Tık Tık Tık…

Tık Tık Tık…

Sessiz ve yumuşak bir ışıkla yarı aydınlık salonda, yorgun haftayı üzerimizden çıkarmış, kanepede uzanıyoruz. Önümüzdeki sehpada boş şarap kadehleri. Ben onun sıcaklığına sığınmış yanında yatarken, o etrafa güzel parfümlü sıcak ekmek kokusunu saçıyor. Mutluluk buna benzer bir şey olmalı. Kalbinin her zamanki gibi düzenli bir telaşla attığını duyuyorum. Tık. Tık. Tık. En büyük sevdalarım ve kalp sesleri: Annemin kucağında sallanırken ve sıcak yaz günleri babamla öğle uykusuna yatarken dinlediğim kalp sesleri. En korktuğum kalp sesleri: köpeğimiz ölürken elimin altında duruveren kalbi. Tık. Tık. Tık ve sessizlik. Kalpler. Nasıl yumuşak yumuşak, nasıl gürül gürül ve kırılgan tıkırdıyorlar. Tık. Tık. Tık.

Öyle başım göğsünde yatarken o huzursuzluk başlıyor yine, suyun üstüne bir kaç küçük taş atılmış gibi. Ardından dip dalga gibi gelen o tanıdık korku yılanı yaklaşıyor kalbimin arkasından. Kımıldamıyor, ona bir şey belli etmek istemiyorum. Kulaklarım bir av hayvanı hassasiyetinde dinlemeye devam ediyor kalp atışlarını ve yaklaşan yılanı. Kulak olmuş dinliyorum. Yavaş yavaş yerleşiyor içime kendi etrafında döne döne hışır hışır. Ne zaman başımı onun göğsüne yaslasam, o canım kokuda huzur bulacak gibi olsam gelip baş köşeye oturan o yılan.

“Yaz da ne çabuk bitti değil mi?” diyorum, sırf sessizliği bozmak için ve cümlemin sonuna doğru kısılan sesim ağzımdan çıktığına pişman.

“Evet, tatil de yarım kaldı ya, o yüzden anlamadık herhalde bir şey” diyor, huzursuzlanıp kalkmak istiyor. Kaburgası yanağıma batıyor. Bildiğimi ama bilmezden geldiğimi anlamış gibi oluyor. Ben kalbinin hızlandığını duyar gibi oluyorum. Tık tık tık tık. Kalkarken sehpadan aldığı şarap kadehini düşürüp kırıyor.

Elimdeki bebeğin kolu kırık. Televizyonun sesi kapalı, ekranda tatsız tuzsuz bir pazar programı. Halının üzerinde sağa sola dağılmış oyuncaklarımın arasında kımıltısız oturmuş, televizyona bakıyorum görmeden. Babam masanın başındaki sandalyeye eğreti oturmuş. Dantel masa örtüsü kaymış, düzen bozulmuş. Alelacele toplanmış ufak boy bavulu kapının önünde duruyor. Annem koltukta kollarını kavuşturmuş içine içine ağlıyor, gözleri halıda, dokumada saklı hikayenin sırrını çözmeye çalışıyor. Babam elindeki anahtarı düzenli aralıklarla masaya vuruyor. En keskin bıçağın kesemeyeceği sessizliği, anahtarın masadan yankılanıp evi dağıtan sesi bozuyor. Tık. Tık. Tık. Babam kapıdan çıkıyor, anahtarlıksız yapayalnız anahtarı masanın üzerinde, annem koltuğa mıhlanmış kalakalıyor ve sessizlik.

Güneş çoktan batmış. Akşam serinliği, güneşten yanmış tenimi hatırlatıyor omuzlarıma. Etrafta, kumsalın bittiği yerde kumlara saplanmış meşalelerin alevinden başka ışık yok. Kapanmak üzere olan barda, hasır taburesinde bir ayağı yerde oturuyor her an kalkacakmış gibi. Yüzünü okumaya çalışıyorum, karanlıkta kitap okur gibi gözlerim yanıyor. Suratında karanlığın gizleyemediği gölgeli bir ifadeyle gözlerini ayırmadan sağ elindeki telefona bakarken, sol elinin dışıyla alyansını bar tezgahının kenarına vuruyor sinirli sinirli. Tık. Tık. Tık.

“Galiba benim erken dönmem gerekecek İstanbul’a.” diyor yüzündeki gölge biraz daha kararırken. “Tatilden dönünceye kadar bekleyemiyor mu? Toplantı yani?” diye hızla ekliyorum vurgularımı dizgine vurmaya çalışarak ve gözlerinin en karanlığından kaçırarak gözlerimi. Bir şeyler geveliyor, sonra: “Sen dönme, kal istersen gelmişken biraz daha.” diyor. Kal kalıyor sadece kulaklarımda. Kal ve sessizlik.

“Hadi dön eve, sen şimdilik annenle kal. Ben seni almaya geleceğim”. Konuşmaya devam ediyor babam ama kalbimin sesinden duymuyorum onu. Kulaklarım alev alev boğazım ağzımdan taşacak bağırsam. Babamın peşinden koşuyorum yalınayak. O gün ve her gece. Ben koştukça babam uzaklaşıyor. Ben yaklaştıkça babam uzaklaşıyor. Annem evde halının gizemlerini düşünüyor. Yakalıyorum babamı bavulunun sapından. Dönüyor bana, başı önünde. Sarılıyorum ki gitmesin. Kaburgası yanağıma batıyor. Kendi kalbimin sesi kulaklarımı sağır ediyor. Tık. Tık. Tık. Ayaklarım acıyor.

Gözlerimden yaşlar boşalıyor. Kadehin ortaya saçılan kırıklarını süpürmek için getirdiği elektrik süpürgesiyle salonun kapısında donakalmış bana bakıyor. “Ayakların!” diyor. “Kanıyor!” Elimdeki anahtardan anahtarlığımı çıkarmaya çalışırken “Ben bu evde kalamam bu halılarla” diye bağırıyorum. “Ben giderim, sen kal. Sen kaaaaaaal!” Yaralı ve yalnız bir hayvanınkine benzeyen inlememi, kalbimi ele geçiren kırılgan cesaretin sesi bastırıyor. Tık. Tık. Tık.

Gonca Uyguc

Görsel: Erinç Gürses

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir