Ada Vapuru

/ 21 Eylül 2021 / 114 views / yorumsuz
Ada Vapuru

Teyzem yazlıkçılık oynamaya İstanbul’a geleli iki hafta olmuştu, gezenti annem de kendince teyzemi mutlu etmek için her güne yeni planlar yapıyordu. Bugün de şansımıza Eminönü’nden kalkan ada vapuruyla Heybeliada çıkmıştı. Güneşe hasret kalan Nurşen teyzem ve oğlu Romeo yazın püfür püfür esen rüzgârla romantik bir hava geçireceklerinden midir, yoksa; sayıları gittikçe azalan yunusları görecek olmanın heyecanından mıdır, erkenden hazır olmuşlardı. Vapurları iskeleye yanaştıklarında ki çıkardıkları beyaz köpükler, Eminönü’nün bitmek bilmeyen kuru gürültüsü, balık emek kokusu… beni hayaller kurduğum bambaşka dünyalara çekiyordu. Onca oltanın birbirine karışmadığı ama uzaktan karmaşık mış gibi görünen görüntü ben de hep bir merak uyandırmıştır. Eminönü, karınca yuvası gibi sürekli koşturan insan kalabalığı, ama benim çocuk gözümde İstanbul’un en değerlisi, çünkü vapurlar buradan kalkıyor.
Vapur daha iskeleye yanaşmadan atlayan insanlar gözünü korkutmuş olmalı ki, teyzem:
‘’ablaaa bu ne” diye bağırıverdi; o kırık Türkçesiyle. Ardından da kaybolmasın diye kocaman oğlunu kucağına aldı, elini sıkı sıkı tutmak yerine.
‘’Nurşen, bekle dur panik yapma heyecanlı gençler atlasın, bizde geçeriz ‘’ dedi annem.
‘’Bu telaş niye peki? ‘’
‘’Kızım unuttun galiba, hava güzelse güvertede yer bulmayı kim istemez, baksana ne kalabalık’’
Annem haklıydı, temmuz sıcağında kim vapurun sağ ve sol yanlarındaki tahta kısımda oturmak istemez? Hayatlarında her daim heyecan arayan gençler ayakkabılarını çıkarıp, çıplak ayaklarla çoktan dizilmişlerdi mısır koçanı gibi yan yana, bize de alt kattaki deri koltuklar kalmıştı.
Vuup… Vuup …. sesiyle bütün yolcularını alan Burgaz Vapuru, iskeleden yavaş yavaş ayrılırken, yer kapma oyunu da bitmişti. Sırası ile şimdi Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’ya arı gibi kona kona gidecektik. Annem yerleşmemizin ardından yanında getirdiği hasır sepetinden, gevrek diye satılan simitlerden çıkarıp hepimize uzatıverdi. Eliyle de ortada dolaşan beyaz gömlekli adama işaret edip:
‘’ dört çay ‘’ diye bağırıverdi, sonra da Romeo ya dönüp keyifli bir edayla,
‘’çay ve simit vapurun olmazsa olmazı teyzemmmm ‘’ dedi.
Zavallı Romeo anlamış mıydı annemi, bilmem ama başıyla onay verip annemin elindeki simitten bir parça kopardı, bunun üzerine annem:
‘’Ay Nurşen kız, gördün mü anlıyor beni teyzesinin kuzusu‘’
Annemle teyzem kendi aralarında konuşmaya başlarken, onlar gibi dost canlısı, sohbet meraklısı teyzelerden, yanlarına oturan, kulağında kulaklık olmasına aldırmadan kitap okuyan yalnızlara, çoktan başlamışlardı içlerini dökmeye. Ya etraftaki kara gözler… kara yüzler… kara çarşaflar… onlarda -çıkıt çıkıt- başlamışlardı masum martıları fotoğraflamaya. Herkes martıların peşinde; martılar vapurun, ekmeklerinin peşinde. Bir tek onlar değil ekmeğinin peşinde olan, bir de vapur müzisyenleri var; bir kız ve bir oğlan. Kız saçlarını toplamış, kırmızı bir kurdela takmış, aynı mini Mouse gibi elindeki mikrofona söylüyor ‘’sevgi neydi?’’ Elinde gitarı, sakallı çocuk eşlik ediyor ona, – selvi boylum al yazmalım- annemim en sevdiği filmin müziği eşliğinde…. kınalı adaya yanaşıyoruz .
Hafif beşik gibi sallanan vapur, Romeo nun sonunda uykusunu getiriyor. Çocukcağız gözlerini kapadı kapayacakken annem, elinin en lezzetli olduğu kalem gibi dolmalarını çıkarıyor. Benim gibi yemek kokularının birebirine karışmasına tahammül edemeyen karşı koltukta cam kenarında oturan orta yaşlı adam, gazetesini katlayıp, koltuğunun altına alıp annemin ‘’ye kız, ölümü gör bi tane daha al ‘’ısrarlarının arasında sessizce uzaklaşıyor. Vapur müzisyenleri o sırada Burgaz’ a yanaşan vapurda: – ada sahillerinde bekliyorumu- coşkuyla söylerlerken; benimse önlerine açtıkları gitar çantasında fazla para görmemek içimi acıtıyordu. Biraz hava almak için ayağa kalktığımda sevgili annem o hoş sesiyle uyarıyor beni ‘’Samettt, annem sarkma sakın çocuğum emi; fazlada geç kalma ineceğiz birazdan.’’ Dışarı çıkarken bisikletli iki genç gözüme takılıyor, söylediklerine istemsizce kulak misafiri oluyorum.
‘’Faytonları adadan kaldıracaklarmış duydun mu? ‘’
‘’Bence iyi olur abi ‘’
‘’Yok be oğlum, adanın sembolü onlar ‘’
‘’Çok yaşlı ve bakımsızlar be, üstelik kokuyorlar da ‘’
Onların bu umarsızca konuşmaları üzüyor beni, evet ada sembolüdür fayton akla gelenler arasında ilk üçtedir ama unuttukları başka bir şey var, ben bile bu yaşımda düşünebiliyorum bunu eziyet değilse ne o zavallı hayvanların yaşadıkları. İyot kokusunu içime çekiyorum kaybolmadan, ve nihayet Heybeliada gözüküyor, – ada vapuru yandan çarklı bayraklar dolanmış çafçaflı- müziği eşliğinde.

Birsen Yalçın Güngördü