Çul Çürüten

/ 15 Nisan 2022 / 46 views / yorumsuz
Çul Çürüten

“Ne ehlikeyf adamsın be! Dünya yansa bir bardak su dökmezsin üstüne. Dert yok, tasa yok. Ekmek elden, su gölden yaşa bakalım beyzadem.” dedi Celal yine haset dolu bakışlarıyla.

“Namıdiğer çul çürüten o. Bilmiyorsan tanıştırayım. Anası bunu bir çulun üstünde dünyaya getirmiş, o gün bugündür de kimse kaldıramamış beyzademizi o çulun üstünden. Orada onu unutmuşlar zahar. Baksana ne anası ilgilenir, baba desen bunun yüzünden çulsuz kalınca terk-i diyar etmiş zaten.” diye gevrek gevrek güldü adının hakkını veremeyen Rahim.

“Sus ulan mahşer midillisi. Anasını babasını karıştırma.” deyip iyi bir fırça çekti Celal Rahim’e. Lâkin Rahim bunu anlayacak kapasitede değildi. Girdiği her ortamda patavatsızlığıyla, ondan daha da beteri hakarete varan acımasız eleştirileriyle nam salmıştı.

Sabri her zamanki tavrıyla kulakları dış dünyaya kapalı, ağzından tek kelime çıkmaz, mimikleri kıpırtısız hâlde elinde misvağıyla uğraşır dururdu. Sanırdınız misvakla doğmuş. Ondan başka dostu yok. Kimselerle muhabbet etmeyen Sabri’nin içine hapsettiği cümleler, hergün ucunu açtığı, soyduğu, kesip yonttuğu, liflerini eliyle taradığı şu misvağın içinde mi can buluyordu kimbilir, misvak gitgide daha da bir parlıyor, güzelleşiyordu. Birgün Sabri’nin yerine o dile gelirse şaşmamalıydı.
Sabri kendisine yöneltilen lafları umursamıyordu ki. Arsız bir sinek gibi vızıldasa da kulağının dibinde bu söylenenler, elini kaldırıp kovalamaya bile tenezzül etmezdi. “Söyleyene değil, söyletene bak.” dedirtir, herkesi uçsuz bucaksız sabrı ve metanetiyle ağzı açık izlemeye sevk ederdi. Bir tiyatro oyunu gibi hergün köy kahvesinde canlandırılan seyirlik bir gösteriye dönüşmüştü bu sürgit konuşmalar. Sabri dışında herkes aktifti bu oyunda. Seyirciler bile hayret nidalarıyla katılıyor, kimisi laf atıyor ortaya, kimi de başını iki yana sallıyor, oyuna hareket getiriyorlardı. Durağan olan tek şey Sabri’nin kendisiydi. Hergün heyecan ve merak eşliğinde bir tepki bekleseler de Sabri’den, yine heybeleri boş dönüyorlardı oyundan.

Korunmaya ihtiyacı yoktu Sabri’nin ama Kahveci Mehmet Amca epey üzülür bu duruma, içi Sabri’yi sahiplenme içgüdüsüyle dolarak bozmaya çalışırdı oynanan oyunu. Hele ki Sabri’nin babasızlığını, kollayanı olmadığını bildiğinden yaşanan bu trajik sahnelere müdahil olur, savardı herkesi Sabri’nin başından. Savardı savmasına da, ertesi gün yine aynı hadisenin tekerrür etmesine mani olamazdı. “Ah be çocuk,” derdi içinden “ne derdin var bu kadar? Nasıl kapattın kendini dünyaya tek bir kelâm etmeyecek kadar?” diye söylenip dururdu kendi kendine. Sabri dile gelmeyince, zamanında anasıyla dedesiyle konuşmaya çalışmıştı elbet Kahveci, olayın iç yüzünü öğrenmek, Sabri’ye yardım eli uzatmak için. Ama öyle ketum insanlardı ki ailesi. Kendileri hakkında ser verip sır vermezler, köy ahalisinin arasına karışıp hasbihal etmeye niyetleri bile olmazdı hiç. Birkaç yıl olmuştu başka bir yerden bu köye göçeli. Ama kimseler nereden geldiklerini tam olarak bilmezdi. Bu aile kendi ıssızlığında yaşamayı seçmişti. Mecburi hâller dışında ne anası, ne dedesi iletişim kurardı köylüyle. O yüzden bu ailenin hikayesi maalesef söylenti şeklinde dilden dile dolaşırdı köyde. Yok kan davasından kaçmışlar, yok kıtlıktan kaçmışlar, yok efendim birgün patlak verecek gizli bir plan için buraya konuşlanmışlar. Rivayetler böyle sürüp gidiyordu. İşin aslına astarına vakıf olamayanlar bu yüzden gemi azıya alıp biçare Sabri’ye yükleniyorlardı.

Sabri öğleden ikindi vaktine kadar kahvede elinden ve ağzından düşürmediği misvakı ile, akşamüstü oldu mu iner dere kenarına, başlar türküler söylemeye. Bütün derdini, kederini bu türkülerle nehire akıttığı için belki de gamsız olmuştu kimbilir. Canı sıkıldı mı tepelere çıkar, çoban misali gezinir dururdu dağ bayır. Neyse ki, kahvede huzurunu kaçırmaya çalışanlar buralarda musallat olmazdı ona. Yalnızlığı ile başbaşa dolaşırken dili açılır, mimikleri harekete geçerdi. O da böyle tutunuyordu hayata.

Ne anası doğru dürüst yüzüne bakar, ne dedesi kol kanat gererdi. İkisi de tüm gün tarlada tapanda, herkesten uzak sadece çalışmaya adarlardı kendilerini. Sabri hep bir işin ucundan tutmak istemiş, onların sevgisine, ilgisine mazhar olabilmek için çok uğraşmıştı yıllarca. Ama her defasında “ayak altından çekil” diyen bakışlarına maruz kalmış dedesinin ve annesinden de beklediği şefkati göremeyince uğramaz olmuştu yanlarına. Akşamdan akşama sofrada bir tas çorba içmek tek ortak paydası olmuştu onlarla. Babası da birkaç yıl önce çekip gidene kadar aynı mizaçla yaklaşmıştı Sabri’ye. Hiçbir yaptığını beğenmez, onu sürekli hor görür, karşısındaki insan değil de bir paçavraymış gibi ayaklar altına alırdı her sözü, her hareketiyle.

Sabri sorgulamadı mı, sorguladı elbet. Lâkin, anası açmadı ağzını, gözünü devirdi yere; dedesi yüzünü çevirdi, uzaklaştı yanından; babası desen bir tokat aşketti ki yüzüne, daha Sabri’de ne soracak cesaret kaldı, ne konuşmaya hacet. Konu açılamadan kapandı yüzüne taş duvarlar ardında. Bir daha da kurcalamadı. Ne babasının gidişine dair sual etti, ne de bunca yıl zindan ettikleri hayatın hesabını sordu geride kalanlara. Öğrense ne fark ederdi, hükmünü yitirmişti herşey. Aile olmanın miadı dolmuştu. O da tepkisiz kalmayı seçti hayata, insanlara karşı. Öylece kabullendi kendisine dayatılan herşeyi.
Misvak onun tek çaresiydi. Onu ilmek ilmek işlerken sabır tohumlarını ekiyordu aynı anda kalbine. Bu sayede sessiz kalabiliyordu kendisine dadananlara. Onu sık sık ağzına götürüyordu ki bu şekilde ağzını açıp kötü bir kelâm etmiyordu, ondan her daim bunu bekleyenlere karşı. Hoş, sadece kötü söze değil, iyi söze de engeldi ağzının kilidi. Zira, yanında yöresindeki insanların çoğu dedikodu düşkünüydü, dalavereciydi, muhatabının kusurunu örtmek yerine açığa çıkarmak için binbir düzen kuran karaktere sahiptiler. İyi niyetliler de tek tük seçiliyordu ama Sabri küsmüştü bir kere insanlığa. Onların iyi niyetleri derya denizde bir damla suydu. Ne kendilerine hayırları olurdu, ne Sabri’ye cansuyu verebilirlerdi. Dert insana anlatılmazdı. Akıp giden suya, aman vermez dağlara anlatılırdı.

Herşeyden şikayetçiydi buradaki ahalinin çoğu. Çay açık olmuş, köpürürdü kimisi hemen. Tavlada hile yapılmış, cıngar çıkarırlardı. Aylarca borçlarını ödemez, bakkal veresiyeyi kesince kapısına dayanırlardı. “Senin horozun, senin keçin bağıma, bahçeme girdi” deyip taşlı sopalı kavgaya tutuşurlardı. Karşı köyden bir kıza aşık olan gençler o köyün delikanlılarından veto yiyince hazmedemez, maiyetini toplayıp baskına giderlerdi. Çoğu kez de ava giden avlanırdı. Herkes böyle olacak değildi ya; iyi niyetliler, sakin mizaçlılar da vardı elbet, vardı da etkisiz eleman olmuşlardı bunca hırsın, gözü dönmüşlüğün, katakullinin içerisinde. Sabri etliye sütlüye karışmaz, “çul çürüten” pozisyonunu korumaya devam ederdi tüm bu hareketliliğin içinde.

İşte bir gün yine bir vaka ile köy meydanı yıkılıyordu. Köyün gençlerinden biri, kavgalı oldukları karşı köyden bir kızı kaçırdı sonunda, üstelik de nişanlı bir kızı. Böyle bir olay olur da, ortalık yangın yerine dönmez mi? Eli sopalı, tırpanlı kız tarafı vardı köy meydanına. Ahali sindi, ses seda kesildi. Kahvedekiler dağıldı. Çul çürüten Sabri ile Mehmet Amca’dan başka kimse kalmadı ortalıkta. Sabri yine tepkisiz, kılını kıpırdatmadan oturuyor, arada misvağını yontuyor. Mehmet Amca çok yalvardı: “Oğlum, gir kahveye. Bunlar seni mazlum görüp, hınçlarını senden çıkarırlar. Gel, etme” dese de nafile. Sabri kendi dünyasında yine sus pus, elini eteğini çekmiş herşeyden, mıh gibi çakılı oturduğu yere. Ta ki küçük bir kız çocuğu meydanda görünüp de öç almaya gelen gençlerin eline geçene dek. Ağlayan kızı kollarından çekiştirip kaldırıyorlar havaya, sesleniyorlar: “Kızımıza göz diken hain, neredeysen çık karşımıza, getir kızı bu çocuğu diyet olarak alıp gitmemizi istemiyorsan.” Çocuğun anası dövünüyor: “Yok mu yavrumu kurtaracak bir yiğit? El kadar bebemi yem etmeyin bu zalimlere” diyor ama duyan yok, ses eden yok.

Onca yıl dili bağlanmış, eli ayağı adeta nadasa çekilmiş Sabri vicdanını, yiğitliğini hayata küstürmemiş olacak ki öyle bir çıkıyor ki er meydanına, hepsinin hakkından geliyor. Kızcağızın burnu bile kanamadan ellerinden çekip alıveriyor. Ortalık sütliman olmuş, kapı pencere ardına gizlenen başlar çıkıveriyor ortaya birer birer. Kahveci Mehmet Efendi bir nutuk çekiyor köylüye: “Çul çürüten dediğiniz adamın tek suçu çul çürütmek olsun. Sizin vicdanınızın, merhametinizin, insanlığınızın çürümüşlüğünün yanında onunki ne ki?”

O olaydan sonra Sabri kendi gerçekliğiyle yüzleşti. Kahramanlığını gören dedesiyle anası daha fazla yüz çeviremez oldular ondan. Kilitli sandıklar açıldı, gizlenen tüm mazi ortaya döküldü ve bir bomba gibi düştü Sabri’nin kucağına. Babası bildiği adam öz babası değildi. Kardeşinin yaptığı hatanın cezasını töre gereği elleriyle kestikten sonra babasıyla, karısıyla ve istenmeyen bir çocukla bu köye sığınmışlardı. Sabri’yi gözden çıkarmıştı annesi de, amcası da. Ancak dedesi kıyamadı, engel oldu yaşanacaklara. Bu yüzdendi anne baba sevgisini, şefkatini hiç tatmamış olması Sabri’nin. Babası bildiği amcası da bu yükü daha fazla sırtlanmak istemeyince sırra kadem basmıştı. Demek dedesinin hep yüzünü çevirmesi, uzaklaşması; annesinin gözünü yere devirmesi hep bu acıyı dile getirememektenmiş.

Sabri artık ne bu olaydan sonra ne de öğrendiği acı hakikatten ötürü buralarda kalamazdı. Artık çürüttüğü çuldan kurtulmanın, yeni hayatına bürünmenin zamanı gelmişti. Topladı tası tarağı. Zaten tek dostu, sakinleştiricisi misvakından başka pek de birşeyi yoktu ya. Bir gün sessizce çulun üstünden kalktı; çürümemiş, kokuşmamış bir yaşam bulmak ümidiyle yola revan oldu.

Elif Güler

Benzer Konular
Terkedilen Hayat
Nazife