya öyle bir doladı ki, 3 kişi uğraştı da güç bela kurtardılar saçı bir parça zayiatla. Totalde 6 saatlik bir bekleyiş, üstüne saçların zedelenmesi, sadece saçlar mı sinirlerin de yıpranması, olumlu duyguların yara alması, tüm bunlara rağmen keramete dair bir parça umudun cepte tutulması sonucunda kazanılan ne vardı dersiniz? Koca bir sükut-u hayal. En başta konuşulması gereken en sonda dile dökülürse olacağı buydu işte. Bunca bekletilmenin ve uğranılan hasarın karşılığı olarak indirim bile yapmadıkları gibi kızların tüm ümitlerini de suya düşürdüler. Meğer bu kuaför 1 ay önce el değiştirmiş. Bu hanımın kerametle uzaktan yakından bir ilgisi yokmuş. Son söz olarak:

“Evet, burayı bize devreden hanımın mucizevi ellerinin methini biz de çok duymuştuk.” demez mi bir de hanımefendi?

Yol boyu ne Sibel gıkını çıkarabildi ne Nihal tek kelam etti. Lakin, eve girdikleri an birbirlerine attıkları manidar bakışla birlikte kahkahalarını koyuverdiler.

Hayat devam ediyordu. Nihal akışa uyup gidiyordu. İç dünyasındaki fırtına dışarıdan bakıldığında belli olmuyordu ama kırk yıllık dostu Sibel onun hareketlerinden boğuştuğu suların derinliğini anlayabiliyordu. Yaptığı her iş suni geliyordu Nihal’e. Kendini hiçbir eyleme tam manasıyla vakfedemiyordu. Yine bir gün iç sıkıntılarının tufanında alabora olmak üzereyken Sibel kafası dağılsın, hayatına bir renk gelsin diye falcıya gitmeyi önerdi. Taksim’de adı sanı duyulmuş bir falcıymış bu, çok rağbet görüyormuş. “Felekten bir gün de biz çalalım.” diyerek kandırdı Nihal’i. Ama Nihal peşin peşin de uyardı Sibel’i.

“Faldır, keramettir; bunlara göre şekillendiremem hayatımı. Sadece havamız değişsin diye kabul ediyorum bu teklifini. Falcı uydurduğu masalları anlatırken sakın bana gaz verme, oldu mu can dostum?” dedi Sibel’e göz kırparak.

“Bir öncekinde bastığımız yeri bilemedik ama şimdikinde zemin sağlam. İstihbarat çok kuvvetli. Yüzüne bakar bakmaz okuyormuş hayatını bu kadın.” dedi Sibel.

“Ah Sibel ah, akıllanmayız biz senin sayende. Bindik bir alamete, bu sefer neye uğratacak bizi bu rivayetler, yaşayıp görelim bakalım.” dedi Nihal tebessümle.

Taksim’in tam orta yerinde, dimdik merdivenlerden çıkılan 2. kata konumlandırılmış bir kafeydi burası. Çekine çekine girdi Nihal. Rengarenk bir mekandı. Birçok masa vardı etrafta. Loş bir ortam karşıladı onları. Her masanın ortasında aydınlığı sağlayan süslü mumlar vardı. Ortamın bu atmosferi biraz da efsunluymuş izlenimi uyandırıyordu insanda. Anlaşılan tam aslına uygun dekore edilmişti. Fal bakılıyor olduğuna göre etrafa biraz loşluk, biraz gizem serpiştirilmesinde sakınca yoktu. Bir masaya alındılar ve sipariş ettikleri kahvelerini yudumladılar, bir yandan da falcıyı bekleyerek. Sonunda kadın içeri girdi. İnanılmaz renkli ve hareketli bir kıyafet vardı üstünde. Etekleri uçuşarak girdi adeta içeri. Kollarında türlü türlü bileklikler şıngırdıyor, boynundaki upuzun kolyeleri dikkat çekiyordu. Gülen yüzü, melodik konuşması da eşlik edince kadın başlı başına bir panayır alanıydı adeta.

Kızların yanına geldi, onlarla hasbihal etmeye başladı. Önce Sibel fincanını sürdü ileri. Kadın uzun uzun baktı bir fincana, bir Sibel’in gözlerine. Etkili bir girizgah yaptı. Kızların beklediği gibi “için kararmış”, “üç vakte kadar yol görünüyor” cinsinden basmakalıp sözler söylemedi. Bu, kızların daha da çok dikkatini çekti ve can kulağıyla dinlemeye başladılar fincanda görünenleri. Gerçekten şaşırtıcı bir şekilde Sibel’in hayatına dair öyle nokta atışları yaptı ki kızların nutku tutuldu ve Sibel’e yakın zamanda nişan göründüğünü söyleyerek nihayete erdirdi falı. Sibel’in heyecanı görülmeye değerdi. Fala iyi kaptırmıştı kendini.

Sıra Nihal’e gelmişti. Kadın onun fincanına da uzun uzun baktı. “Aklın gibi karmakarışık bu fincanın içi de.” dedi. Nihal buna pek şaşırmadı, devamında öngörebileceklerini merak ediyordu yalnızca. Kadın konuştukça kızlar renkten renge girmeye başladı. Nihal neredeyse Sibel’in kendisinden önce gelip kadına hayatlarıyla ilgili tüyolar verdiğini düşünmeye başladı. Ama Sibel’in düştüğü hayrete, yüzünün şekilden şekle girmesine bakılırsa böyle bir şike yapmadığı aşikardı. Kadının en can alıcı sözleri Nihal’in kalbine öyle bir değdi ki:

“Bırak artık şu uzun burunlu Erzurumlunun peşinde koşmayı. Aç gözlerini, çevir başını etrafa, cüppeliyi bulacaksın yakınında.” deyince Nihal’in kalbi yerinden fırlayacak oldu adeta. Hadi uzun burunlu diye sallamış olsun, iyi ama Erzurumlu olduğunu söylemesi? Bu nasıl bir seziydi? Nihal ürkmeye başladı, daha fazla devam etmesini istemedi. “Bu kadarı kafi, biz kalkalım artık.” diyerek sürükledi Sibel’i. Sibel yol boyunca sorduğu hiçbir sorunun yanıtını alamadı Nihal’den. İçine kapanmıştı Nihal, bu Sibel’in en korktuğu şeydi ve şimdi buna kendisinin sebep olduğunu düşünerek üzüntü ve pişmanlık ile sarmalanmıştı. Neyse ki eve vardıklarında Nihal ağzını açmaya karar verdi ve fal yorumunu etraflıca tartışmaya başladılar.

“Kim bu cüppeli? Hakim mi, avukat mı, yoksa akademisyen mi? İşin yoksa araştır, dur.” diyerek bir kahkaha patlattı Nihal.

“Kim bilir belki de rahiptir.” diye takıldı Sibel de.
Nihal bu fal bahsinin birkaç gün etkisinde kaldı. Ama hayatını buna göre yönlendiremezdi elbet. Yaşamına kalbindeki yarayla kaldığı yerden devam ediyordu. Zamana bırakılan her yara iyileşmeye muktedirdi. Gitgide daha az hissetmeye başladı Erkan’ın yokluğunu. Artık daha mantıklı düşünebiliyordu birçok şeyi. Onu istemeyen birini kendi gönlüne yük etmenin kendi hakkına girmek olduğunu idrak ediyordu artık. Değer görmediği bir yola sapmayacaktı bundan böyle. Kendini daha çok sevmeye ve önemsemeye başlamıştı.

Fal baktırmalarının üzerinden 3 ay geçmişti ki Sibel parmağına nişan yüzüğünü takmıştı bile. Nişan günü Sibel Nihal’e takılmaktan geri durmuyordu.

“Senin cüppelinin de eli kulağındadır can dostum, sen de gözünü dört aç.” diye diye Nihal’i bir bekleyişe sevk etmeye başlamıştı. Nihal’in aklına bu düşünce girmeye başladığından beri yanında yöresinde tanıştığı, denk geldiği adamların ilk olarak mesleklerini merak eder olmuştu. Ama bekleyince gelmezdi beklenilen; unuttuğun an çıkardı kenardan köşeden. O da bu bekleyişi bir süre askıya aldı ve hayattaki hedeflerine odaklandı.

Baharın gelmesiyle etraf cıvıl cıvıl, kalpler kıpır kıpırdı. İnsan mevsimin bu güzelliğiyle tüm dertlerinden soyunuyordu adeta. Nihal de 1 hafta kafa tatili yapmak istemiş, yoğun iş temposuna ara verip evinde inzivaya çekilmişti o hafta. Cam güzeli olmuştu o ara. Camın kenarında oturup sokaktan gelip geçenleri seyretmek, çocukların cıvıltısına eşlik etmek, seyyar satıcıların çığırtkanlıklarına kulak verip ara sıra sepet salıp oturduğu yerden taze sebze meyveye ulaşmak görülmemiş nimetlerdi Nihal için. Zira yıllardır hayat koşturmacası yüzünden böyle küçük ve tatlı anlara hiç denk gelememişti. Kahvesini yudumlarken etrafı seyreder, hemen karşılarındaki caminin ezan sesini dinleyip tefekküre dalardı uzun uzun.

O hafta güzel bir terapi oluyordu Nihal için ama bir gariplik dikkatini çekti aynı günlerde. Tam ikindi namazı sonrası imam alelacele camiden çıkıyor, koşturarak uzaklaşıyordu. 3 gün boyunca dikkatini çekti bu sahne Nihal’in. Bu imamın nereye ve neden koştuğunu o kadar çok merak ediyordu ki hep aynı saatte gözünü cami kapısına dikiyordu. Daha fazla dayanamadı ve 4. gün imamı takip etmeye karar verdi. Neden üstüne vazife edindiğini hiç bilmiyordu ama içinde engel olamadığı bir ses imamın peşine salıvermişti onu. İkindi ezanı okunurken Nihal kapının önünde oyalanmaktaydı. Ve cemaat dağılırken Nihal de atıldığı maceranın heyecanından olsa gerek yayı gerilmiş bir ok gibi hissediyordu kendini. İmam yine seri bir şekilde çıktı, koşturarak yokuştan aşağı inmeye başladı. Nihal de fırladı peşinden. Aslında imama yakın bir mesafedeydi ama nasıl olduysa yokuş bitip de köşeyi döndüğünde imam gözden kaybolmuştu. Dümdüz devam eden yolda bir müddet daha ilerledi Nihal ama imamdan başka pek çok tanıdıkla rastlaştı bu yolculukta. Merakı katlanarak arttı bu talihsiz takip olayından sonra. İşin peşini bırakmayı düşünmüyordu. Ertesi gün de aynı saatte aynı mevzide konuşlanmıştı bile. Netice bir önceki günden farksızdı. Nihal durdu, düşündü ve “Ne yapıyorum ya ben?” diyerek gülmeye başladı haline. Gizemi çözememişti ama daha fazla da üzerinde duracak değildi. Zaten izni de bitmişti ve o günden sonra işine dönerek bu aralayamadığı sır perdesini tamamen kapatmıştı bile.

Yaklaşık 1 ay sonra Sibel ile Nihal sahilde, gençlerin gözde mekanı haline gelen bir kafe keşfettiler ve ara sıra orada takılmaya başladılar. Bir akşamüstü kalabalık bir arkadaş grubu ile toplanmışlardı. Motosiklet tutkunları da o gün sahilde herkesin ilgisini cezbeden güzel bir gösteri yapıyorlardı adeta. İçlerinden bir motorcu bilhassa çok alkış topluyordu. Harika bir görsel şölen sunuyordu sahildeki tüm izleyicilere. Sibel ve Nihal de hayretle izlemekteydi bu motorcunun hünerlerini. Meğer onların arkadaş grubundan Selim bu motorcuyu tanımaktaymış. Gösteri biter bitmez onu masalarına davet etti. Gösterişli kaskını, zincirli motorcu montunu çıkaran, deri pantolonuyla da dikkat çeken bu genci masadaki kızlar oldukça havalı bulup bir an önce kendisiyle tanışmaya can attılar. Delikanlı her biriyle mesafeli bir şekilde selamlaştı ama bir çift gözde diğerlerinden daha uzun süre konakladı. Nihal’in gözleri isabet etmişti Tuncay’ın gözbebeklerine. Gözlerini ilk kaçıran Nihal oldu. İçine bir kor düşmüştü sanki. Bu adamı uzun zamandır tanıyor gibiydi. Tuncay da pek farklı değildi. Kendini zor topladı, o gözler içinde öyle derin bir yere nüfuz etmişti ki sol yanı ağrıyordu adeta. Nasıl bir etkileşimdi ki bu, ikisi de dıştan dimdik ayakta görünürken içlerinde depremler oluyordu. Aşk denen yangından birer kıvılcım düşmüştü paylarına. O gece kalplerinde yolunu kaybetmiş ne varsa, hepsi rayına oturdu. Sevdanın miladıydı o gece.

Kısa bir süre içinde Tuncay ve Nihal baş başa görüşmeye başladılar. Tuncay motorculuğunun dışında babasının inşaat firmasında finans ve muhasebe konusunda ona destek olduğunu söyledi. Şans eseri ikisi de aynı mahallede oturuyordu ama Tuncay o semte henüz yakın zamanda taşındığı için daha önce hiç rastlaşmamışlardı. Sıklıkla akşam vakitlerinde görüşüyorlardı, Nihal de işten geç çıktığı için. Ama hafta sonları bile Tuncay’ın gündüz gelme ihtimali pek olmadığından dolayı tatil günlerinde günışığında sevdiği adamı görememek hüzünlendiriyordu bazen Nihal’i. Bu arada Sibel, can dostunun yüzü nihayet güldüğü için çok mutlu oluyor ama arada ona takılmaktan da geri durmuyordu.

“Cüppeliyi çok bekledin ama şansına motorcu montu çıktı.” diye kıkırdıyordu.

Nihal de: “Cüppe bir sembol olamaz mı? Görünmez bir pelerini temsil ediyor olabilir pekala.” diye felsefe yapmaya başlayarak ortamı renklendiriyor ve devam ediyordu: “Onun bir pelerini var sadece benim görebildiğim. Kahramanlık pelerini bu. O benim kahramanım çünkü.”

Fakat kahramanın sakladığı bir sır vardı ve artık açığa çıkma vakti gelip çatmıştı. Bir gün Nihal caminin önünden geçerken ilk kez imamla yüz yüze geldi. Hani şu hep arkadan gördüğü, cüppesi salına salına koşan, bir anda sırra kadem basan gizemli imam. Her gün giydiği motorcu montunun yerinde cüppe, her gün taktığı motorcu kaskının yerinde sarık olan bizim imam meğer Tuncay’mış. Nihal donmuş bir vaziyette Tuncay’a bakarken Tuncay:

“Her şeyi anlatacağım. 1 saat sonra bizim kafede ol lütfen.” dedi ve yokuştan aşağı inmeye başladı. Bu kez koşmuyordu. Mahcubiyeti, pişmanlığı omuzlarını düşürmüştü. Sessiz sakin, ağır adımlarla başı önünde yürüyordu bu yolu bugün. Bu sefer koşan Nihal’in düşünceleriydi, aklındaki sorulardı. “Neden?”, “Nasıl olur?”, “Nedir bunun anlamı?” soruları fasıla vermeden imamın peşinden son sürat koşuyordu.

“Sana yalan söylemedim. Sadece eksik anlattım kendimi. Babamın işyerinde ona yardımcı olmak amaçlı çalıştığım doğru. Lakin, asıl mesleğim imamlık. Ne düşünsen, ne kadar sitem etsen haklısın ama söyleyemedim. Dilimin hep ucuna geldi ama yuttum. Çünkü mazimde hassas noktalarım, kırılganlıklarım var bu hususla ilgili.” diye hakikatleri anlatmaya başladı Tuncay. Nihal çıt çıkarmadan onu dinliyordu ve o durakladığında eliyle “lütfen devam et” dercesine bir işaret yaptı ve meydanı Tuncay’a bıraktı. O da Nihal’in kendisini dinlemeye hazır olduğuna memnun içini dökmeye devam etti.

“İlk görev yerim Isparta’nın küçük, şirin bir köyüydü. Motosiklet tutkum da lise yıllarımdan beri nereye gitsem peşimi bırakmadı. İşime engel değildi ki motor kullanmam. Camideki görevimin sona erdiği saatlerde olurdum hep motorumun başında. Ara sıra camiye de motosikletimle giderdim. Ama camiye gittiğim zamanlar motorcu montu ve deri pantolon giyerek gittiğimi sanma. Her erkeğin giydiği sıradan bir kot pantolonla giderdim. Aslında köy halkı – Allah razı olsun- benden memnundu. Sordukları sorulara hep tatmin edici yanıtlar aldıklarını iletirdi çoğu bana. Beraber düzenlediğimiz yardımlaşma projelerimiz, köyümüzün gelişimine katkı sağlayacak etkinliklerde organize olmamız bizi sıkı bağlamıştı. Ama oradan zoraki ayrılmadan önce öğrendiğim kadarıyla birkaç kişinin dolduruşuyla halk galeyana gelmiş ve o yüzden tüm oklar üzerime çevrilmiş. Yaşlarına hürmet ettiğim büyüklerim gelip beni itham etmeye başladılar. Motosikletle camiye mi gidilirmiş, adım köyde tek teker imama çıkmış, bu gidişat devam ederse yakında cemaat arkamda namaza durmayacakmış gibisinden sözlerle beni motor sevdamdan vazgeçirmeye çalıştılar. Onlara yanlış ya da dinimize ters bir durum içinde olmadığımı usulünce izah etmeye çalıştım. Mesleğimi sevdiğimi ve imamlığa gönülden bağlı olduğumu dile getirdim. Motor tutkumun mesleğimden bağımsız olarak hayatımda etkin bir rolü olduğunu ama asla işime engel olmadığını söyledim. Fakat, onların benim üzerimdeki bu yanlış intibalarını değiştirmeye gücüm yetmedi. Maalesef birçoğu motosiklet kullananlara serseri gözüyle bakıyor, onların marjinal hayat yaşayan insanlar olduklarını düşünüyordu. Anladım ki onların istediği kafasında takkesi, yüzünde sakalı, elinde tespihi olan, kumaş pantolondan şaşmayan sessiz sakin, efendi bir imam. Beni “modern imam” olarak adlandırmaya başladılar hatta. Modernlik kötü bir şey değil ki, çağa ayak uydurmak demek. Dinimin gereklerini yerine getirirken de çağımın bana sunduğu imkanlardan faydalanmamda abes bir şey yok ki. Üstelik İslam hoşgörü ve kolaylık dini iken onların üzerimde böyle tahakküm kurmaya çalışması, işi özel hayatımı men etmeye vardırmaları psikolojimi hayli yıprattı. İstifamı vermek zorunda kaldım.”

Burada Nihal araya girdi: “Bunların hepsini anlayabilirim ve sana hak verebilirim ama imam olduğunu benden gizlemenin manasını kavrayamıyorum ve bu konuda sana hak verebileceğimi sanmıyorum Tuncay.”

“Nihal, bundan 2 sene önceydi. İstifa sonrası ikinci görev yerimdeydim. Orada motosiklet kulübünün bir üyesiydim bu kez. Bir gün motorcu arkadaşlarımın aracılığıyla bir hanımla tanıştım. Senden iyi olmasın, temiz yüzlü, kalbimin ısındığı bir kızdı. Muhabbetimiz gayet rayındayken imam olduğumu öğrendiğinde yüzünün şekli değişti. Beni motorcu kimliğimle görünce zihninde oluşan algı ile imam olduğumu öğrenince yaşadığı hayal kırıklığı birbiriyle çarpıştı. Bir tanımlama yapmayacağım ama onun da bakış açısı buymuş. Gözlerinde gördüğüm o parıltının sönmesi bana her şeyi yeterince ifade etti. Evet, kısa süreli bir tanışmaydı ama haliyle biraz sarsıldım. Bundandır senden gizlemek zorunda kaldıklarım. Bana hak verebilecek misin? Gönlün bana darıldıysa ki – bu istediğim en son şeydir – rica ederim telafi etmeme izin ver.”

Nihal, Tuncay’ın biraz geç de olsa her şeyi tüm açıklığıyla ifade etmesinden çok etkilendi. Kısa zamanda toparladılar ve kaldıkları yerden devam etmeye karar verdiler. Nihal falında çıkan cüppeliyi bulmuştu demek ama bu fal mevzuu Sibel’le arasında bir sır olarak kalacaktı. Bir din adamına “falımda sen çıkmıştın” demek caiz olmazdı nitekim.

Elif Güler