Bir İzleyişin Trajedisi

/ 23 Temmuz 2022 / 140 views / yorumsuz

Hayat, hayatımız, hayatlarınız biraz anlamlı; çokça anlamsız. Anlamlı kısmında mutlu olmaya çalışan; ya da, mutlu olduğumuzu zannettiğimiz eylemleri yaşayan, kısa, anlık bir keyiflenme halinden ibaret olan ve çokça anlamsız hayatlarımıza geçtiğimiz bir koridor vazifesi gören durumlardan ibaret.

Bir İzleyişin Trajedisi

Denizin köpük köpük maviliğiyle doldurdum gözlerimi. Martılar alaycı uçuşlarını üzerimde tüm hünerleriyle gösterirken, dilime dolanan bir şarkı gökyüzüne karışıyordu.

Çok yorgunum
Beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Beni o limana çıkaramazsın…

Hangi limandı çıkmak istemediğim bilmiyordum; ama, kendimi sahil boyu uzanan insan kalabalığının arasına atmıştım çoktan. Beni bekleyen bir şey yoktu. Beni bekleyen kimse de yoktu. Martılara yoldaşlık ediyor, dalgalarla söyleşiyordum. Hayatımdaki anlık kesitler kirpiklerimde asılı kalıyordu. Tutunuyorlardı anılar kirpik uçlarıma. Yüzümde istemsizce bir kasılma; izliyordum sadece anıların sahne gösterimini.

”Yavrum hadi kalk. Okula geç kalacaksın!”

”Ne olur anne, biraz daha yatayım”

Bu diyalog sayısız kere gerçekleşmişti. O an kalkmanın zorluğunu şimdi hatırlıyorum da, keşke sonsuza kadar sürüp gitseydi diyorum. Annem genç yaşında beni ve iki kardeşimi öksüz bıraktığında bir daha onu göremeyecek olmanın düşüncesi, içime öyle bir çaresizlik yerleştirmişti ki; işte o yitirilişten sonra hayata karşı düşüncelerim başka bir evreye giriyordu. Acımın çaresizliğine bir de acımasız bir varoluş düşüncesi ekleniyordu.

Bir kardeşim yıllar öncesinden Almanya’ya yerleşmiş, kimilerinin deyişine göre hayatını kurtarmıştı. Kız kardeşim ise, uzak bir şehirde kocası ve çocuğuyla yaşıyordu. Sanırım mutluydu. Mutsuz olsaydı; ya da bir sıkıntısı olsaydı mutlaka arardı diye düşünüyordum. Hayat, hayatımız, hayatlarınız biraz anlamlı; çokça anlamsız. Anlamlı kısmında mutlu olmaya çalışan; ya da, mutlu olduğumuzu zannettiğimiz eylemleri yaşayan, kısa, anlık bir keyiflenme halinden ibaret olan ve çokça anlamsız hayatlarımıza geçtiğimiz bir koridor vazifesi gören durumlardan ibaret.

Sanırım iki saattir buradayım ve deniz ile gökyüzünün birleştiği yerden kendime bakıyorum. Bankta oturmuş, ortağı tarafında dolandırılmış, eşi, oğlu ve hasta babasına bakmakla yükümlü bir adam. Çaresiz miyim? Açıklarda demir atmış bir geminin üzerindeki yazıyı okuyamayacak kadar miyop, ara sıra gelen anksiyete ataklarını da saymazsak gayet sağlıklıyım. Vedalaşıyorum oturduğum bankla ve üzerindeki yazıyı okuyamadığım yeşil yük gemisiyle. Deniz ile gökyüzünün birleştiği yerden bakan kendime elimle selam yollayıp yoluma gidiyorum.

Halime en çok üzülen eşim yine de güler yüzünü esirgemiyor benden. Kapıyı açarken ki tüm güzelliği ve içten gülümseyişi gözlerime dolup taşıyor ve kirpik uçlarımda tutunan anılarımın arasında yerini alıyordu. Babam odadan çıkıp iyice küçülmüş bedeniyle yanıma iyice sokulup yüzüme dikkatlice bakarak:

”Sen miydin oğlum? Ben de annen geldi sandım. Komşuya gitmişti de, birazdan gelir.”

Eşimle göz göze geliyor, susuyor ve ikimizde yutkunuyorduk. Hiçbir şey diyemedim. Bakışlarımı babama çevirdim. Bir eliyle duvara tutunmuş, diğer eliyle de çenesini sıvazlıyordu. Sanki aklaşmış sakallarında biriken kötü anıları döker gibiydi. Gözleri kapının hemen yanında duran annemden yadigar bir çift terliğe takılmıştı. Üçümüzde terliğe bakıyorduk. Ölüm sessizliği bir ölüden yadigar kalanı çepeçevre kuşatmıştı. Sanki, sessizlik ile annemin terliği derin bir sohbete koyulmuşlardı ve bizde izliyor gibiydik. Öyle ne kadar kalmıştık hatırlamıyorum. Bir saygı duruşu muydu; yoksa anıları yad etme töreni miydi? bilemedim. Babamın elinden tutup odaya geçtik. İkimizde koltukta oturmuş, bakışlarımızı tüm eşyalarda gezdiriyorduk. Babam duvardaki tablodan yerdeki halıya devirmişti gözlerini ve öylece sessizliğe gömülü verdi. Ben de halıya, babamın gözlerinin ulaştığı noktaya öylece bakıyordum.

”Neredeydin oğlum?

”Deniz kenarına inmiştim baba, biraz hava alayım dedim.”

”İyi yaptın oğlum. İşlerin nasıl gidiyor?”

Kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Babama yalan söylemek istemiyordum ama, mecburdum buna.

”İyi gidiyor baba. Yeni siparişler aldık. Yoğun çalışıyoruz.”

”İyi oğlum iyi. İş olsun yeter ki.”

Balkona çıkıp bir sigara yaktım. Üzerimde müthiş bir ağırlık vardı. Ne atabiliyor, ne de katlanabiliyordum. Tüm birikimim ve emeklerim gitmişti. Hukuki yollara başvurmuş bekliyordum. Alacaklı olduklarımdan aldığım ufak tefek meblağlarla evi geçindirmeye çalışıyordum. Bir iki ay böyle geçmişti. Sonra eşyalar haczedildi. Babam kollarımda son nefesini verdiğinde, avucunda annemin fotoğrafını sımsıkı tutuyordu. Eşim ailesinin yanına giderken sadece soğuk bir elveda dedi. O günden beri hep üşüdüm. Hiçbir insan, hiçbir kelime, hiçbir nesne beni ısıtamadı.

Her gün zamanımın büyük bir bölümü, denizle gökyüzünün birleştiği yere bakmakla geçti. Gemi hala oradaydı ve ben hala üzerindeki yazıyı okuyamıyordum. Önümden geçip gidenler hep aynı yüzlerdi sanki. Birini durdurup sormak istedim. Büyük adımlar atan, kollarını göğsünde birleştirmiş ve yüzü bana yabancı gelmeyen biri geliyordu. Seslendiğimde yüzüme anlamsızca bakarak ”evet” dedi.

”Şu denizin ortasında duran geminin üzerinde ne yazıyor?”

Anlamsızca bakışlarını parmağımın gösterdiği yöne çevirdi. Yüzüme tekrar dönüp kahkaha atarak.

”Orada gemi falan yok” deyip büyük adımlarla uzaklaştı.

Arkasından uzun bir süre baktım. Derin bir nefes alıp tekrar denize baktığımda gemiyi göremedim. Deniz duruyordu, gökyüzü duruyordu, martılarda… ama gemi yoktu. Deniz ile gökyüzünün birleştiği yerden izledim tekrar kendimi. Yanıma gelen beyaz önlüklü bir adam yanıma oturdu ve ”çok mu sevdin bu resmi” dedi. Adamın gözlerine baktım önce, ne saçmalıyorsun der gibi. Sonra izlediğim manzaraya bakıp beni yalnız bırakmasını istedim. Gözümden süzülen bir iki damla yaş ayaklarımdaki annemin terliğine damlıyordu. Adam ayağa kalktı. Omzuma usulca dokunup, ”hadi evladım kalk! hayata geç kalacaksın” dedi.

Ben ise karşımdaki duvar resmine bakıp, titreyen bir sesle: ”Ne olur biraz daha kalayım ” diyordum.

Enver Karahan