Akşamı Beklerken

/ 14 Ekim 2022 / 99 views / yorumsuz

Bu karartmalar, bu alarmlar nedir? Kimden korkuluyor, kime karşı? Dünyanın gidişini kör uçuşa çıkmış uçaklar gibi, şehrin alacakaranlığında kanı çekilmiş izliyoruz. Bahçe kapısından çıkınca yokuşu tırmanırken nasıl da vücudumun hamlaştığını fark ettim geçen, soğuk içime işledi. 

Akşamı Beklerken

Henry A. Wallace dün Ankara’da tezahüratla karşılanmış. Gazetede yazıyordu. İki sütun üst üste hem de. İki fotoğraf yan yana, birinde Amerikan başkan yardımcısı, diğerinde milli şef. Ne Mussolini, ne Hitler… Savaş sınırlarımıza dayandı. Franco’ya benzetiyor milli şefi Ayten.

“Baksana her şey karneyle. Savaş işte kadın. Şükret ki bu belanın içine girmedik henüz. Hitler zırdelisi, milyonlarca Yahudi’yi gaz odalarında öldürmüş. Arî ırkını Avrupa’da baki kılacakmış aklınca. Avrupa şehirleri bombardımanlardan sonra harabeye dönmüş diyorlar. Hani Paris’e kıyamamış yine de. Sen de seversin Paris’i oldum olası. Hariciye’den Mahmut şarap getirirdi her gelişinde bize. Bordo şarabı oldum olası seversin zaten. Ah rahmetli baloların, eğlencelerin adamıydı. Ne çapkındı bizim Mahmut.” Ayten’in gözleri ışıl ışıldı Mahmut’u anlatırken.

” Höpürdeterek içmekten usanmadın şu kahveyi. Gözü dönmüş Hitler’in anlamıyor musun?” Ayten’e sahte bir öfkeyle bakarken kahvesinden bir yudum daha aldı Ali.. Haklı kadın, kaç gündür karartma saatlerinde canı gidiyor neredeyse, Çanakkale’de dedesi, Kurtuluş Harbi’nde babası kalıbı dinlendirince kocasını, oğullarını da yitirmekten oldum olası korkuyor besbelli. “Bu yaşta çağırmazlar beni askere be hanım. Vallaha da billaha da girmeyeceğiz harbe. Yunan sınırında Hitler ordusu, ha girdi ha girecek diyorlar ama…Endişeye mahal yok bence.”

“Nasıl da güvenirsin şu Halk Fırkalılara be adam? Cemil’e yapmadıkları kalmadı. Bazıları Hitler’e öykünmek için badem bıyık bırakacaklar neredeyse. Stalin de tehdit eder durur bir yandan. Kars, Ardahan’ı istemiş İnönü’den. Sen Recep Peker’in Führer’e geçen radyoda övgüler düzdüğünü duymadın galiba. Radyonun düğmesini çevirir çevirmez çıktı geçen karşıma. Emine’nin oğlunu da seferberlik için çağırmışlar.” Guguklu, saat başı öterken zihni dağıldı bir an. Haklı kız, canını şeytana satar bu herifler aslında.

Radyo tek sığınağı oldu Ayten’in gün boyu. Küçük makinenin düğmesini çevirerek bütün dünya şehirlerini dolaşıyordu habire. Londra’daki o orkestrayı da radyoda işitmişti Ali eve geldiğinde. Ingilizcesi fena değildi Ali’nin, BBC’den haber dinlemeyi alışkanlık haline getirdi hatta. Ayten’e tercüme ederdi ajans haberlerini hatta. Hitler alkışlar içinde bağırarak, adeta böğürerek nutuk veriyordu karısı bu sabah radyoyu karıştırırken. Ürkütücü, buyurgan bir sesi var Hitler’in. Radyonun cızırtıları arasında başka bir ses, Rusya büyük inkılâbının destanını evire çevire anlatıyordu sonrasında. “Dünya delirdi” dedi Ayten. “Baksana her gün avaz avaz harpten, herbirinin yüce, büyük davalarından söz eder dururlar. Ölen zavallılara oluyor olan.” Oyuna çevirmişti ikisi de makinenin düğmesini çevirmeyi. “Cemil gelse hemen Moskova’nın Sesi’ni açar” dedi Ayten, çay bardağını yarıladığında. “Neyse ben yemeği ısıtıyorum, diye kalktı koltuktan.”

Hadi biz yine de aç açıkta değiliz. Dün Akif Efendi’den bir iki yemeklik malzeme alayım dedim de dükkana giren kadın sızlanıp duruyordu. Ne diyordu biliyor musun, içime öyle işledi ki kadının söyledikleri. Çıkmamış aklımdan kadının o acınası hali, benim çocuğum delik deşik ayakkabıyla gidiyor. Ben çocuğuma harçlık veremiyorum sabahleyin. Delik deşik ayakkabıyla gidiyor. İki senedir kan kusuyorum, kan. Sabaha kadar konuşuyorum. Kendi kendime delirdim. Vallahi, billahi delirdim. üç çocuğum, yetimim var. Aklımı yitirdim artık. Yine akşam karartma olacak Ayten. Perdeleri sımsıkı kapa. Kandile gaz doldurdun umarım.

Oğlana mektepte her vatandaşın yanıbaşımızdaki harbe hazır olmasını söylemiş hocası, Çanakkale’de 15’te Arıburnu’na sevk edilen ikinci tümendeki kollarında sarı kurdeleli liselileri anlatmış ufacık veletlere. Çok meraklıysa cepheye gitmeye varsın kendisi gitsin, ufacık sübyanlara musallat olmasın valla. Hadi bir şekilde o bizim harbimiz sayılırdı da bu nedir Allahaşkına?
Senin ihtiyar radyoda savaşın en çok hissedilen tarafı hayat pahalılığı olmuştur, dedi geçen de. Recep Saydam, devletin zorunlu ihtiyaçlarını ihtiyat altına aldıklarını söylüyor habire, halkın az da olsa tüketim maddelerini temin edebilmesinin için her bir şeyi yapıyorlarmış, ..mış,..mış. Yüksek fiyatla ürün satma, stokçuluk ve karaborsa ile mücadele ediyormuş güya tepedekiler. Allah şu stokçuların belasını versin. Savaş fırsatçıları türedi bir de.

Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi, Toprak Mahsulleri Vergisi, İş Mükellefiyeti, yok be adam bunlar bizi aç bırakacaklar resmen. Nezahat’ın iki oğlunu da silah altına almışlar. Karne kuyruğunda dert yanıyordu kadıncağız. Gözü dönmüş Naziler canına kıyacak benim oğlanların diye sızlanıp durdu dün.

Tepesinde gün batmaya yakın yanan, yirmi beş mumluk ampul, geceyi gündüzden ayırmıyordu o sırada. Ayten, kadının bulutlu gözlerini resmediyordu sözcüklerinde. Ampulün camının, pencere camından farkı yok, tozdan, pislikten. Yarın evi iyice temizleyeceğim, camları da silerim. Akşama kör karanlık olacak tüm sokak. Tophane üstünden Üsküdar sahilini taradı bakışlarıyla. Yaşama belirtisi tek bir ışık yok. Karacaahmet, Kız Kulesi geceye gömülür birazdan. Cemil’i içeri atmışlar yine, gazete yazısından dolayı, besbelli harpte Almanya’yı alkışlayan Atsız’ın şürekası şikayet etti. Nezarette günlerce sorgudayken izbandut gibi polisler yapmadıklarını bırakmamışlar çocuğa. Elleri zincirli kapkaranlık bir hücrede bekletmişler kaç gün.

Bu karartmalar, bu alarmlar nedir? Kimden korkuluyor, kime karşı? Dünyanın gidişini kör uçuşa çıkmış uçaklar gibi, şehrin alacakaranlığında kanı çekilmiş izliyoruz. Bahçe kapısından çıkınca yokuşu tırmanırken nasıl da vücudumun hamlaştığını fark ettim geçen, soğuk içime işledi. Gece kör karanlıkta yürümek mümkün değil, sokağa çıkma yasağında bekçilerle cebelleşmemek için adımlarımı hızlandırdım. Aklımda Cemil, çıkar bugünlerde içerden. Soluk soluğa vardım eve, kaç gündür adımlarımın hızı kesilir gibi oluyor, doktora görünmeli. Öksürükler, tıksırıklar da cabası. Soğuk soğuk terledim o gece. Oğlan karakoldan çıktığında kireç gibiydi suratı. Bir hafta bir şey yememiş kapkaranlık hücrede. Harbe girmedik ama harbe karşı yazmak da suçmuş meğerse. İtalyan Hastanesi’ne doğru tırmanırken gazeteye uğradım hatta. O karabatak gibidir çıkar ortaya deyiverdi bir iki acar gazeteci. Yokuşun başında apartmanlar kara perdelerle örtülüydü. Ürküyor herkes belli ki. Sığınaklar hazırlanıyor şehrin dört bir yanında. Alman uçakları semalarımızda gezerse vay halimize.

Ayten korku içinde günlerdir. Yemek sofrasında kandilin aydınlığında yüzündeki tedirginlik gölgeleniyor bir an. Yoksulluk içinde kıvranıyor herkes. Sen harp hali deyip geçiyorsun. Aylığın kaç lira bugün? Doksan beş lira yetmiş iki kuruş! Karaköy’de, Bankalar Caddesi’nin kıyıcığında karne- siz ekmek satıyorlar, torbalar içinde. Tanesi bir lira, yarın belki iki olacakmış. Buğdayımızı Almanlar’a veriyoruz, savaşa katılmamak için. Diyet ödüyoruz anlayacağın, ya da haraç. Ama Hitler’i bize savaş açmaktan bu buğday alıkoymaz.

Ayten sözümü kesti o an. Eskiden nasıl da cevval bir kadındı, bakışları haylice sıkkın ve ölgün günlerdir.
“Sınırlarımızı aşmasını bekleyenler de var. Hem de dört gözle!”
“Irkçılar… Beklemeye devam etsinler. Onlar Avrupa’dan burunlarını kaldırıp bize tebelleş olmazlar bir süre. Seni sinemaya mı götürsem Ayten, Chaplin’in ‘Büyük Diktatör’ ü varmış Atlas’ta. Millet filmi izlerken Şarlo’yu Hitler zannetmiş ilkin, herifler propaganda filmi mi çekmişler diye sesler yükselmiş salonda. Paulette Goddard da oynuyormuş filmde. O kadını seversin zaten. Rüzgâr Gibi Geçti’de Scarlett O’Hara rolü için düşünmüşlerse de provalar sonrasında bu rol Vivien Leigh’e vermişler rolü.
Usul usul kar atıştırmaya başladı. Minarelerin, evlerin ve cümle şehrin üstüne beyaz bir örtü iner bir süre sonra. Şubatın ayazı sonuçta. Gazete müvezzi sesi yükseliyor sokakta. Churchill ve Stalin Moskova’da harbi konuşmuşlar. Savaş patronlarının kasalarını doldurmak gerek diye düşünüyor Ali. Harbe girmedik çok şükür. Karartma başladı başlayacak. Perdeleri iyice kapa Ayten. Luftstreitkräfte, Avrupa göklerinde bombaları indiriyor şehirlere. Londra’da metrolar sığınak olarak kullanılıyormuş.” Kapı çalınıyor o sırada. Eşikte bekleyen Cemil.

“Yeni bıraktılar. Malum komiserle can ciğer kuzu sarması olduk artık. Gazetedekilere söylemedim henüz.”

“Harp malulü dostum benim. Geç hele içeri. Karartma başladı başlayacak. Ayten de yemeği ısıtır şimdi. “

Uysalca, sus pus içeri giriyor. Alman karşıtlığı başına bela bizim oğlanın. Gazeteyle karakol arasında mekik dokur oldu.

“Ekmek kıtlığından, karne kuyruklarından söz edince kapımda belirdi askeri, polisi. Milleti cepheye gönderecekler bu yoklukta diye yazıp çizince sen ne hakla devletin fiyat narhını, harp politikasını eleştirirsin dediler bu sefer de.”

Ayten’in sevecen yüzü, bekletme oğlanı kapıda, sözüyle işitilir, görünür oldu Cemil için. Teyzesi oldum olası sever bu oğlanı zaten. “Tütüne de karaborsacılar el alttı sonunda. Bir zevkimiz vardı onun da içine ettiler”  diye söylendi. Tramvay da çalışmıyor, bu yorgunlukla yürümüş Karaköy- ’den Cihangir’e dek. Asfaltsız şose yolda çamur içinde kalmış pantolonu oğlanın.

Dededen kalma şu ahşap evin kapıları gıcırdayıp duruyor. Şu son moda apartmanlardan birine yerleşsek diye söyleniyor arada Ayten. Bakımı dert bu evlerin. Hele bu dar günlerde evin bakımıyla uğraşmak da zor. Cemil gülerek dinliyor. Bu gece bizdesin o halde. Yüklükten yer yatağını çıkarırız.

“Bu harp de biter Ali. Evde rakımız var. Birer kadeh içsek mi? Sobayı harlarım şimdi. Karakoldan bitlenmeden geldin değil mi?”

“Eğlenmeyin benimle. Bitlenirsem ayıklarsınız artık.”

Afitap’tan Gezdiğin Kırlara çalıyor taş plakta. Ne güzel de sesi var bu kadının. Her harp bir gün biter be Cemil. Asma yüzünü Ayten sen de Allah’ını seversen.

Erinç Büyükaşık