Teberrüm

Teberrüm

Ağlarken gözümüzden akan su damlacıkları nasıl olur da bir ateşe dönüşebilir! Kirpiklerimizden süzülerek çıktığı yolda değdiği her zerremizi lav misali nasıl yakabilir! Bu can sızısıdır. Ruhun isyanıdır. Acının haykırışı, yalnızlığın tesellisidir.
Ay ışığı odanın tamamını dolduruyordu. Toprak ev dışarıdaki yağmurun etkisiyle yağmur sanki içeriye yağıyormuş gibi hissettiriyor; mis gibi yağmur kokusu içime işliyordu. Ahşap tavandan içeriye su damlıyor; yağmurun ve yanı başımdaki gürül gürül yanan sobanın sesi kulaklarımı dolduruyordu. Oturduğum somyadan kalktım. Kalın hırkamın omuzlarını çekiştirip düzelttim. Gazı bitmek üzere olan gaz lambamı eskimiş ve nemlenmiş kibritimle yaktım. Buğulu gözlerim şimdi daha net görüyordu. Sobanın üstündeki çaydanlıktan bardağıma çay doldurdum. Bardağın sıcaklığı elimi yakıyordu lakin umurumda olduğu söylenemezdi. Duvardaki gömme rafta yer alan radyomu açtım. Biraz cızırtılı olsa da idare ederdi. Farid Farjad-Fikrimin İnce Gülü çalıyordu. Kemanın telleri ruhuma bağlanmış gibiydi. Kalbimi sarıp sarmalayan teller her notada sarmaşık misali daha da sıkı sarıyordu. Farjad tele vurduğunda melodi kalbimi delerek dışarıya nüfuz ediyordu. Kitaplarımın arasından bir tane parşömen kâğıdı ve divit kalemimle mürekkebimi alıp masama oturdum. Yazmaktan başka tesellim yoktu, zira kalem ve kâğıdım benim en iyi arkadaşlarımdı. Yüreğimdeki sızı kanayıp kalemimin mürekkebine dönüştü. Yazmaya koyuldum:

Ey benim Ruh-u Revanım, her gün unutarak uyudum, sabah yeniden sevdim seni. Aldığım her nefesin keskin bir kılıç gibi boğazımı yırttığını hissediyorum. O siyahın en güzel tonu olan gözlerin beni bir karanlığa çektiğini ve benim o karanlığın ıssızlığında kaybolduğumu hissediyorum.
Yüzünde bir çocuğun tatlı sevinci aynı zamanda yaşlı bir adamın bitkinliği vardı. O sıcak ellerin nasıl olur da her tuttuğumda beni soğuktan titretebilir? Ben ki onlarca sokağa ayakbastım. Yürüdüğüm her sokakta bir çift kara göz aradım. Alelacele yürüdüğüm sokaklarda kokun burnuma değince nereye gideceğimi şaşırdığım günlerde, çaresizliğin dibini gördüğümü anladım. Bu tıpkı evsiz yurtsuz bir adamın; o soğuk kış günlerinde sıcak bir yuvaya olan ihtiyacını anımsatıyordu. Kurduğum düşte biz mürekkebi bitmiş ve bir kenarda unutulmuş bir kalemiz. Kalemin sahibi bizi eline her aldığında mürekkebin bittiğini unutuyor ve yazmaya kalkışıyor. Sonucunda silik bir noktadan başka bir şey yazamıyor.
Butimar kuşu denizi öylesine severmiş; ona öylesine aşık olmuş ki her gün denizin karşısında kanatlarını açar ve güneşin altında parıl parıl parlayan aşkını seyredermiş. Deniz suyuyla beslenen bu kuş oldukça susamış olmasına rağmen denizin kuruyacağını düşündüğü için suya gagasını dahi değdirmezmiş. Sevgilisine zarar vermemek için susuzluktan biçare son nefesini oracıkta vermiş. Ama deniz sanki hiç aşkla bakılmamış, onun için can verildiğini görmemiş gibi her gün parlamaya ve güneşle dans etmeye devam etmiş. O kuş gibi sen eksilme diye gösterdiğim çaba felaketim oldu. Ben sende öldüm… Yaşamak denirse sensizliğe; yaşıyorum evet…
Hayır… Aslında ben ruhu bedenden ayrılmaya cesaret bulamamış bir cesedi omuzlarımda taşıyorum. Aciz ruhum deryaları içip, güneşi söndürse ne çare? Kuş misali bizden gayrı aldığım nefesteki boğazımı yırtan kılıcın kekremsi tadı ve gam kaldı. Sen ki her zerresi kahredensin.

Gözümden süzülen bir damla yaş henüz mürekkebi kurumamış olan kâğıdın üzerine damladı ve mürekkep dağıldı. Yazdıklarımdan geriye birkaç cümle kaldı…

Özlem Erdal

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir