Yağmur Damlası

Yağmur Damlası

İnceden bir yağmur yağmaktaydı şehre. Yağmuru seven ben, durur muyum hiç! Atmıştım kendimi dışarıya. O muazzam kokuyu bir yandan ciğerlerime dolduruyor, bir yandan da yağmurun tenimde süzülüşünün hazzını yaşıyordum. Bir iki kaçışan insandan başka kimse yoktu sokakta. Çocukluğumda duyduğum sevinci yaşıyordum. Ayaklarımı su birikintisine vurduğumda çıkan ses ve sıçrayan yağmur suyuna bakmak çok eğlenceli geliyordu bana. Çocukluğum canlanır olmuştu hayalimde. Yüzündeki mutluluğu anımsıyor, aynı gülümsemeyi otuzbeş yaşımdaki bedenimde tekrar yaşatıyordum. Ara ara yağmur şiddetini arttırıyor, ben ise korunaklı bir yer bulup bir müddet bekliyordum. Yağmurun şiddeti azalınca yürüğüşüme kaldığım yerden devam ediyordum.
Meterolojiyi en çok takip eden seyyar satıcılardı sanırım. Bir köşede tezgahlarını açıp, renk renk şemsiyeleri diziyorlardı. Bana şemsiye satmak isteyen bir satıcıyı kibarca reddediyordum. Islanmak niyetiyle sokağa çıktığımı hiçbir zaman bilemeyecekti. Şaşkın bir ifadeyle suratıma bakıyor, eliyle uzattığı şemsiyeyi tekrar tezgaha koyuyordu. Hep bir mücadele halindeydi insanlar. Yaşadığımızı zannediyorduk ama aslında sadece hayatta kalmaya çalışıyorduk. Birileri yaşamlarına yaşam katarken bizler o ‘yaşayanların’ birer aracı oluyorduk.

Yağmur tekrar şiddetini artırmaya başlamıştı. Mezarlığın hemen yanı başındaki büyük bir ağacın altında bir müddet sığınıyordum. Ağaç dallarında ve yaprakların üzerinde biriken yağmur damlalarını izledim bir müddet. Yağmur ağaca varlığını hatırlatıyor, ben ise varolduğumu mezarlığa bakarak anımsıyordum. Yapraktan düşen damlalar toprak zeminde küçük bir oyuk oluşturmaktaydı. Toprağın suya olan özlemi bir vakte kadar son buluyordu.

Bakışlarımı mezarlığa doğru çevirdim. Mezarların kimisi bakımlı, kimisi bakımsız bir haldeydi. Bir önemi var mıydı, bilemiyorum. Geride kalanlar için bir önemi vardı belki ama; orada yatanların umurunda olduğunu düşünmüyordum. Mezarda olduklarının farkındalar mı değiller mi, onu da bilmiyordum. Mezarlıklar çoğu insana ürpertici gelirdi ve sevmezlerdi sanırım. Ama ben o sevmeyenler arasında bulunmuyordum. Hatta daha çok mezarlık olmasını isteyecek kadar seviyordum. Çünkü başka türlü ağaçlandırma yapacağımız yok sanırım. Ağaçların heybetli varlığına büyük bir şevkle bakarken, dikkatime takılan bir şey oluyordu. Mezarların arasından yalpalaya yalpalaya bana doğru gelen, uzun boylu, ince yapılı birisini farkediyordum. Yaklaştıkça siması bana tanıdık gelmeye başlamıştı. Beni tanıyan biri olmalı ki, gülümseyerek bana bakıyor, bir yandan da düşmemek için mezar taşlarına tutunuyordu. Tanımıştım sanırım gelen kişiyi. Evimin iki bina ötesinde oturan komşum Muzaffer’di bu. Uzun boylu ve oldukça zayıf biriydi. Sımsıkı gerilmiş bir yüz, hafif bir sakal, geniş bir alın. Gözleri ise açık maviydi Muzaffer’in. Gözlerinin renginden öte bakışları daha çok dikkat çekiyordu. Zira keskin ve sivri bakışlara sahipti. Konuşma esnasında hep bir kımıldama halindedir Muzaffer. Devamlı sağa sola sallanır, elini ise karşısındakinin omuzuna koymak gibi bir takıntısı vardır.

”Merhaba Yılmaz kardeşim.” dedi elini omuzuma koyarak. ”Hayırdır, yağmura mı yakalandın? Sudan çıkmış balığa dönmüşsün.” Söylediği sözü herzaman ki Muzaffer deyip geçiştirmiştim, ama kahkahasına tahammül edemiyordum. Umursamaz bir tavır takındım ve sadece kısa bir gülümsemeyle yetindim.


”Hayırdır, ne işin var mezarlıkta?” dedim ve bir yandan da, yere damlayan yağmur damlasının açtığı oluğun canlılığına bıraktım kendimi. Cevap vermedi. ”Öylesine” deyip geçiştirdi. Bir sağa bir sola sallanıyor olması başımı döndürmüştü. Bakmak istemiyor, bir şeylerle oyalanıyormuş gibi yapıyordum. Kendimi dinliyor olmanın keyfini çıkarırken, niye çıkmıştı ki karşıma şimdi! Selam verip yoluna gidebilirdi. Keşke uzaktan gördüğümde tanımış olsaydım; görmemiş gibi yapar, şiddetli yağan yağmura aldırış etmeden oradan uzaklaşırdım. ‘Keşke’ kelimesini hayatımda sayısız kereler kullanmışımdır. Bu benim mantıksız hareket eden biri olduğumun belirtisi mi acaba? Keşke şuraya gitmeseydim! keşke şunu yapmasaydım! keşke onu görmeseydim! keşke uzaktan gördüğümde tanımış olsaydım! keşke, keşke, keşke…

”Efendim. Birşey mi dedin?”
”Ben mi? Yok ya, öylesine mırıldanıyorum sadece. Yağmurda dinmedi hala. Eve gidip işlerimi halletmem lazım.” dedim ve tam yanından uzaklaşmaya yeltenmiştim ki, elini tekrar omuzuma koyup, ”Mezar taşlarının fiyatı hakkında bir bilgin var mı” dedi.

”Hayırdır, cenazen mi var Muzaffer?”
”Yok Yılmaz kardeşim. kendim için.” ve ardından gelen o kendine özgü kahkahası… Yere düşen yağmur damlasından, mezarlıktaki ölülere kadar, herşeye bir şekilde temas etmişti eminim.

”Sen niye düşünüyorsun ki mezarına konulacak olan taşı! Bırak senden sonrakilerin sorunu olsun bu. Senin bir mezar taşına ihtiyacın yok ki. Senin bu yaşamda iyi bir insan olmaya ihtiyacın var.”

”Öyle deme Yılmaz kardeşim! Yatacağımız yer düzgün görünsün. Sen istemez misin, güzel bir mermerden bir mezar ve üzerinde renk renk çiçekler?”

”Hayır istemem!” dedim, kararlı bir ifadeyle. Bakışlarım, ne yağmur damlasının açtığı oyuktaydı, ne de; mezarlıktaki heybetli ağaçlardaydı. Sadece Muzaffer’in gözlerinin içine bakıyordum. ”Mezar taşı yerine isminin yazıldığı bir tahta çaksınlar, birde taşlarla mezarın sınırını belirtmiş olsunlar yeter.”

”İyi de, mezarına basarlarsa?” dedi, indirdiği elini tekrar omuzuma koyarak.
”Bassınlar. Niye bukadar takıyorsun ki, yoksa canının acıyacağını falan mı düşünüyorsun?” dedim ve omuzuma koyduğu elini tutup indirdim. Bu sefer, ben onun omuzuna elimi koyup sözlerime devam ettim.

”Yarın börtü böceğin nasibi olacak şu bedenini yönlendiren aklını böyle şeyler için bulandırma. Şu bedenlerimiz sadece oluşmuş, ya da oluşacak olan canlıların nasibinden başka birşey değil. Önce varoluş, sonra bilinmezlik, belki de yokoluş… Son olarak şunu söyleyeyim. Sana, öldükten sonra ne olacağını bilmiyorum ama, neden benim güzel bir mezarım ve mezar taşım yok diye üzülmüyor olacağından eminim.”

Muzafferle bu konuşmayı yaparken yağmur dinmiş, yerini bulutların arasında parıldayan güneşe bırakmıştı. Eve kadar beraber yürüdük Muzaffer’le. Mezarlık bahsini kapatmış, farklı konularda sohbetler etmiştik. Ne mutlu bana ki, Muzaffer’in yürürken elini yanındakinin omuzuna atmak gibi bir huyu yoktu. Ama kahkahaları, sağ kulağımı yol boyunca çınlatmıştı. Yine de temiz kalpli biri olduğunu biliyordum Muzaffer’in. En azından bu iyi birşeydi. İnsanlar için, ençokta Muzaffer için. Ağaçların bol olduğu şehirler kadar iyi bir şeydi…

Evimin önündeydik. Vedalaşmamızın ardından arkamı dönmemle seslenmesi bir olmuştu.
”Yılmaz kardeşim! sana bir emanet versem onu saklarmısın benim için?” dedi. Cebinden çıkardığı kağıt parçasını uzattı. İkiye katlanmış kağıt parçasını açtığımda içinde bir dörtlük yazılıydı.
”Bu nedir?” dedim, elimdeki kağıdı göstererek.
”Bunu, mezar taşıma yazdırmalarını söyler misin?” derken, yüzünde mahzun fir ifade belirmişti. Eliyle selam verip kalbine götürdü ve evine doğru sallana sallana yürüdü. Tamam bile diyememiştim. Kağıdı almış olmam zaten dediğini yapacak olmamı gösteriyordu. Eve girerken kağıdı açtım ve içinde yazılanı hafiften mırıldanarak okudum.

Ruhum anaforda
Uzanırken yitirilmişliğe,
İzliyorum bedenime yakılan ağıtları
En çaresizliğimle…

Enver Karahan
10-10-2021

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir