Bir Yanılsamanın Tragedyası

/ 30 Ekim 2021 / 29 views / yorumsuz
Bir Yanılsamanın Tragedyası

İşlek caddenin kalabalığından kaçar gibi yürüyordum. Adımlarım bazen yavaşlıyor, bazen hızlanıyordu. Kararsızlık, ayak parmak uçlarımda belli ediyordu varlığını. Yüzümde ise, yanlış cevap verilmiş bir soruya karşı beliren memnuniyetsizlik hakimdi. Ara bir sokak imdadıma yetişiyor gibi kollarını açmış, beni sakinliğe davet ediyordu. Arkamda amaçsızca yürüyen bir insan kalabalığı; önümde ise, müşteri bekleyen bir kaç küçük dükkan naifliği. Sıcaktan bunalmış da serin sulara atlar gibiydim adeta. Sokakta hareket eden tek şey, dükkan önlerinde konumlandırılmış bitkilerin yaprakları ve ahşap bir zemine renkli puntolarla ‘manolya kafe’ yazılmış bir tabela. Kafe kapısına uzanıp, gıcırdayan tabelanın eşliğinde giriyorum içeri. Çıkmak üzere olan bir adam omzuma çarpıyor, savrulur gibi oluyordum. ”Pardon” dedi, tok sesiyle. ”Önemli değil” derken sesim biraz cılız çıkmıştı. Genzimi temizleyip, tekrar ”önemli değil” dedim ama, tok sesli adam çoktan gitmişti. ”Önemli değil” sözümü, cılız çıkan sesime armağan ediyordum. Umursamaz gibi görünmeye çalıştım nedense, oysa az önceki duruma kimsenin şahit olduğunu zannetmiyordum. Ama bana öyle gelmiyordu o an. Sanki tüm gözler üzerimde algısı, beni ben olduğumdan farklı görünmeye itiyor, mevcut durumumu düzeltmek için, yıllar öncesinden beri süregelen bir savaşın bitmesini bekliyordum içimde. İçerisi kalabalık değilmiş diye düşündüm. Peki neye göre kalabalık değildi? En az kaç masanın dolu olması gerekiyordu kalabalık diyebilmemiz için; ya da kaç masanın boş olması gerekiyordu, kalabalık değilmiş diyebilmemiz için? Bir, iki, üç… kişiden kişiye değişirdi belki de. Bir müddet ayakta dikilmiş etrafı izliyordum. Kasada duran kız ve dolanan bir garson, yüzüme anlamsızca bir bakış atıyorlardı. Neden dikildiğimi merak ediyorlardı sanırım. Ben de merak ediyordum. Cam kenarındaki küçük masalardan birine yöneldim. Dolanan garsondan sade bir kahve isteyip, masama oturdum. Yan tarafımdaki masa hariç, diğer masalarla aramda biraz mesafe vardı. Ne mutlu bana ki, çok konuşan birilerine denk gelmemiştim. Aslında hiç konuşmayan birilerine denk gelmiştim. Herhalde ben gelene kadar tüm konuları bitirmiş, tüm kelimeleri tüketmişlerdi. Dışarıyı izliyor, camdaki silik yansımamdan kendimi görüp tükenmişliğime bakıyordum. Birden bire bir ağlama sesi gelip yapışıyordu kulaklarıma. Kız kardeşimin ağlamalarının bir benzeriydi bu. Babamdan yediği dayaklardan kaçıp yanıma sığınıyor, kulaklarımı, o tiz ve hıçkırıklı ağlama sesiyle dolduruyordu. Bense, hiçbir şey yapamamanın acizliğiyle sadece teselli ediyor, onun geçici korunağı oluyordum. Genç kız bir müddet ağlıyor ve sonra kafeden çıkıp gidiyordu. Karşısında oturan genç adam ise, bu durumu sadece izlemekle yetiniyordu. Aslında bu sahneyi, genç adamdan başka ben ve kafedeki herkes izlemiş oluyorduk. Sessizlik. Adam, arkasına yaslanıp garsondan bir kahve istiyor; kafedekiler sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyor; ben ise, adamın yüzündeki umarsız gülümsemeyi izliyordum. Bu davranışına bir anlam veremiyor, sorup öğrenmek için kafamdan bahaneler üretiyordum. Genç adam, sanki zafer kazanmış bir edayla oturuyor, kahvesini büyük bir keyifle içiyordu. Kızın ağlayarak kafeden çıkması, belli ki onda bir şey hissettirmemişti. Aksine daha çok keyif vermiş gibiydi. Genç adamla bir an göz göze geldik. Bir baş hareketiyle selam verdim. O da karşılık vermişti. Konuşmadan, bir el hareketiyle masama davet ettim. Neden davet ettiğimi bilmiyordum. Bir an böyle yapmak geldi içimden. Belki, az önce kızın ağlayarak dışarı çıkması karşısındaki tavrını merak ediyordum ve sormak istiyordum. Davetim karşısında tepkisiz kalıyor, acaba fark etmedi mi diye düşünüyordum. İkinci bir davet gönderecektim ki, vazgeçmiştim. Yüzündeki umursamaz tavrı sinirimi bozuyordu. Yerinden kalktı, hesabı ödedikten sonra benim bulunduğum masaya alaycı bir gülümseme yolladıktan sonra kafeden ayrıldı. Sadece bakıyordum. Öylesine boş bakışlardı bunlar. Bakışlarımın ulaştığı yerdeki görüntü bulanıktı. Çünkü düşüncelerim o görüntüyle meşgul değildi. Sadece, zihnimde beliren boşluğu doldurma arayışındaydı. Tepkisizlik. Adamın az önceki olay karşısındaki tepkisizlik hali, şimdi bende etkisini gösteriyordu. Camdan baktığımda genç adamı görebiliyordum. Bir süre gökyüzüne baktı. Sanırım benim yaptığımı yapıyordu. Uzağa bakma isteği… Yanına yaklaşan bir kediyi ayağıyla itekleyip bir sigara yaktı ve sigara dumanının savrulduğu yönün ters istikametine doğru yürüdü. Sol bacağımda kontrol edemediğim bir titreme ve tırnak diplerimi kemiren bir azı dişi. Kafede oturanların birbirleriyle olan gülüşmelerini izliyordum. Mutluluk ya da mutluymuş gibi görünme çabası. Sanki bir an, bana gülüyorlarmış gibi hissediyor, huzursuzlanıyordum. Yerimden kalkıp hesabı ödedim ve ensemde yapışıp kalan bakışların eşliğinde kafeden çıktım. Genç adamın gittiği yöne doğru baktım. Peşinden gidip ona haddini bildirmek istiyordum. Kavgacı bir insan olmayan ben, neden böyle bir duyguya kapılmıştım bilemiyorum. Bu zamana kadar hiçbir insana haddini bildirmemiştim. Peki ya hangi sebepten dolayı derse ne diyecektim? Canım öyle istedi mi diyecektim? Çok uzaklaşmamıştır umarım düşüncesiyle caddeye doğru yöneldim. Sol tarafa baktığımda genç adamın ara sokağa girdiğini gördüm. Adımlarımın istemsizce hızlandığını fark ediyordum. Sanki biri arkamdan benim hızlı gitmemi istiyormuş gibi bir zorlama hissediyordum. İstemediğim ama mecbur kaldığım bir yere giderken ki yaşadığım duygunun bir benzerini yaşıyordum. Sokakta oynayan çocuklar ve bir kaç mahalle sakininin konuşmaları arasından yürüyüp geçtim. Sokağın bitimi iki yola ayrılıyordu. Sol tarafa yönelip biraz yürüdükten sonra ara sokağa baktım ve adamı çok uzaktan fark ettim. Yetişmek için adımlarımı hızlandırmıştım. Genç adamın bir yere girdiğini fark ettim. Evine mi girdi acaba… Kapıyı çalar, adam çıkınca da bir yumrukla işini bitirir ve hızla uzaklaşırdım. Ya da ağzıma gelen tüm hakaretleri söyler, ondan sonra haddini bildirirdim. Kararsızlık. Peki ya o değil de, başkası açarsa kapıyı? O zaman ne yapardım, bilemiyorum. Tüm ihtimalleri değerlendiriyor, nedense aklımda hiç vazgeçmek düşüncesi belirmiyordu. Sessizliğin hakim olduğu sokakta ayak seslerim yankılanıyordu. Kendi ayak sesimden rahatsız oluyor, topuklarımın üstüne basarak yürümeye gayret ediyordum. Neyse ki geçen hafta sağ topuğumda çıkan yara iyileşmişti de rahat yürüyebiliyordum. Genç adamın girdiği yere yaklaşıyor ve hala ne yapacağımı bilmiyordum.


Ne güzel oturuyordum kafede, ne diye düşmüştüm ki bu adamın peşine şimdi. ‘İşin hep ters’ derdi annem bana. Haklıydı da. Umursanacak şeyi umursamaz, umursanmayacak şeyi umursardım; şimdi olduğu gibi. Ya benim ne yapacağımı anlayıp benden önce davranırsa… Ya o bana haddimi bildirirse… Belki de boğuşuruz; bizi izleyenler polis çağırır ve karakolluk oluruz. Sorgu esnasında neler böyle davrandığımı anlatırdım. Belki bana hak verirler ve tebrik edip yollarlardı. O adama da, polisler haddini bildirirdi. Girdiği yer bir kafeydi. Ama işin ilginç yanı az önce oturduğumuz kafeydi. Dolanıpda aynı yere geldiğimizi nasıl fark edememiştim ki. Ama asıl kafamı kurcalayan şey, adamın tekrar buraya neden geldiğiydi? Acaba benim davetimi karşılıksız bıraktığı için, pişmanlık mı duymuştu. İçeri girip girmeme konusunda kararsız kalmıştım. Biraz bekledim. İçeriyi göremiyordum. Ne yaptığını merak ediyor, oturup oturmadığını bilmek istiyordum. Beni göremediği için belki çıkar diye bekledim. Bu seferde kapıda karşılaşacaktık. Peki o zaman ne yapacaktım? Haddini bildirecek miydim yoksa, sadece konuşacak mıydım? İlk hareketi ondan bekleyecektim. Duruma göre, ben de o an aklıma geleni yapardım. Önyargılı davranmış olabilir miydim? Belki bir işi vardı ve onun için karşılık vermemişti davetime. Belki de fark etmemiş olabilirdi. Ama umursamaz tavrına ne demeliydi? Kızın ağlayarak çıkması…kediyi iteklemesi…Bilemedim. Hala çıkmamıştı içerden. Benim için dönmediğini düşündüm. Kafeye girip girmeme konusundaki kararsızlığım hala devam ediyordu. Kafeye girip onu dışarı davet etsem ve dışarıda haddini bildirsem. Ama ya çıkmak istemezse? Kafede kavgaya tutuşsak, çalışanlar mutlaka polis çağırırlardı. Ama ben karakolluk olmak istemiyordum. Kapıyı açıp içeri girdim. Genç adam, aynı masada oturmuş bir şeyler içiyordu. Tüm masalar doluydu. Gezinen bir garsona kahve siparişi verip, genç adamın masasına yöneldim. Hiç bir şey demeden masasına oturuyor ve adama ciddi bir bakış yolluyordum. Adamın yüzündeki şaşkınlık kendini belli ediyordu. ”Pardon ama masama oturmak için izin istemeniz gerekirdi.” dedi. Belli ki kafeye benim için gelmemişti. Beni ilk defa görüyormuş gibi davranıyordu; oysa selamlaşmış ve masama davet etmiştim. Unutmuş olamazdı on dakika önceki olayı. Kahvem gelmişti. Bir yandan kahvemi içiyor bir yandan da adama bakıyordum. Yüzü bakımlıydı. Saçları uzun ve arkadan bağlı, yuvarlak çerçeveli gözlüklerinin arkasındaki bir çift yeşil gözde ise parlak bir canlılık hakimdi. Önünde duran not defterine bir şeyler yazmış ama benim gelmemle yarım bırakmıştı. Ama her an, kaldığı yerden yazısına devam edecekmiş gibi tutuyordu kalemi. Belki de benim hemen kalkacağımı düşünmüştü. Benim kalkmak gibi bir niyetim yoktu. Çok kereler yarım bıraktığım işi devam ettirme üşengeçliğinde olan ben, bu sefer yarım bırakmayacaktım. ”Beyefendi!” dedi. Elindeki kalemi yavaşça masaya bırakıp, kollarını masaya dayadı. ”Ben size oturun demedim.” Bende kollarımı masaya dayadım ve ciddiyetimi hiç bozmamaya karar verdim. Ama ne yapacağımı bilmiyor, bu tavrımın beni nereye sürükleyeceğini tahmin edemiyordum. Aklımdan geçenleri özgür bırakmaya karar verdim. ”Size haddinizi bildirmek için oturdum masanıza.” derken, bakışlarımı bir an olsun kaçırmamıştım üzerinden. Arkasına yaslandı ve kahkaha atmaya başladı. Hiç durmuyor, kahkahalarının şiddeti gittikçe artıyordu. Böyle yüksek sesle kahkaha atması sinirlerimi bozmuş, aynı zamanda da beni pasif bir duruma itip, söylediğim sözün yerinde olup olmadığını sorgulamama neden olmuştu. Bu kahkaha, onun korkmuyor olduğunun göstergesinden ziyade, beni alaya almışlığını da gösteriyordu. Bu kahkahaların benzerlerini, çocukken çok kereler yaşamış, alay konusu yapılmışlığımın tüm görüntülerini bilinçaltımda yıllarca muhafaza etmiştim.


Yüzündeki alaycı ifade, yerini ciddi bir ifadeye bırakmıştı. Eliyle gözlüğünü düzeltip, arkasına yaslandı ve daha kısık bir ses tonuyla şöyle dedi: ”Bana haddimi bildireceğinizi söylüyorsunuz. Peki ama elinizde geçerli bir sebep var mı? Tanışmıyoruz bile, size ne yapmış olabilirim? Eğer geçerli bir sebebiniz yoksa, bu küstah davranışınızdan ötürü asıl ben size haddinizi bildiririm.” dedi. Bir süre sessizlik olmuştu. ben söylediği sözlerden öte konuşma biçimine takılmıştım. Düzgün bir diksiyona sahipti ve etkileyici bir ses tonu vardı. ”Siz, kadınları ağlatan ve bundan ötürü suçluluk duygusu hissetmeyen, hayvanlara kötü davranan ve insanlara karşı alaycı bir üslup takınan kendini beğenmiş, ukala bir insansınız. Bu yeterli mi?” dedim. Kelimeleri arka arkaya sıralayıp, bir çırpıda söyleyivermiştim. Kahvemi yudumladım ve gözlerinde beliren şaşkınlık ifadesine uzun uzun baktım. Ne diyeceğini, nasıl bir savunma yapacağını merak ediyordum. Sıramı savmıştım ve şimdi vereceği cevabı bekliyordum. Etrafına bakındı; sanki benim söylediklerimi kimsenin duyup duymadığını merak eder gibiydi. ”Siz ne saçmalıyorsunuz? Böyle düşünüyor olmanıza anlam veremedim. Ama baştan sona bir yanlış anlamanın etkisinde kaldığınızı söyleyebilirim. Ya da sizde, yanlış anlamaya müsait bir psikolojik rahatsızlık…” Sözünü bitirmesini beklemeden konuşmayı devralmıştım. ”Ne yani, siz bana deli mi demek istiyorsunuz.” ”Hayır öyle demek istemiyorum ama, bazı şeyler sandığınız gibi olmayabilir demek istiyorum. Emin olmadığınız bir şeyden dolayı birini suçlamak sizce ne kadar doğru?” İkimizin de ses tonu biraz yüksek çıkmıştı. Farkında değildik. Farkına vardığımızda, sesimizi sanki anlaşmış gibi kısmak ihtiyacı hissetmiştik. İkimizin de bu durumdan rahatsız olduğu belliydi. ”Az önce masanızda oturan hanımefendinin ağlayarak masadan kalkıp gitmesini ve bir kadının ağlamasından dolayı yüzünüzdeki mutluluk ifadesini nasıl yanlış anlamış olabilirim? Ayrıca kafeden ayrıldığınızda sizi camdan izlemiştim. Yanınıza gelen bir kediyi ayağınızla iteklediğinizi gördüm. Ve benim, sizi masama davet etmeme oralı bile olmayıp, kafeden ayrılırken de bana alaycı bir gülümseme yolladınız.” Önce küçük bir kahkaha attı ve gülümseyerek yüzüme baktı. Alaycı bir gülümseme değildi bu. Samimi dostça bir gülümsemeydi. Bu gülümsemesi, sanki benim tüm olanları yanlış anlamış olabileceğimin bir belirtisiydi. Yanlış anlamış olmayı mı istiyordum, yoksa doğru anlamış olmayı mı? Birinde, söylediğimin arkasında durmam gerekecekti. Yani karşımda duran adama haddini bildirecektim. (ki bunu hala nasıl yapacağımı bilmiyordum.) Ötekinde de, yanlış anlamaktan ötürü büyük bir utanç hissedecektim ve bu davranışımdan ötürü, durumu telafi etme çabasına girişecektim. Şu anda burada böyle bir olayın içinde bulunmaktan dolayı çok huzursuzdum. Kendimi bile isteye nasıl böyle bir durumun içine itivermiştim . Bazen öyle olaylar gelişiyordu ki, yapmaya yeltendiğin şeyin bir sınırı olduğunu ve o sınırdan geçtikten sonra geri dönüşün zor olduğunu idrak etmek gerekiyordu. Ben o sınırı, kafeye tekrar gelip karşımdaki adamın masasına oturmamla geçmiş oluyordum. Yüzümü uzun uzun seyrettikten sonra, ellerini birbirine kavuşturup konuşmaya başladı. ”Bakın beyefendi, ben tiyatro oyuncusuyum. O masamda ağlayıp giden kadın da tiyatro oyuncusu. Kalkmaya hazırlanıyordu zaten. Ben de performans sergileyip öyle gitmesini istedim. Bazen sahne dışında böyle davranışlar sergilemenin bize çok faydası olabiliyor. Nasıl bir performans sergileyeceğini bilmiyordum. Ağlayarak çıkması sürpriz oldu bana. Arkama yaslanıp keyifli bir gülümseme sergilemem bunun içindi. Kedi meselesine gelince: Kafeden çıkınca gökyüzüne bakmak istedim. uzaklara bakma ihtiyacı hissederim ara ara. O sırada yanıma gelen kediyi fark etmemişim. Adımımı atar atmaz fark etmiştim, ayağıma çarpan cismin kedi olduğunu. Hatta onu duvar dibine sinmiş olduğunu gördüğümde, gidip biraz sevdim ve yoluma devam ettim. Sizin davetinizi fark etmedim, sadece verdiğiniz selamı gördüm ve ona da karşılık verdim zaten. Kafe kapısında sizin tarafa doğru bakıp gülümsemem ise size değildi. Evet size doğru bakıyordum çünkü, iki gün önce, sizin oturduğunuz masada başımdan geçen bir olayı anımsamıştım. Onun içindi o gülümsemem. Size o olaydan bahsetmek isterim: İki gün önceydi. Üç arkadaş, sizin oturduğunuz masada oturuyorduk. Sahneye koyacağımız piyes üzerinde konuşuyorduk. Piyesin bir bölümünde, boğazına kaçan bir cisim yüzünden boğulma rolünün gerçekçi olup olmadığını tartışıyorduk. Ben, arkadaşıma, bu roldeki performansının daha iyi olması gerektiğini belirtmiştim. Hatta bunun nasıl olması gerektiğini göstermek içinde boğulma rolü yapmıştım. Kendimi sanki sahnedeymişim gibi o kadar kaptırmıştım ki, kafedekilerin başımıza toplanmış olduğunu bile fark etmemiştim. İçlerinden birinin bana, Hamrick manevrası yapmaya çalıştığında kendime gelebilmiştim. Tabi bunun bir rol icabı olduğunu söylediğimde, insanların bakışlarına ve sarf ettikleri sözlere, gözlerimi ve kulaklarımı kapamak zorunda kalmıştım.
İkimiz de kahkaha atıyor, olayın üzerinde konuşuyorduk. Gülüşmelerin ardı arkası kesilmiyordu. Sonra, derin bir sessizlik ikimizi de etkisi altına almıştı. Yanlış anlamanın verdiği mahcubiyetin etkisi altına girmiştim. Az önceki mutlu halimiz masayı terk etmiş, yerini iki suskun yüz ifadesi almıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sanırım bu sessizlik, gitmem gerektiğini hatırlatıyordu bana. Kahvemden son bir yudum alıp ayağa kalktım. İçten bir özür diledim ve kasaya doğru yöneldim. Kapıdan çıkmak üzereydim ki, bana seslendiğini duydum. ”Bayım” diyordu, dostça bir gülümsemeyle. ”Buyurun” derken, üzerimde hala mahcubiyetimin izleri vardı. ”Yarın akşam 20:00’da gösterimiz var. Davetlim olarak gelmenizi isterim.” dedi. Az öncesine kadar kavgaya tutuşacağım kişi, beni tiyatroya davet ediyordu. ”Tabi gelmek isterim.” dedim. ”Gelecek olmanıza sevindim. Yarım saat öncesinden ‘Vanya sanat merkezi’nde olursunuz. Kapıdaki yetkiliye adımı söylerseniz, sizi karşılamaya gelirim. Bu arada adım Tufan. Tufan Demir.” Çok teşekkür ederim. Benim adım da Selim. Tanıştığıma memnun oldum.”


İkimiz de tanıştığımıza memnun olmuştuk sanırım. Yanlış anlaşılmanın getireceği olumsuz sonuçlardan kıl payı dönmüştük. Farklı bir gün geçirmiştim ve bir an önce eve gitmek istiyordum. Yol boyunca, yarın gideceğim tiyatro oyununu düşünmüştüm. Hangi oyunu sergileyeceklerdi acaba, sormak hiç aklıma gelmemişti. Belki de Shakespeare’den ‘Yanlışlıklar Komedyası’dır’ diye düşündüm ve ardından beliren gülümsemelerimi kimseye aldırış etmeden yol boyunca sürdürdüm.


Enver Karahan

Benzer Konular
Terkedilen Hayat