Bir Nefeslik Can

/ 28 Mart 2022 / 40 views / yorumsuz
Bir Nefeslik Can


Tarlamdaki tütünlerin mis kokusuyla gözlerim aydınlanmıştı. Her sabah gün tamamıyla aydınlanana dek tütünlerin meltem rüzgarıyla dans edişini izleyerek gözlerime görsel bir şölen sunardım. Çaldığım mızıkanın sesi de bize eşlik ederdi.

Oğlum Yosef, karım Dafna’yle beraber bir taşrada çiftçilik yapıyorduk. Oğlum henüz beş yaşındaydı. Haftalık üç yüz tane tütün çıkarıp tüccarlara satardık. Tüm geçim yöntemimiz buydu. Günün arta kalan zamanları, Yosef’e mızıka öğretmekle geçerdi.

O gün hafta başıydı. Gece boyu dişimizi tırnağımıza takıp çarşaflara sardığımız tütünleri teslim edecektik. Yosef’in minik parmaklarıyla tütün sarışı aklıma gelince neşeyle gülümsemekten kendimi alamamıştım. Cebimden çıkardığım tütün tabakasından bir dal tütünü dudaklarıma götürüp ateşledim. İşte bu her şeye değerdi. Dumanın içime işlediğini hissedebiliyordum. Bir nefes, bir nefes daha… Kulaklarımı dolduran oldukça şiddetli bir patlama sesiyle tüm dikkatim dağılmıştı. Tam karşımda gördüğüm manzara gözlerimi olağanın dışında açmama sebep olmuştu. Yan tarafımdaki çiftlik bombalanmıştı. Alevlerin arasından kadın ve çocuk çığlıkları yükseliyordu. Bombayı atan uçak çok geçmeden geri döndü benim yuvama doğru ilerliyordu. Olanca gücümle bağırmaya ve koşmaya başladım.

Roy: Yosef! Dafna!

Uçak benden hızlı davranmıştı Gözlerimin önünde evim bir alev topuna dönüşmüştü. Patlamanın etkisiyle yere kapaklanmıştım. Hareket edemiyordum. Kulağımda sadece bir çınlama sesi vardı…

Zehirden keskin bir kokuyla uyandım. Etrafta ağlama sesleri hakimdi. Ne zamandır baygındım kestiremiyordum. Kafamı doğrultup evime baktığımda sadece bir kömür yığını görmüştüm. Zor da olsa kalkıp eve doğru ilerledim. Karım ve oğlum kapının eşiğinde kömüre dönmüş bedenleriyle ölümü tatmışlardı. Birisi boğazımı olan gücüyle sıkmış gibiydi nefes alamıyor, aynı zamanda olanları idrak etmeye çalışıyordum. Hava kararmak üzereydi. Mis kokulu tütünlerim yerine havada barut kokusu vardı. Acı tüm uzuvlarımı sarmıştı. Ağlamaktan bayılmak üzereyken kulağıma bir araba sesi ilişti. Daha ne olduğunu anlayamadan yanımda üç tane asker belirdi. Ellerindeki silahları bana doğru doğrultup, bağırmaya başladılar;

“HUNDE STERBEN !”

Hızlıca doğrulup ayağa kalktım. Parmaklarımı boynumun hizasına getirip birbirine bağladım. Ana yola doğru iteklemeye başladılar. Ardımda üç askerle beraber namlunun önünde yürüyordum. Yolda benden farksız durumda olan komşularımı gördüm. Rütbeli olan asker bağırdı:

“İST DAS ALLES”
“JA KOMMANDANT”

Hepi topu sekiz komşumla beraber şehir merkezine getirilmek üzere araca bindirildik. Bir zamanlar evim olan harabeye son kez dönüp baktım. İçimdeki acı dışarı çıkmak için feryad ediyordu. Acımın yerini derin bir sessizlik aldı. Üç saatin ardından tren garına geldik. Onlarca kişi kavurucu güneşin altında bekliyordu. Bizler de beş saat kadar onlarla aynı kaderi paylaştık. Susuzluktan içimiz kavrulmuştu. Bir adam elindeki küçük tezgahta su satıyordu. Ancak param yoktu. Adamın yanına gidip iki tane tütün karşılığında su almayı teklif ettim. Beş tütüne bir tane su verebileceğini söyledi. Mecburiyetten kabul ettim. Küçük alışverişin ardından iki büyük yudum su alıp şişeyi pantolonuma sıkıştırdım. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum suyun hepsini bir anda içemezdim. Trene binme zamanı gelmişti yük trenlerine bindiriliyorduk. Normal şartlarda anca yirmi kişinin sığabileceği trene seksen kişi binmiştik. Sıkış sıkış ayakta gidiyorduk. Aradan tam dört gün geçmişti. Vagondaki yirmi beş kişi açlık ve havasızlıktan, yolculuk esnasında ölmüştü. Uzun boğucu bir tren yolculuğu nihayet bitmişti. Gürültüyle trenin kapısı açıldı. Görevli subay seslendi:

“KOMMEN RATTEN HERAUS!”

Emir komuta ile teker teker dışarıya çıktık.
Üzerinde ‘ARBEİT MACHT FREİ’ yazan bir kapıdan içeriye girdik. Kapıda bizleri ufak bir orkestra karşıladı. Her şey normal görünüyordu. Galiba gözümde biraz büyütmüştüm. Yüzbaşı olduğunu tahmin ettiğim elinde copu olan bir subay insanları sol ve sağ olmak üzere ikiye ayırıyordu. Sol tarafa genellikle çocuklar ve yaşlılar gönderiliyordu. Sıra bana geldiğinde;
Subay: Kaç yaşındasın?

’36 efendim.”
Subay: “Mesleğin nedir?”
“Çiftçiyim efendim.”

Elindeki copu sağ tarafa doğru yöneltti…
Yaklaşık bir saattir kavurucu güneşin altında bekliyorduk. Beklediğimiz ses duyuldu.

Subay: Dostlar Auschwizt Kampı’na hoş geldiniz. Burası size sıcak bir yuva olacak. Evinizi aramayacaksınız. Önce bir duş alıp, yeni kıyafetlerinizi giyeceksiniz. Sonra karnınızı doyuracaksınız. Bu gün çalışmayacaksınız. Yarın başlarsınız. Şimdi beni takip edin. Subayın konuşmasıyla herkesin yüzü gevşemişti. Ayağa kalkıp subayı takibe koyulduk. Banyoya geldik. Bu banyo ortalama yüz kişilikti hep birlikte üstümüzü çıkarıp içeriye girdik. Tavandan gelen su hepimize yetti. Duştan çıktıktan hemen sonra beyaz ve gri çizgili pijamayı anımsatan kıyafetler verildi. Üstümüzü giyindik ve dışarıya çıktık. Kapının önünde yeni bir kuyruk oluşturduk. Herkese bir sayı veriliyor ve bu sayı sol kollarımıza işleniyordu. Dövmesi yapılan yemekhaneye gidip yemek alıyor ve karnını doyuruyordu. Bol taneli kıvamlı bir çorba vermişlerdi. Galiba dedikleri gibi iyi bakılacaktık. Yemeklerimiz bittikten sonra Subay bize bölüğümüze kadar eşlik etti. İçeriye girer girmez rutubet ve sidik kokusu yüzümüze keskin bir kılıç gibi çarpmıştı. Duvar boyunca üçer katlı yataklar diziliydi. Büyük yatağa ellişer santim aralıklarla numaralar yazılmıştı. Sanırım herkes yan yana yatacaktı. Duvarlardaki kireç; rutubetten kabarmış köpük gibi olmuştu. En azından yemek vardı. Dışarıda kalsaydık ölecektik. Yarın iş başıydı. Dinlenmeli ve güç toplamalıydım. Gözlerimi subayın sesiyle araladım.

“Kalkın fareler!”
“Herkes kalksın bu gün iş başı, tembellik etmeyin. Çalışamayacak durumda olan varsa haber versin hastaneye götürelim.”

Bölüğe bizimle gelen bir kaç kişi kendini halsiz hissettiğini söyleyince yanımızdan ayrıldılar. Bizleri de bir tarlaya çalışmaya getirdiler. Tütün kokusunu onlarca metre uzaktan almıştım. Tütün yetiştirecektik. Bu en iyi olduğum işti. Kasalarla getirdiğimiz tütün fidelerini tavlanmış toprakla buluşturuyorduk. Öğlene doğru hepimize çeyrek ekmek ve helva verdiler. Yedikten hemen sonra işe koyulduk. Hiç kimseyle konuşmak istemiyordum. Karımın ve oğlumun acısı ciğerlerimi sızlatıyordu. Gözümden süzülen bir damla yaş toprakla buluşan fidenin üzerine düştü. Ona can suyu oldu. Benim sızım ona hayat vermişti. Solgun yüzüm biraz da olsa gevşedi. Tebessümle tütün fidesine baktım. Bu fideler bana oğlum ve karımı hatırlatacaktı. Fideler büyüdükçe onlar da içimde yeşereceklerdi. Yanımdaki işçi yorulmuş olacak ki sitemle olduğu yere oturuverdi. Subayın bunu fark etmesi uzun sürmemişti.

Subay: (Sinirlendiği yüzünden açıkça belli oluyordu) Hey sen ayağa kalk çalışmaya devam et.
İşçi: (Bitkin bir sesle) Efendim yoruldum.
Subay: ( Sinirinin yerini tebessüm almıştı) Tamam seni dinlendirelim o zaman.

İşçinin yanına doğru yürüdü. Silahını kabzasından çıkarıp namluyu işçinin kafasına doğrultup ateşledi. Dehşet içinde olanlara bakıyordum. Nutkum tutulmuştu. Hareket edemiyor ve yutkunamıyordum.

Subay: (Alaycı tavrı kendini histerik bir kahkahaya bıraktı. ) Tanışalım benim adım Beck. Çalışırken yorulanlar dinlenmekte özgürdürler. Hadi herkes işine baksın.

Mevsim değişmiş, soğuk havalar eziyetli bir hal almaya başlamıştı. Sanırım soğuk almıştım. Kendimi halsiz hissediyordum. Ama çalışamayacağım anlaşılırsa sonsuz bir dinlenmeye mahkum edilebilirdim ve Beck bunu seve seve yapardı. Ara ara gelip işçiler muayene edilir. Hastalığı olanlar hastaneye kaldırılırdı. Hastaneye diye giden hiç bir işçi geri gelmemişti. Hatta hemen gittikleri gün, tüm kampı zehirli bir duman sarardı. Koku içimizi kaldırırdı. Böyle zamanlar tabakamdaki tütünlerden bitmesin diye tek bir nefeslik içer kokuyu bastırırdım. Ne yazık ki tütünlerim bitmişti. Ben düşüncelerle boğuşurken yanıma zayıflıktan kemikleri görünen bir adam çıkageldi. Elinde küçük bir parça ekmek vardı. Şefkatle yüzüme bakıp ekmeği bana doğru uzattı.

Ryan: Ölmek istemiyorsan ye.

“Neden sen de açsın?”
Ryan: “…” (Derin bir sessizliğin ardından)
Adım Ryan. Dostum buradan kurtulacağız. Tanrı şahit. Burası yanlız çekilmiyor. Yanıma bir yoldaş arıyorum. Düştüğümde kaldıracak. Ben de onu tabi. birileri gelip bizi buradan kurtarana dek… Sen ol istiyorum. Şanslısın.
Ben: (Tebessümle) Adım Roy. Memnun oldum dostum.
Ryan: Hadi şunu ye ve bir an önce ayağa kalk.
Elindeki bir parça ekmeği alıp ağzıma attım. Sonradan hepsini yediğim için pişman olmuştum.
Aradan aylar geçmiş. Tütünlerin dikim zamanı gelmişti. Önce tohum olan tütün suda ıslatılırdı. Yüzbaşı sırf ıslatışını beğenmedi diye Roy’un can dostu Ryan’ı gözler önünde katletmişti. İşçilere olanca işkence yapılıyor, çok ağır şartlar altında çalıştırılıyorlardı. Kimisi karşı koyuyor ve cezası mutlak dinlenme oluyordu.
Bu ceza ne zaman biterdi? Güç kimin elindeyse adalet ona aitti. Doğru olan kime göre doğruydu? Roy tanıdığı herkesi kaybetmişti. Bildiği tek ve en iyi şey tütün yetiştirmekti. İşçiler tütün içemezlerdi. Bu onlar için bir lüks olurdu. Subaylar gördükleri anda sorgusuz infaz ederlerdi. Roy gün boyu subaylardan arta kalan tek çekimlik izmaritleri gizlice topluyor ve geceleri ambardan çaldığı kibritlerle izmaritleri yakıp gizli saklı sevdasına kavuşuyordu. Ryan bunu bilen tek arkadaşıydı. Birbirlerini kısa bir zamandır tanıyorlardı ama çok iyi dost olmuşlardı. Ryan onu her yakaladığında sakallarını ovuştur ve homurdanırdı. Roy ise ‘yaşamak ve ölüm arasındaki çizgiyle burun buruna olan bir adamım ben bırak da kendi sonumu kendim hazırlayayım. Ölümüm bu leş kargalarının elinden olacaksa hemen şimdi kıyarım canıma.’ Der ve kalan izmaritleri içmeye devam ederdi.
Gözlerimi araladığımda gün henüz doğuyordu. Yine ölüm korkusuyla uyanmıştım. Üç beş tane soysuz fırsatçının elinde yaşam savaşı veriyorduk. Serada tam nizamlı dizilmiştik. Toplamda 10 kişiydik. Bu gün Yüzbaşı Beck’in yüzü gülüyordu. Doğrusu ketum bir adamdı ve nadir gülerdi. Sadece bir işçiyi öldürdüğü vakit, o çirkin alaycı gülmesine tanık olabilirdik.
Alaycı bir tavırla; “ Sizi şanslı piçler, bu gün iyi günümdeyim. “
Mantosundan çıkardığı tütün paketini bir askere uzatıp.
“ Dağıtın birer tane içsinler “
Hiç kimse elini uzanıp almak istemiyordu.
“ hadi korkmayın alın “
İşçilerden ben dahil kimse elini uzatmamıştı.
Sesi sertleşti. Adeta gözlerinden alev fışkırıyordu.
“ Emrediyorum ! “

Hemen yanımda duran işçi uzanıp paketten bir dal tütün çıkardı. Elli yaşlarındaydı. Ona rağmen vücudu dirençliydi. Beck’in yüzü gevşemişti. İşçi tütünü yakarken olacaklardan habersizdi. Her şey bir anda oluverdi. Beck kabzasından çıkardığı silahıyla tam alnının ortasından onu vurdu ve yaşamını ondan çaldı. Yanımda duran zavallı adamın kanları üzerime sıçramıştı…

Ryan katledildikten sonra iyiden iyiye içime kapanmıştım. Sadece bize verilen görevleri yapıyordum. Ortamdaki umut kırıntıları kendini umutsuzluğa devretmişti. Ölmek daha cazip geliyordu ki her gün en az beş kişi dikenli tellere dokunarak intihar ediyordu. Ölüm alışılagelmiş bir şey olmuştu. İntihar edenler ruhunu teslim ettikten sonra hayattaki diğer insanlar cesedin üzerindekileri yağmalıyorlardı. Hatta insanlar adeta pusuya yatıp birileri ölse üzerindeki işe yarayan eşyaları alsak diye bakıyorlardı. Farklı intihar biçimleri de vardı tabi ki. Tarlada çalışırken bir tane işçi kumandanın karşısında tütün yakmıştı. Hatta hepimizin adına kumandana sağlam da bir yumruk attı. Tabi beraberinde üç tane işçiyi de götürmese iyiydi. Bu düzen son dokuz kişiden bir tek ben kalasıya kadar devam etti. Son dinlenecek olan bendim. Öyleyse sonumu kendim hazırlamalıydım. Bir gece hazırlandım. Ambardan kağıt ve kalem çalıp yazmaya koyuldum;

“Bile bile kendini ateşe vermek nasıl bir duygu? Aslında insana benzeyen tek varlıkken nasıl canı olmaz ki! Onunla tanışmadan evvel nereden bilebilirdim ki tüm dostlukların yitip, bir tek onun bâki kalacağını!
O istediğim her vakit kendi canını hiçe sayıp benim için yanar. Bilemezdim…
Ondan aldığım her nefesin yaşamımdan bir nefes çalacağını…
Daha toprakla buluştuğu ilk an yanacağını bile bile yetişir. Bu tıpkı öleceğini bilerek yaşayan insan gibidir. O ki belki bir tazecik dudakta; belki de yılların yorgunluğunu tatmış dudaklardadır. Dostuyla buluşunca sureti de değişir. Bir buluta, sonsuz bir daireye, hatta çok iyi bir dostsan bir kalbe bile dönüşebilir. O benim dostumdur. Şen şakrak kahkahalarımın şahidi; büyük acılarımın tesellisi…
Bazen konuşmak istemez insan, kelimeler boğazına dizilir. Ağzımızdan çıkacak zehirli sözcükler yerine bulut rengi duman susuşlarımıza eşlik eder. Dostumun bembeyaz çarşaflara sarılışı taze bir bebeği; dökülen gri külleri ölümü canlandırır gözümde… Tüm hayatını bana adayan dostum; iki parmağımda benim için bulduğu canı, bir kibritle geri verir.

Birazdan askerler dostumla buluştuğumu görecekler. Kokusu ve sureti bizi ele verecek. Cesedim tanınmayacak hale gelecek. Benim için yaşam bir lütuftu.
GERİDE KALAN VE YAŞAYABİLENLERE SELAM OLSUN ROY SMİTH “

Sözcüklerim bitince kalem ve kağıdı ambarın en ücra köşesine sakladım. Hemen ardından bir tütünü daha ateşledim. Dumanın sureti baktıkça değişiyor. Bazen karımın yüzünü, bazen de oğlumu andırıyordu. Dostum beni ele vermiş olacak ki… Beck içeriye girdi.

Beck: ( şaşkınlık ve sinirle) Seni ahmak herif ne yapıyorsun sen burada?
Roy: ( korkudan uzak bir tavırla) Görmüyor musun? Tütün içiyorum.
Beck: Sen kendini ne sanıyorsun da benim yasaklarımı çiğniyorsun? Böyle yaparsan buradan ölü çıkacağını bilmiyor musun?
Roy dumanı içine çekip burnunun ucunda duran adamın yüzüne doğru üfledi.
Roy: Sen burada olmaya yaşamak mı diyorsun?
Beck bir kaç adım geriledi. Şaşkın ve öfkeliydi. Olanları hazmedemiyordu. Bir sağa bir sola hızlı hızlı yürümeye başladı. Elinde başka tütün yetiştirecek kimse yoktu. Sanırım o yüzden Roy’u hemen vurmamıştı. Yine de vuracaktı. Tek haz duyduğu şey buydu. Roy hiç umursamıyor oturduğu patates çuvalının üstünde tütün içmeye devam ediyordu. Beck Roy’un gözlerine bir leşmiş gibi baktı. Silahını doğrulttu ve atar damarına ateşledi. Ölümü bir kaç dakika içinde gerçekleşecekti. Mermi Roy’ un boynuna saplandığında kulağında yalnızca oğluna öğrettiği mızıkanın sesi çınlamaya başladı. Kalbinin ritmik melodisi yavaşlıyor; mızıka kulağına daha bir hoş geliyordu sanki.

Roy’ un mektubu yıllar sonra müzeye dönüştürülen kamplarda, çerçevelenerek acı bir gerçek olarak yaşamaya devam etti…

Özlem Erdal

Benzer Konular
Son Yağmur
Terkedilen Hayat