Artı Altmışbeş

/ 21 Haziran 2021 / 19 views / yorumsuz
Artı Altmışbeş

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli diye düşündü. Yumuşamış, derisi bollaşmış kolunu uzattı. Belki de bu yılın en büyük olayı bu olacaktı ama şu an bambaşka bir heyecanın kollarındaydı kadın. Aşıyı yapan hemşire titreyen omuzlarını sıvazladı, sakinleştirmeye çalıştı. Sandı ki aşı heyecanı. Bekleme odasındaki bir çift gözdü sebebi oysa.

Altı ay önce.


“Yalnızlık zor Mine. Bildiğin gibi değil. Erkan aramasa anne nasılsın diye, kimseyle konuştuğum yok bütün gün. Bi de sen tabii kadim dost.”
“Ah Tülin’im, benim tatlım. Keşke gelebilsek gidebilsek. Biz de tıkıldık kaldık öyle. Cavit, serbest saatlerde hadi kalk yürüyelim diyor. Onu bile istemez oldum. Televizyon karşısında yıllandık gitti. Aşı çıksa da…”
“Aşı çıksa ne olacak Mine? Aşı çıksa ne olacak? Yalnızlığın aşısı bulundu mu ki?”
“Canım en azından gider geliriz, görüşürüz, Moda’da çay içmeye çıkarız, mağazaları talan ederiz, dedikodu yaparız.”
“Biliyor musun Mine, Selim öldükten sonra ilk defa albümleri karıştırdım. Çok eskileri ama… Çok çok eskileri.”
“Hımmm. Ne kadar eski diyeceğim ama tahmin ettim sanki.”
“Acaba yaşıyor mu Mine? Bişey olmuş mudur? Ama olsa duyardık di mi?”
“Duyardık tabii.”
“Nerden duyacağız Mine… Kim bize haber verecek? Lise arkadaşlarını mı arayacaklar sırayla?”
“Ne bileyim kötü haber tez duyulur ya.”
“Garip, burnumda tüttü.”
“Hayrolsun kuzum hayrolsun.”
Tülin telefonu kapattığında hayrolsun tabii. Ne hayrolacaksa diye düşündü… Ne deseydi kadın? Canın sıkılmış senin duvarlara bakmaktan, eskiye sarmışsın mı deseydi. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye Tülin Hanım. Bu hayat da böyle geçti işte. Boğulmuş bir şehrin, boğulmuş apartmanlarında oturup düşünüyordu bütün gün. Abuk sabuk katli vacip programların reklam aralarında. Oğlu diyordu gel sana Netflix alalım. “Nasıl açacağım ben onu, kumandalar arası geçmeyi zor keşfettim . Yanlış bi yere dokununca ara Allah ara.” deyip reddediyordu. Daha da uyuşacaktı o popüler filmlerin arasında. Filmlere de tahammülü kalmadı bir yandan. Televizyondan, perdelerden, masadan, sandalyelerden, çıngır çıngır ses çıkartan avizenin taşlarından, dibi sararan çaydanlıktan, kurutmaktan yıldığı çamaşırlardan her şeyden sıkılmıştı.

Kırkbeş yıl önce.


“Ellerimle hazırladım sana her şeyi Tülin’im.”
“Yaaaa inanamıyorum. Ne kadar harika bir sofra. Nedim… Seni hak edecek ne yaptım ben acaba?”
“Varlığın yeter… Ve bana bakışın. Bana her şeyden değerli olduğumu hissettiren o bakışın. İyi ki varsın, iyi ki doğdun aşkım!”
Hediye paketinin üstüne eliyle yazdığı bir dizeyi tutturmuştu:
Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli
Belini sarmayalı
Gözünün içinde durmayalı
Aklının aydınlığına sorular sormayalı
Dokunmayalı sıcaklığına karnının
Yüz yıldır bekler beni
Bir şehirde bir kadın
Aynı daldaydık aynı daldaydık
Aynı daldan düşüp ayrıldık
Aramızda yüz yıllık zaman
Yol yüz yıllık
Yüz yıldır alacakaranlıkta
Koşuyorum ardından
Nazım Hikmet
Ailece yazlıkta olduklarından görüşememişlerdi üç ay boyunca. Hasreti Nazım’dan daha iyi kim yazabilirdi. Ustadan destek aldım dedi sana hasretimi anlatmak için. Sımsıcak bir kelebekti dudakları, Tülin’in dudaklarında.
Tam o anda, sinirli ve telaşlı döndü kilitte anahtar. Durup baktılar. Nedim telaşlandı, Tülin ne yapacağını bilemedi. İçeri kocaman bir önyargı girdi. Dik dik baktı iki gence.
“Hoş geldin kızım.” dedi kadın. Sakin görünürken, gözleri alev alev bakıyordu.
Yanlış bir şey yapmış olduğunu hissettirmişti Tülin’e. Orada olmaması gerektiğini.
Çantasını, keten ceketini, hediye paketini ve şiirini aldı. “Ben de gidiyordum zaten.” deyip çıktı. “Ben ararım seni” dedi Nedim kapıda telaşla.
Aradı da. Tuhaftı ama. Tedirgin, dile getiremediği şeylerden gergin. “Annen bişey dedi mi benim hakkımda” diye sordu Tülin. “Yooo pek bi şey söylemedi” dedi Nedim. Hiç konuşulmayan, konuşulmadığı için hiç yok olmayan şeyler sinsice kemirirdi ilişkiyi. Giderek yayılan, denizi oksijensiz bırakan müsilaj misali.
Konuşmadılar konuşmadıkça korku saldı Tülin’i. Konuşmadıkça suçluluk ezdi Nedim’i.
Bir gün çıkageldi. Okul çıkışıydı, Eylül ayıydı. Sarı yaprakları tekmeleye tekmeleye yürüyorlardı. “Tülin, beni Paris’e gönderiyorlar okumaya.”
İçten içe biliyordu bugünün geleceğini Tülin. Sustukları her şey hissettirmişti bunu.
“Ne diyorsun Tülin?”
“Ne mi diyorum? Bu fırsat kaçırılır mı? Mutlaka yapman gerek bunu, pişman olursun sonra.”
“Öyle mi diyorsun?”
Dünyaya Everest’ten bakıp, aşağıdaki her şeyi böcek gibi gören önyargı ve aşk arasında sıkışıp kalmasına izin vermeyecekti. “Öyle tabii.”
……
“Mine, oydu biliyorum. Bi tek gözlerinden… O kadar değişmiş ki.”
“Hadi Facebook’tan bulalım.”
“Ne yapacağız bulup Mine? Karşılaştık, iki dakika göz göze geldik. Kalkıp konuşacak halim yok ya.”
“Konuşmayız canım. Evli mi, değil mi, çoluğu çocuğu var mı bakarız. Hem bi bakalım yeni fotoğraflarına gerçekten o mu?”
Facebook adresi bile yoktu Tülin’in. Saçma sapan geliyordu. İlkokul, ortaokul, lise arkadaşlarını bulup, hiç konuşmadığı listeler biriktirmek. Hep aynı cümleler. “Nasılsın, hiç değişmemişsin, çok iyi görünüyorsun, ne günlerdi.” Bu laflara ihtiyacı yoktu. Zoraki muhabbetlerden soğuyalı çok olmuştu. Şimdi başka. Mine’nin teklifine çok fazla direnemedi. Bir hesap açtılar önce. İlk ellerine gelen fotoğrafı eklediler profile. Sonra aradılar Nedim’i. Birkaç Nedim Öztunç denediler. İşte o gözler… Aşı sırası bekleyen. Küçük bir bakış süresince dondurulan hayat.
“İşte o… Ta kendisi.”
Sayfanın başına tutturulmuş bir dize.
Yüz yıldır bekler beni
Bir şehirde bir kadın
Aynı daldaydık aynı daldaydık
Aynı daldan düşüp ayrıldık
Aramızda yüz yıllık zaman
Gözleri doldu Tülin’in. Acaba onu tanıyacağını, buralarda arayacağını düşünüp de mi koymuştu? Bunu düşünmek bile ısıttı içini. Buzların içinde gizlenmiş bir fosil sanıyordu duygularını. Canlanabiliyormuş meğer.
“Bak bak Tülin, torunuymuş… Aaaa bak, karısı beş yıl önce ölmüş. Babaannesine resim yapmış torunu.”
“Ne tatlıymış. Nedim’in gözlerine benziyor gözleri. Sıcak kahve.”
“Eeee Tülincim, ikinci aşı randevusunda sohbet edersiniz artık.”
“Sanmıyorum Mine, sanmıyorum.”
“Niye öyle diyorsun ki? Ne engel var?”
“Bilmem, hissikablelvuku.”

Akşam telefonun ekranında alışık olmadığı bir mesaj gördü. Yakın gözlüklerini taktı, Nedim yazıyordu.
“Tülin merhaba.”
Kalbi çarptı hızlı hızlı. Ne desin bilemedi. Telefonu televizyon koltuğunun yanındaki sehpaya bıraktı. Ayağını salladı farkında olmadan… Hep heyecanlandığında yaptığı gibi. Kalktı balkonda iki sigara içti arka arkaya. Salona döndü. Telefona baktı, dokunsa eli yanacak sandı. Bir şey yazmamaya karar verdi o gece.
“İkinci aşı randevum onbeşinde.”
Sabah bulduğu mesajla ne yapacağını bilemedi. Alıp koynuna mı sarsa, yüreğine mi gömse, sussa hiç konuşmasa… O da aldı ikinci randevuyu. Hele bi yaklaşsın zaman, düşünürdü ne yapacağını. Hayat ikinci randevu şansını vermiş miydi onlara gerçekten? İlk dozu onsekiz yaşında alınmış, etkisi hiç yok olmamış bir randevunun rövanşı.
Yine bir kapanma geldi o ara. Bu bekleyiş süreci yine yalnızlık cumhuriyetinde geçiyordu. Normalleşme olaydı, çarşı pazar derken oyalanırdı insan. Şimdi, dört duvar içine devleşmiş bir kalbi sığdırmaya çalışıyordu. Her atışı, dokuz şiddetinde sarsarak taşıyıcı duvarları yoruyordu.
Kapanma da ne kapanma. Şu hale bak. Herkes sokakta. Bi bizi evde unuttular.
Pencereden vızır vızır geçen arabalara baktı. Bunların hepsi mi izinliydi? Adaletsizlik çok yoruyordu ruhunu. Biraz daha genç olaydı da mücadele edeydi. Dünya çok değişmişti, öyle hızlı değişmişti ki, şu pencerenin önünde otururken ne bildiği doğrular, ne nefret ettiği yanlışlar aynıydı artık. Televizyon camından gördüğü hayatı tanıyamıyordu. Sonra içine döndü.
Dünyadan merkeze, dünyadan merkeze…
Allaaam. Ne bekliyorum ben, neyi bekliyorum? Manyak mıyım? Ne olacak sanıyorum ayın onbeşinde? Nesin sen onbeşinde misin be kadın!

“En kusursuz cinayet, birinin yaşama sevincini öldürmektir.”* İçinden duvar yazısını okudu, yanından geçerken. Sokakta kentsel dönüşüme maruz kalmamış birkaç binadan birinin eski ama karakteristik yüzünde ne kadar da anlamlı bir cümleydi okuduğu. Gülsuyuyla kamufle edilmeye çalışılmış lağım kokularının çağıydı içinden geçtikleri.
Bugün onbeşiydi. Sonunda. Bakımlı ama özen gösterdiğini ele vermeyen bir Tülin görmüştü boy aynasında çıkarken. Memnun olmuştu gördüğünden. Şimdi unuttuğu sokaklardan aşıya gidiyordu.
Yumuşamış, derisi bollaşmış kolunu uzattı. İkinci doz için hazırdı. Nedim yoktu ortada. Herhalde çıktığında bekleme salonunda olacaktı.
Yoktu. Nasıl düşmüştü bu oyuna? Vazgeçmişti işte, çağırmış ama gelmemişti. Yıllar önce Paris’ten döneceğini söyleyip, dönmediği, yıllar sonra evlenip gelmesi gibi. Sözünü tutmamıştı yine. Eve girdiğinde en çok kendine kızıyordu. Yetmiş yaşında ilk aşkın peşine düştüğüne, gururunun kırılmasına, inanmasına, zayıflığına… Hepsine saydı sövdü.
Sinirle topuzundaki firketeleri fırlattı. Tuvalet masasının önünde kendine baktı. Dil çıkarttı aynaya. Salona geçip kıvrıldı yattı uzun koltuğa. Kedi gibi. Bir saatin sonunda dayanamadı, telefonuna uzandı. Sayfasını açtı, iz sürecek hiçbir detay yoktu, telefonunu göğsüne bastırdı: “Ah Nedim… Aşk olsun Nedim…”
Ve takibi bıraktı.

•Paulo Coelho’nun sözü

Deniz Köker

İllistürasyon : Beste Köker

Benzer Konular
Terkedilen Hayat