Yeni

Yeni

Aklınıza gelebilecek en kötü günlerden biriydi o gün. Kabus olmasını diliyor ama vahşi bir cinayetin
tam ortasında olduğumu biliyordum.

Oysa ki yeni bir gün, ne kadar da güzel başlamıştı, dallarımda cıvıldaşan kuşların neşeli şarkılarıyla.
Ormandaki diğer arkadaşlarımla, dallarımız birbirine dolanmış, neşeli bir türkünün eşliğinde kol kola halaylar çeken insanlara benziyorduk. Denizden ormana doğru esen hafif bir esinti, gün ışıklarıyla birlikte iğne yapraklarımızı canlandırmış, güneşle birbirlerine göz kırpıyorlardı adeta.

Ormandaki arkadaşlarım ve ben alışkınız, yaz aylarında ormanımıza çok ziyaretçi gelir, piknikçilerimiz
olur, kuş ve çoçuk sesleri birbirine karışır, tüm gün onları izlerdik sevgiyle. Bazen çöplerini toplamadan giden insanlara kızardık ama akşamüstleri gelen görevliler toplayıp, çöp kamyonun yükleyerek temizlerlerdi neyseki.

İşte o gün de uzaktan gelenleri gördüğümde piknikçiler gelmeye başladı diye sevinmiştim. Üç kişiydiler görebildiğim kadarıyla ama ellerinde piknik eşyaları yoktu. “Buradan geçen yolcular herhalde, gölgemizde biraz soluklanıp, gidecekler” diye düşündüm. Kendi aralarında kaba ve yüksek sesle konuşmalarına şahit olunca yüreğimde hafiften bir sızı hissettim, sanki olacakları biliyormuş gibi. Yaklaştıklarında beyaz tişörtü, siyah şortu olanın elindeki bidonu farkettim. Geldiler, o da benim gibi kızılçam olan ama yaşı benden hayli fazla, her yıl artık çok yaşlandığı için kesecekler diye
korktuğumuz Selim Amcanın üç beş ağaç sonrasındaki, Zilli Zarife’nin gölgesine oturdular. Hal ve tavırlarını hiç beğenmemiştim, gözüm hep üzerlerindeydi. Fısıltıyla Selim Amca’ya seslendim;

“Hışşşt Selim Amca! Selim Amca !”

Selim Amca uykusunu alamamış gibi, zaten az kalan dal ve iğne yapraklarını şöyle bir silkeledi. Bu arada üç beş kozalağın yere düşme gürültüsü ile biraz daha kendine gelmişti sanırım. Yarı uykulu bir sesle oda benim gibi fısıltıyla cevap verdi;

“Ne var evlat? Neler oluyor?

Ben fısıltıyla devam ettim;

“Zilli Zarife’nin gölgesinde oturan şu üç adam var ya, onları hiç gözüm tutmadı.”

Sabah neşesine kendilerini kaptırmış diğer arkadaşlarım, dallarımızda gezinen sincaplar, kuşlar kendi gürültülerinden bizi duymuyorlardı bile. Karıncalar da, tüm yaz boyunca yaptıkları gibi, hummalı çalışmalarına devam etmekteydiler.

Selim Amcanın vereceği cevabı beklerken elinde plastik bidon olan adam, ayağa kalktı ve bidonu içindeki sıvıyı dökerek düz bir çizgide ormanın içine doğru biraz yürüdü. Bidondaki sıvı bittiğinde bidonu da oraya fırlattı. Arkadaşları da oturdukları yerden kalkmış, gülüp konuşarak peşinden gidiyorlardı. Yanına vardıklarında adamlardan biri cebinden parlak bir şey çıkarttı ve düğmesine basarak sıvının üzerine atmasıyla birlikte, üç adam da koşarak arabalarına binip kaçtılar.

Birden parladığında bidondan dökülen sıvının benzin, düğmesine bastığı parlayan şeyin de çakmak
olduğunu anladım. Alevler yerdeki kuru çam iğnelerinin ve kuru kozalakların da etkisiyle hem enine, hem boyuna genişleyerek dört bir yana yayılmaya başladığı anda nefesim tıkandı sanki. Bağırmak istiyordum ama bağıramıyordum. Arkadaşlarımın da neler olduğunu anlaması uzun sürmedi.

Alevler büyüdükçe büyüyor, ortalık geçen zamanla birlikte cehenneme dönüyordu Kısa süre içinde tüm ormanı yükselen alevler ve ormandaki tüm canlıların çığlıkları sarmıştı. Gövdemde dayanılmaz acılar hissetmeye başladığımda, yoldan geçen insanların yangını söndürmek için çaresizlikle oraya buraya koşturduklarını görüyordum.

Allah’ım ne dayanılmaz bir şeydi bu? Neden bu kadar caniydi insanoğlu? Gözlerimin önünde tüm arkadaşlarım ve canlılar cayır cayır yanıyordu. Onların acılarından kendiminkileri unutmuştum. Ortalıkta genzi dolduran duman kokusu nefes almamızı zorlaştırıyor, alevler hiç durmadan en tepedeki dallarımıza kadar yükselmeye devam ediyordu. Tüm ormanı kızıl alevler kaplamış, on dakika önceki halinden eser kalmamıştı şimdi.

Hiç bir şey yapamadan tarifsiz acılar içinde kıvranıyorduk. İtfaiye ekibi ve civar köylerden insanlar,
söndürme çalışmaları için geldiklerinde, sevimli ormanımızdan geriye pek fazla bir şey kalmamıştı.
Ben de tükenmiş ve olduğum yere yığılmıştım. Boyları yirmi metreye yakın kızılçam ağaçlarının oluşturduğu ormana, artık tek bir isim verilebilirdi. SİYAH KÜL!

Dayanılmaz acılarımla, olayları en son buraya kadar hatırlayabiliyordum. Hayal meyal hatırladıklarımın arasında, kurtarma çalışmalarına gelmiş insanların konuşmalarından duyduğum kadarıyla, yangınlar ülkenin farklı ormanlarında eş zamanlı olarak çıkarılmış, bilinçli olarak çok büyük metrekareleri kaplayan orman katliamı yapılmıştı.

Ne kadar zaman geçti, ne kadar böyle uyudum bilmiyorum ama muhtemelen bir kış geçirmiş, baharın
gelmesiyle birlikte uyanmıştım gördüğüm kabustan. Etrafıma bakındım, hiç kimse ve hiçbir şey kalmamıştı, neşeli ormanımızdan geriye. “Kâbus değildi gördüklerim, gerçekti” dedim kendi kendime. Ağladım, ağladım…

Sonra yarım kalmış gövdemin bazı yerlerinde minik kıpırtılar hissettim. Anne rahmine yeni düşmüş
bebeklerin minik kıpırtılarına benziyordu bu. Yeni bir can vardı bende. Her nasılsa gövdemin tamamı yanmamış, yeniden filizler vermeye başlamıştı yanmayan yerlerimden. “Bu bir mucize olmalıydı. Evet, evet mucizeden başka bir şey olamazdı bu.” Sevinç ve hüzünle karışık yaşlar süzüldü gözlerimden, bu bir lütuftu. Bunca kötülüğe rağmen, doğa bir kez daha yaşama ve yaşatma hakkı vermişti bana ve aslında tüm canlılara…

Ben, arkadaşlarımın yerine de çalışacak bu filizlere gözüm gibi bakıp ormanımızı tekrar eski haline getirmek için elimden gelenin fazlasını yapacaktım. Gövdem biraz daha büyüyüp serpilince, kozalaklarımdan tohumlar saçacaktım dört bir yana. Anladım ki, yaşanan olaylar ne kadar kötü olursa olsun, umut hep vardı ve daima olacaktı; yüreklerinde temiz niyet barındıran tüm canlılar için. Doğa bunu biliyor, ilahi düzen yardım ediyordu
iyilerin hatırına, iyi kötü ayırmadan tüm canlılara. Her gün, her şey yenileniyor, yeni tohumlar, yeni yaşamlar katılıyor aramıza…

Seçkin Eroler Avcı

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir