Akademisyen/Yazar Yakup Yaşar İle Röportaj

/ 27 Nisan 2022 / 319 views / yorumsuz
Akademisyen/Yazar Yakup Yaşar İle Röportaj
Yeni Çıkan “Öykü İle Ömer” adlı kitabının ardından okurlarıyla tekrar buluşan ve gerçekleştirdiğimiz röportajda sorularımıza içtenlikle cevap veren Akademisyen/Yazar Yakup Yaşar, güzel toplum inşa etmenin yolunun okumaktan geçtiğini vurguladı.

İnsanın en özgür olduğu dünyadır hayal dünyası. Yazarı, yönetmeni kendisinin olduğu bir filmde istediği role girer; istediği öykünün kahramanı olabilir.

Yakup Yaşar

1) Kendinizden kısaca bahseder misiniz?

(Y.Y.) Kendinden kısaca nasıl bahsedilir bilmiyorum. Röportajlarda sorulan bu ilk soruya hep şüpheyle yaklaşmışımdır. Cevapta ne yazılırsa yazılsın lastik gibi bir yerlere çekilebilecek esnekliği içinde barındırıyor bu soru. Kişi kendini övse itici; övmeden kendinden bahsetse yalancı olur. O nedenle kendimden bahsederken içimden geçenleri içimde saklı tutarak şöyle söyleyeyim: 36 yaşımdayım. Öğrenmeye çalışıyorum. Kendimi çok eksik hissediyorum. Öğrendikçe bu eksiklik hissim daha da derinleşiyor. Her öğrenme, zihnimde karanlıkta kalan yeni bir odanın kapısını aralıyor. Zannediyorum eğer ömrüm vefa eder o yaşları görürsem altmışlı yaşlarımda da bir röportajımda benzer cümleleri kuracağım: “63 yaşımdayım. Öğrenmeye çalışıyorum…”.

2) Hangi kitapları yazdınız?

(Y.Y.) Küfürsüz Küfredenler, Gitmeyi Beklerken, Ben ve Ben ve Hiçbiryerdekiler başlıklı 4 Tiyatro oyunu; Savaş ve Çocuk, Öykü ile Ömer adlı iki öykü kitabı; Yirminci Yüzyıl İngiliz Romanında Mizah ve Hiciv (Doktora Tezim) ; Gerçek Sanrı romanı. Bir de önümüzdeki Mayıs ayında çıkacak olan yeni öykü kitabım Olmadı Hiç…

3) Sizi yazmaya iten şey neydi?

(Y.Y.) İçimde sürekli bir şeyleri anlatma isteği diyebilirim. Önceki röportaj ve söyleşilerimde ortaokul yıllarımda ufak ufak notlar alarak yazmayla ilgilendiğimi söylemiştim. Aslında bu yazma meselesi daha ilkokuldayken hayatımın bir parçası haline gelmişti. Daha doğrusu yazamama meselesi… Şiir yazamama ile başladı her şey. Öğretmen bize öğretmenler günüyle ilgili şiir yazmamızı ödev vermişti. Günlerce kendim uğraştım. Bana o gün anlamlı gelen satırlar sıralamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam üç kıtalık bir şiirdi. Öğretmen beğenmedi. Panoya astığı şiirler arasında benim şiirim yoktu. Çok içerlemiştim. Doğrusunu söylemek gerekirse çok kötü bir şiirdi. Panoya şiirleri asılan arkadaşlarımla ilgili “Birilerinden yardım aldılar!” sözünün gereksiz ve geçici tesellisine kendimi teslim ederek bir yorumda bulunmayacağım; fakat şunu rahatça söyleyebilirim: Şiiri her satırıyla ben yazmaya çalıştım ve ben kendim bir şiir yazdım. Kötü bir şiirdi evet ama hiç kimseden yardım almadan kendim yazdım. İyi bir şiir yazamamayla başladı her şey. Sonra iyi şiir nasıl yazılırın peşine düştüm. İş bugünlere kadar geldi.

4) Hayal gücünüz çok geniş ve renkli olmalı. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

(Y.Y.) Hayal gücü bence herkeste çok geniş… Bu bir tek bana ait bir özellik değil. İnsanın en özgür olduğu dünyadır hayal dünyası. Yazarı, yönetmeni kendisinin olduğu bir filmde istediği role girer; istediği öykünün kahramanı olabilir. Bunun dışında genel anlamda şunu fark ettim: Yoksunluğun yoğun ve bunaltıcı atmosferinde büyüyen çocukların hayal dünyaları çok geniş olur. Gerçekte elde edemedikleri birçok şeyi hayallerinde gerçekleştirirler. Biraz böyle konuşunca da bazı insanlar “Fakir edebiyatı yapıyorsun!” diye serzenişte bulunuyor. Yoktu kardeşim yalan mı söyleyeyim. Ne varsa hayalimizde vardı. En güzel oyuncakları hayalimizde elde ettik. En güzel giysileri hayalimizde giydik. Çocuktuk; âşık oluyorduk. O duygudan utanıyorduk. Keşke hiçbir çocuk yoksunluğun soğuk yanıyla tanışmasa, her istediği olsa, bakkalın tezgâhındaki bir çikolatanın dahi tadını sadece hayalinde duyumsamasa işte o zaman fakir edebiyatı yapmayacağım. Söz.

5) İlham kaynağınız nedir?

(Y.Y.) İlham kaynağı diye bir şey yok. Dertler var. İçimize dert edindiklerimiz var. Bütün bu dertleri paylaşma isteği var. Paydaş arama duygusu var. Bunların hepsinin bileşenine ilham adını veriyoruz. İlham durup dururken bizi yazmaya çağıran bir ses değil. İçinde derdi olmayan ama yazar olmak isteyenlerin platonik sevgilisidir İlham. Onlar bekler; lakin o hiç gelmez.

6) “Gerçek Sanrı” kitabınızın felsefi bir derinliği var. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

(Y.Y.) Üniversite 2. Sınıftayken tiyatro oyunlarıyla ilgili sunum yapmamız için bir oyun listesi hazırlamıştı hoca. Benim payıma Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyunu düştü. Onu defalarca okudum. Hiçbir şey anlamadım. Sonra metnin ruhunu oluşturan varoluşçuluk felsefesi üzerine yazılanları okudum. Ondan sonra oyun çok anlamlı gelmeye başladı. “Aslında oyunu okuduğumda ben “hiçbir şey” anlamışım!” dedim içimden. “Hiçbir şey”’in kendisi gündemimden hiç düşmedi sonra. Soyut bir varlık gibi yaşamımızın birçok alanını içine alan bu “hiçbir şey” benim hep sorgulayan tarafımın bir parçası olageldi. Yazdığım metinlerde bunu varoluşçuluk felsefesi ile birlikte irdeleyen sözcüklere, sözlere, karakterlere yer verdim. İnsanın temel probleminin bu olduğunu düşünüyorum. Varız; ama “hiçbir şey”’in soyut çıkmaz sokağında tüketiyoruz yaşamı. “Hiçbir şey” ile mücadele edemiyoruz. “Peki nedir bu hiçbir şey?” Diye soracak olursanız “Her şey!” derim. Her şey kendi içinde bir hiçbir şey taşır ve o hiçbir şey her şeyi engellenemez yok olmaya doğru sürükler. Muhtemelen röportajın bu kısmını okuyanların bir bölümü bu cümleleri anlamayacak ve “Nedeni ne ki bunun?” diye düşünecekler. Nedeni “hiçbir şey!”.

7) Yazarken sizi en çok zorlayan şey nedir?

(Y.Y.) Hiçbir şey…
Hiçbir şeyin boşluğuna düşüyor her şey. Tüm harfler, sözcükler, sözler, sözleri sarf edenler, sözlerin söylendiği an, anın kısa sürerliği, zamanın durdurulamayışı, nedensizlik, yaşamın hiçliğe gebe oluşu, ölümlü olanın ölümsüzce yaşama çabası… Her şey… Yazmak başlı başına zor iş…

Tüm bunların yanı sıra yazarken aslında özgür olmadığım, daha doğrusu duygu ve düşüncelerimi özgürce ifade edemediğim gerçeği içimi çok yakıyor. Sürekli bir elekten geçirerek yazmak sahtekârca geliyor bana. Bu sahtekârlığın üstüne korku örtüsü sererek yazdığımı düşünüyorum kimi zaman. Belki de şuan için bu korkuyla korusuzca baş etmeye çalışarak yazmaya çalıştığımı söyleyebilirim. İçimi ferahlatan bu paradoksun serinliğine yaslıyorum yüzümü. Gene de zor işte. Daha özgürce yazabilmeyi çok isterdim.

8) Mizahi yönünüz çok kuvvetli. Bu yönünüzü eserlerinizde çokça görmekteyiz. Edebiyatta mizah hakkında düşünceleriniz nelerdir?

(Y.Y.) Edebiyatta mizah sinema ve tiyatroda mizah yapmayla kıyaslandığında çok daha zor. Tabi gösterge edebiyatı da denebilir sinema ve tiyatro için. Böyle düşünüldüğünde yazınsal anlatıda mizah ile görsel anlatıdaki mizah karşılaştırması yapmak daha doğru olacak. Yazınsal anlatımda hedef kitlede gülme etkisi oluşturmak çok güç. İçinde gülmeyi, gülümsemeyi barındıran mizahta hedef kitlenin algılarını hemen harekete geçirmek gerekir. Bunu yapmanın en pratik yolu yazmaktan ziyade göstermekten geçer. Yazı o nedenle mizahi etki oluşturma anlamında meşakkatli bir yöntemdir doğrusu. Bu sebeple bir fıkra okunduğunda çok fazla gülünmezken aynı fıkra biri tarafından sesli ve görsel biçimde aktarıldığında gülünür hatta kahkaha atılır. Bunun metni aktaran kişiyle yani anlatıcıyla da ilgisi var elbette. Kötü bir fıkrayı iyi bir anlatıcı komik aktarabilir; ama iyi bir fıkrayı kötü bir anlatıcı komik aktaramaz.

9) Tiyatroya olan ilginizden ve projelerinizden bahseder misiniz?

(Y.Y.) Tiyatroyu çok seviyorum. Çocukluğumdan beri çevremde olan biteni mizahi pencereden seyreder sonra onu çeşitli ortamlarda aktarırım. Aktarırken de insanları taklit ederim. Mizahi anlatımımı tiyatroda daha etkili ve başarılı sunabildiğim için de 2005 yılında İzmir/ Aliağa Belediye Tiyatro Topluluğuna katılıp bir süre oyunculuk yaptım. 2007 yılından bu yana da oyun yazmayla uğraşıyorum. Kendi yazdığım oyunları sahnelemenin hayalini kuruyordum yıllardır. İlkini “Hayatın İçinden” başlığı ile 2022 yılının başlarında sahnelemek nasip oldu. Yaklaşık 16 yıl önce yazdığım “Gitmeyi Beklerken” isimli oyunu da önümüzdeki Mayıs ayında sahnelemeyi planlıyoruz. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sinema ve Tiyatro Topluluğu olarak Ocak ayından bu yana yoğun biçimde üzerinde çalışıyoruz. Güldürü dozu yüksek iki perdelik aile komedisi izleyicilerimizi bekliyor olacak.

10) En sevdiğiniz üç yazar diye sorsam, kimleri sayarsınız?

(Y.Y.) Samuel Beckett, Franz Kafka ve Dostoyevski. Samuel Beckett yazarlık serüvenim boyunca felsefesinden, anlatım stilinden, hayata alaycı yaklaşımından beslendiğim benim için çok değerli bir yazar. Franz Kafka’nın gerçekle kurgunun iç içe geçtiği, bir yerden sonra kurgunun gerçekten daha sahici geldiği metinlerini -benim de düş-gerçek denklemi üzerine kurduğum yaşamımdan izler taşıdığı için- seviyorum. Dostoyevski’nin hikâye anlatıcılığına hayranım. Meseleyi kimsenin düşünmediği açıdan sorgulaması ve onun yüz yıl önce romanlarında suç- suçlu- ceza üçgeninde sorduğu soruların hala yanıtını bul(a)mamış oluşu onu kıyamete kadar varlığını sürdürecek yazarlardan biri haline getirmiş durumda. Aslında cevabı basit soruların kimsenin aklına gelmeden onun aklına gelmiş olması ve eserlerinin birçok insan tarafından okuna-gelmiş olmasına rağmen hala çözüme kavuşturulamaması aklımı meşgul etmiştir sürekli. Gerçekte suç nedir? Gerçek suçlu kim? Gerçek cezanın ölçüsü ne olmalı? Sorularını sorduğu için Dostoyevski’ye teşekkür etmemiz lazım. Gerçeğin temeline yaslı bu üç sorunun ısrarla cevapsız bırakılması birileri tarafından gerçeğin sürekli gizlendiği gerçeğine götürüyor bizi. Ben de bir şeyler yazarken bu üç sorunun kaynağına inmeye çalışıyorum. Adı geçen üç yazarı insanın ne kadar aciz bir varlık olduğunu gözler önüne ustaca serdikleri için takip ettiğim diğer yazarlara kıyasla daha çok seviyorum.

11) Son olarak okuyucularınıza ne söylemek istersiniz?

(Y.Y.) Okusunlar. Okumaktan zarar gelmez. Okuyan insan güzel insandır. Okuyan insan sorgular. Sorgulayan insan öğrenir. Öğrenen insan bilir. Bilen insan üretir. Üreten insan daha güzel bir toplumun inşasına katkı sunar. Herkesin arzuladığı; ama çok az insanın uğruna mücadele ettiği güzel toplumu inşa etmenin yolu okumaktan geçer. Okuyan dinler; dinleyen anlar; Anlayan anlayışlı olur. Anlayışlı insanların yer aldığı bir toplum güzel bir toplumdur.
Son olarak, kitaplarımı sadece bugünkü okur için yazmıyorum. Yıllar sonra bir kütüphanede, sahafta ya da kitapçıda raflarda okunmayı bekleyen, okunan, üzerine makaleler, tezler yazılan eserler bırakmak için mücadele ediyorum.

Beşinci Sanat / Editör