Ziyaret

Ziyaret

Evimden ve evim dediğim insanlardan ayrılalı üç yıl oldu. Ziyarete gitmek için çok uğraştım ama bir türlü izin alamadım. Dualar, dilekler, yalvarışlar, yakarışlar nafile. Burada işin bitmeden gidemezsin, dediler. İyi madem, elimizi çabuk tutalım o zaman, dedim ben de. Buraya her gün yüzlerce hatta binlerce insanı getiriyor ve burada işi biteni başka yere gönderiyorlardı. Bu sonsuz döngü içinde her bir insanın hayatıyla ince detaylarına kadar ilgileniyorlar, hiçbir ayrıntıyı es geçmiyorlardı. Hem sürekli bir şeyleri açıklamaktan sıkılmış hem de özlemim dayanılmaz dereceye ulaşmıştı. “Sanki bir yere kaçacağım, istesem de kaçamam ya zaten! Alt tarafı bir sıla ziyareti yapıp geri geleceğim.” dedim ama buralarda Nuh’u peygamberden saymıyorlar galiba!

“İşte sonunda işim bitti, evime dönüyorum. Üç koca yıl geçti üstünden. Benden ne bir ses ne bir seda çıktı. Bir de bunca zaman sonra yanımda üç beş ne idüğü belirsiz adamla çıkıp geliyorum. Beni görünce korkmasınlar! Yok, canım korkmazlar herhalde. Korkarlar mı? Fatih korkar, orası kesin. Çocukluğumuzdan beri ödleğin teki zaten. Sahi önce kimin yanına gitsek? Büyüklerden başlamak icap eder de ne anne kaldı ne baba. Baba tarafıyla zaten görüşmezdik, anne tarafı da İzmit’te. Bir arkadaşlar bir de birkaç tanıdık kaldı herhalde. En iyisi biz mahallenin girişinden itibaren evlerin sırasını takip edelim. Ya da ziyaretleri önem sırasına mı koysak? Bilemedim bak şimdi!” diye düşünürken mahalleme geldik.

Yokuştan aşağıya inerken gördüğüm evlerin hiçbirisi, benim geride bıraktığım evler değildi. Bir an yanlış mahalleye girmiş olmaktan korktum. Değişmeyen bir şeyler aradım gözlerimle. Bazı evlerin rengi değişmiş, bazılarının yerini daha yüksek evler almış, evlerin önüne kaldırım yapılmış, asfaltın yerine şekilli taşlar dizilmiş, parktaki oyuncaklar kaldırılmış yerleri boş kalmış… Bir evin… Tanıdık bir evin pencerelerinde perde yok. Kalbim üç yıl önceki gibi büyük bir gürültüyle atmaya başladı. Bahçe kapısını aralayıp içeri girdim. Yanımdakiler de beni takip ettiler. Uyuyan bebeğini uyandırmak istemeyen bir annenin evde dolaşması gibi ihtiyatlı adımlarla pencereye yaklaştım. Sokak lambasının içeri yansıyan ışığında duvarda bir boy aynası gözüme ilişti. Aynanın sağ üst köşesine sıkıca tutturulmuş bir aile fotoğrafı vardı. Fotoğraftakileri tanımıştım ama tanımamayı çok isterdim. Sanki o anın zihnime kazınmasından ve bir daha evin bu halini unutamamaktan korkar gibi başımı bahçeye doğru çevirdim. Evin bahçesini otlar bürümüş ben yokken, diye düşündüm. Ama yer yer küçük ayakkabılarla basıldığı belli olan ezilmiş çimler vardı. Belki de kaçan toplarını almak için çocuklar girdiler. Belki de birbirlerine perili hikâyeler uydurup bu hikâyelerin doğruluğunu teyit etmek için… Belki de… Belki de ben evin son görüntüsünü unutmak için böyle hikâyeler uydurdum. Bilmiyorum…

O an hiçbir şey bilmiyordum. Çocukluğumdan yirmi üç yaşıma kadar öğrendiğim ne varsa silinmişti. Şimdi zihnimde tek bir bilgi, tek bir görüntü vardı. Ve ben sadece ağlamak istiyordum. Çok az çocuğun sahip olabildiği futbol toplarından birini aldığı gün, topunu oynarken patlatmış bir çocuk gibi hıçkırarak ağlamak istiyordum. Utanıyordum yanımdakilerden. Gözlerini üzerime diktiler çünkü. Ağlasam hemen geri götüreceklerdi, hissediyordum. Ama ben gitmek istemiyordum, ben ağlamak istiyordum.

İçimden ağır bir küfür savurup yoluma devam ettim. Etmesem ağlayacaktım. İki ev aşağıdaki Fatih’in evinin önüne geldim. Bahçeye girdiğimde Fatih’in odasının ışığı yanıyordu ve içerideki bazı eşyalar da gözüküyordu. İçim biraz olsun rahatlamıştı. Fatih pencereyi sonuna kadar açmış, pencerenin önündeki yatağına da boylu boyunca uzanmış kitap okuyordu. Bir süre açık pencereden onu seyrettim. “Pek de değişmemiş, sanki biraz hüzün çökmüş yüzüne, saçını sakalını uzatmış biraz da. Hiç sevmezdi aslında. Bana kızardı, zibidi gibi gezme ortalarda, derdi. Gerçi üç yılda toparlanmak da zor olmuştur. Bir de…” diye içimden geçirirken Fatih yatağında doğruldu. Doğrulup da oturunca beni gördü sandım. Meğer bir cümlenin altını çizmek için doğrulmuş. “Ölmek istiyorum. Güzel kalmak için yapabileceğim tek hareket bu.” Kafamı kaldırıp bir Fatih’e bir de kitaba baktım. Öpmek istedim onu. “Demek sözünü tutuyorsun ha! deyip, sarılıp öpmek istedim onu. Sarılamadım tabi, öpemedim de. Çöktüm pencerenin altına hıçkırarak ağladım ben de.

“Üç yıl önce Sivas’tan Kayseri’ye gelirken sarhoşun biri arabamıza çarpmasaydı ben çoktan bitirirdim bu kitabı. Üç yıl olmuş ben öleli sen yeni mi bitiyorsun? Gerçi hep söz verirdik birbirimize, bir gün birimize bir şey olursa diğeri onun yarıda bıraktıklarını tamamlayacak derdik. Sözünü tutuyorsun, tamamlıyorsun, bu da kâfi. Ama niye üç yıl bekledin be oğlum? Benim gelmemi niye bekledin? Ameliyatların mı zor geçti, tedavilerin mi uzun sürdü, kazadan geriye sağ kurtuldun diye kendini mi suçladın? Ne oldu?” Hıçkırıklarımın arasında haykırdım bunları. Fatih duymadı belki ama ben yine de haykırdım. Yanımdakiler diktiler gözlerini bana bakıyorlar. Anlamıyorlar tabi, bilmiyorlar birini geride bırakıp gitmek ne demek, haykırırken sesinin duyulmaması ne demek, özlediğin adam yanı başındayken dokunamamak ne demek bilmiyorlar. Nerden bilsin Allah’ın melekleri!

Büşra Güntürk

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir