Takip

Takip

Yine yarım yamalak hatırladığım rüyalarla vedalaşırken, odamın içini işgal eden telefonun sesi kulaklarımda müthiş bir uğultu yaratıyordu. Yüzüm istemsizce kasılıyor, göz kapaklarım açılmamak için yılmaz bir direniş gösteriyordu. Ağzımdan çıkan anlamsızca mırıldanmalar, aklımdan geçenlerle bir uyumsuzluk halindeydi. Yatağa gömülü bedenim telefona uzanmak için hareketlenirken odaya savurduğum serzenişlerim, duvarlarda ve tüm eşyaların üzerinde gezindikten sonra silinip kayboluyordu.

Arayan, arkadaşım Selim’di. Öğleden sonra buluşacak olmamızı, sabahın köründe hatırlatıyor, bunu yaparken de pişkin bir tavır takınmayı ihmal etmiyordu. Buluşacağımızı unutmadığımı söyleyip, telefonu kapatmadan birkaç sitem dolu sözleri de yollamayı ihmal etmedim. Yatağımdan doğrulup odanın içinde birkaç tur attıktan sonra, yatıp yatmama konusunda kararsız kalmıştım. Uykum ve rüyalarım, bana çoktan veda etmişlerdi bile, ama ben yatakla vedalaşıp vedalaşmama da tereddüt yaşıyordum. Bu düşünceler içinde savrulup dururken, Müzeyyen Senar’ın eşsiz yorumuyla okuduğu “Benzemez kimse sana” şarkısı kulağıma usuldan çalınıyordu. Her zamanki gibi yine, alt kat komşum Selami amcanın evinden geliyordu. Geçen sene sonbahar hüznünün hissedildiği bir vakitte ebediyete uğurlamıştı eşi Sevim teyzeyi. Ve bu yitirilişten sonra o dimdik duran adam biranda çökmüştü. Hemen her gün içmesi de cabası. Ama asker emeklisi olması nedeniyle yüzündeki o ciddi tavır hiç kaybolmamıştı. Selami amca hemen her gün bu şarkıyı dinledikten sonra, Soğukkuyu mezarlığına doğru ağır ağır yol alırdı. Bunu bir ritüel haline getirmişti adeta. Bunu biliyor olmam biraz meraktan olmuştu. İlk başlarda şarkının bitmesiyle kapı sesini ve ardından ağır ama sert adımlarla merdivenlerden inişini duyuyordum. Bu bazen sabahın altısında, bazen de öğle vaktinde olurdu. Balkondan baktığımda Selami amcanın gidişini izlerdim. İlk birkaç hafta hiç önemsemedim, ama sürekli tekrarlanınca merakıma yenilip peşinden gitmiştim. Mezarlığın epey uzak olmasına rağmen hiçbir vasıtayı kullanmaması beni epey şaşırtmıştı. Yolda kimseyle selamlaşmadan, hatta bakışlarını yerden kaldırmadan yürürdü. Mezarlığa çıkan sokağa girdiğinde anlamıştım, bu yolculuğun eşi için olduğunu. Evden doldurduğu su bidonunu titremesine engel olamadığı eliyle mezarın üzerini sanki narin bir çiçeğe dokunuyormuşcasına usulca sularken, diğer elini ise mermerin üzerinde okşarcasına gezdiriyordu. Uzaktan duymak zordu ama, bir şeyler mırıldandığı dudak hareketlerinden anlaşılıyordu. Belki dua ediyordu, belki de isyan. Ya da eşine, gittiğinden beri ne kadar yarım, ne kadar eksik, ne kadar çaresiz olduğunu dillendiriyordu. Çaresizliğin ve eksikliğin somutlaşmış hali gözlerimi tümüyle dolduruyor, geriye kalan somut nesneler flu bir halde titreşiyordu. Karşımda duran yalın gerçekliğin acıtmışlığına bir yenisi daha ekleniyor; benim gözümde kaya gibi sert mizaçlı bu adamın hüngür hüngür ağlamasına şahit oluyor ve içimi yakıp kavuran bu görüntüyü ardımda bırakıp soluğu mezarlığın kapısında alıyordum.

Uzun bir zamana yayılan bir yaşanmışlığın artan sevgisinden dolayı her ölüm zamansızdır. Hayatımızdaki insanlarla ne kadar bir birlikteliğimiz var ise, yitirilişlerinde ki verdiği acı da bir okadar şiddetli olurdu. Bu düşüncelerime dahil ettiğim iki kelime vardı ki beni daha derin düşüncelerin kör kuyusunda faydasız çırpınışlar sergilememe neden oluyordu: Zaman ve yitiriliş. Çıkamıyordum kuyudan. Uzatılan iplerin hepsi de çürüktü. Çürümüşlük sadece ipte miydi? Sahte yardımseverlikleri izliyordum. Sadece izliyordum, insanları… o yoğun telaşlarını… Şiddetli bir rüzgar beni göğsümden kavrayıp mezarlığın duvarına çarpıyordu ve duvarın öte tarafındaki ağaçların dalları büyük bir uğultuyla duvarı kırbaçlıyor, yapraklardaki hışırtılar ise beni yoğun bir gerilimin içine hapsediyordu. Bu hapsolmuşlukla mücadele halindeyken bir yandan da insanları izlemeye devam ediyordum. Telaşlı insanları… Mezarlıkta yatanlar da bir zamanlar bu telaşlı insanların arasındaydılar. Bu bir devir teslimdi sanki; telaş hep vardı, sadece el değiştiriyordu. Bu telaşın tek sebebi zamandı. Yani bizim şekil verip iyice daralttığımız, hem zincirlere ve prangalara mahkum edip, hemde bundan yakındığımız, zaman. Ve izliyorduk yitirilmişliğini; hem zamanın hemde kendimizin.

Omuzumda şefkatli bir elin dokunuşunu hissediyordum. Gözlerimi sımsıkı kapatıyor, kuyuya uzanan sağlam bir ipin yaşattığı mutluluğu yudumluyor, ve bir müddet bu durumun keyfini sürüyordum. Selami amcanın, “Hayırdır evlat, seninde mi bir yakının burada yatıyor” demesiyle yumduğum gözlerimi ışığa kavuşturuyor, Selami amcayla göz göze geldiğimde omzumdaki sıcaklık ait olduğu yere gidiyor, içimi ise bir burukluk kaplıyordu. Gözbebeklerinde yer etmiş birkaç damla yaşın titrek bir dirençle kirpiklerine tutunuşuna şahit oluyordum. Ne diyeceğimi bilememiştim. Geçerken uğradım mı diyecektim, yoksa Sevim teyze için mi geldim diyecektim? Sonuçta o da benim bir yakınım sayılırdı. Ara sıra, yaptığı enfes yemeklerinden getirir ve verirken de, “Kokmuştur Taylancım” der, tatlı bir gülümsemeyle tabağı elime uzatırdı. İçimde ona karşı hep minnettar bir duygu hâkimdi. Belki de Selami amca anlamıştır takip ettiğimi diye düşünmekten de edemedim kendimi. Zira bakışlarından bunu sezdiği belli oluyordu. Sonuçta eski bir albaydı ve sezgileri ise doğal olarak benden kat be kat fazlaydı. Belki de beni daha fazla utandırmak istememiş olacak ki, konuşmayı devralmıştı.

“Rahmetliye geldim” dedi, yüzündeki yorgun ifadeyle. “Biliyor musun Taylan, toprak soğutur derler ya, bu insanları avutmak için söylenen boş bir laf. Benim her geçen gün, özlemim ve sevgim hep artıyor, bu da benim hayatı sürdürmemi zor bir hale sokuyor. İnsanoğlu, vadesi dolana, dur! Gitme! diyemiyor. Ne garip bir duygu. Dili tutuluyor sanki o an ve seyre dalıyor en çaresizliğiyle. Ara ara, katotonikleşmiş bir hale bürünüyor oluşum, o acı günden miras kaldı bana. Kabullenişlerin en büyüğüdür bu yitirilmişlikler. En büyük gerçek, belki de tek gerçek.”

Selami amca, bu kelimeleri sarfederken, omzuma hafif bir dokunuş bırakıyor, ve ardından kollarını göğsünde birleştirip, mezarlığın kasvetli havasına bakışlarını çeviriyor ve sözlerine devam ediyordu.

“Sayfalar dolusu yazılar yazılan o kitaplarda, bizi oradan oraya sürükleyen cümleler, kelimeler, aforizmalar… ama, hepsinin vardığı sonuç aynı, ortak , tartışmasız olarak bir: Ölüm gerçektir. Bak Taylan’cım, beni ölümümden sonrası ilgilendirmiyor. Sonrasının olup olmadığına bilmiyorum. Benim zihnimi meşgul eden evveliyat. Yaşanmışlıklar. Ha beş dakika önce görmüşsün ha seneler önce, hiçbir farkı yok ki! En son gördüğün andır hep aynı tazelikte, zihinlerde kalan. Ne giydiğinden neler konuştuğuna kadar, hiç aklından çıkmaz ki. Ta ki bir daha görene kadar. Ama ya bir daha göremediysen? Ondan sana geriye kalan, o an en çok hatırında kalandır. O anda ki muhabbet, o anda ki temas, o anda ki yaşanmışlık…”

O konuşurken ben onu izliyordum. Sesinin titrediğine şahit oluyor, gözlerinin tüm mezarlığı boydan boya gezdirişine bakıyor ve yüzündeki çizgilerinin derinliğine dalıyor, o derinlikte kayboluyordum. Bu yaşına rağmen, bakımına halen özen göstermesine, onu sakallı olarak bir gün bile görmeyişime şaşırıyordum. Onun çöküntüsü ruhundaydı, bedeniyle ise bunu gizlemeye çalışıyor gibiydi. Selami amca bakışlarını mezarlıktan bana doğru çevirmişti. Bu durum ise beni, konuşmasına odaklanmamı olumsuz etkilemişti. Nasıl bir durumdur ki , birileriyle konuşurken göz göze gelmekten kaçınıyor olmam, bakışlarımı hep başka yöne çeviriyor olmam. Onu dinlemiyormuş imajı yaratmamak için de ara ara gözlerine çeviriyordum bakışlarımı.

Selami amca konuşmasını sürdürürken, bakışları mezarlık yerine bana çevrilmişti. Ben üzerime bir ok gibi saplanan bakışlarla mücadele halindeyken, Selami amca, derin bir nefes aldıktan sonra sözlerine devam ediyordu. 

“Kimlerle en son konuşmamız, görüşmemiz olduğunu bilmeden, belki vedalaşır belki de; vedalaşmadan ayrılırız. Son görüşmemiz olup olmadığını bilebilsek keşke deriz. Ama, o da bir acımışlık yaratır bizde. Gidenin ardından, acılar, hüzünler, ağlamalar, inlemeler; çırpınışlar, serzenişler, belki isyanlar. Çok karışık duygular silsilesi. Bazen de boş boş bakınmak; nereye ya da kime baktığı belli olmadan. Ne düşünüldüğü belirsiz bir dalıp gitmeler, herşeyin o an anlamsız geldiği amaçsız koşuşturmalar., ve hiçbir faydası olmayan uğraşlar. Bende ki, bu hallerden hangisiy di bilemedim; ya da hangisini sergilemeleydim. Bunlardan hangisi hafifletir di acımı, hangi ruh hali, beni bu sonu gelmeyen düşüşten, baş döndüren anafordan çekip çıkarır. Hangi eş dost benim bu acımı dindirir. Ne ile uğraşmalı, en unutturmuşluğuyla. Bir yerlere mi gitmeli kalabalıktan uzak; ya da, kalabalıklara mı karışmak hiç bir şey olmmamışcasına. Taylan, evladım!”

Evladım kelimesini ilk defa duymuştum ondan. Hiç çocukları olmadığından, belki de beni bir evladı yerine koymak istemişti. Sanki o yakınlığı hissetmişti bende. Ama şurası gerçek ki, eşinin hasreti, onda ki evlat özleminin yerine geçmişti. Belki herkesi, sahip olamadığı evladı yerine koyabilecekti, fakat kimseyi eşinin yerine koyabilecek kadar çok sevemeyecekti.

“Taylan, evladım! Beynimin içinde bu düşünceler öyle şiddetli çarpışıyorlar ki, ne bileyim belki de kabullenmek tek çare gibi gözüküküyor. Evet, kabullenmek… “

Selami amca bu son kelimeyi söylerken, aynı anda da mezarlığa bir bakış bırakmıştı ve yüzünde ise bir boşvermişlik gülümsemesi belirivermişti. Gülümsemesinde bile, her zerresine kadar acı bir haykırışın izlerini görür gibiydim. Zira yüzündeki derin kırışıklıklarının içinde yer etmiş acı tohumlarına, orada kurtarılmayı beklerken şahit olmuştum. Orada kurtarılmayı bekliyordum, kayboluyordum ve yok oluyordum… Acı tohumlarını arkamda bırakarak…

O gün eve kadar beraber yürümüştük; yolda derin bir söyleşiye dalarak. Daha çok o anlatıyor, ben ise dinliyordum. Hem merakımı gidermiş, hem de Selami amcanın geçmişine bir yolculuk yapmıştım. Onun tarafından da, bu gezinti iyi gelmiş gibi bir his uyandırdı içimde. O günden beri beni her gördüğünde, “Evlat, arayı soğutma takibe devam” diye inceden de bir gönderme yapar dı.

Şarkının bitmesiyle, balkona yönelmem bir olmuştu. Kapıyı açmamla birlikte temmuz ayının sıcaklığını tüm vücudumda hissediyordum. Derin derin nefes alıyor, her nefes alışta, denizden esen rüzgârın taşıdığı ve kucağıma bıraktığı kokuyu içime dolduruyordum. Bostanlının merkezinde, balıkçı parkını tam cepheden gören balkonumda etrafa göz gezdirirken, Selami amcanın elinde su şişesiyle beraber usulca çıkışına şahit oldum. Elinde poşet ya da herhangi bir şey olan insanlara sırnaşan sokağın müdavim kedisi, Selami amcayı da rahat bırakmıyordu. Ama Selami amca , kediyi hiç umursamaz bir tavırla yoluna devam ediyordu. Sırtı bana dönük olarak yürürken, bir ara elini selam verir gibi havaya kaldırdı; sanki ona baktığımı, onu izlediğimi farketmiş gibiydi. 

Kısık bir sesle söylediğim, “Uğurlar olsun Selami amca” sözcüğü, iki dudağımdan arasından sıyrılıp gökyüzüne saçıldı ve yok oldu… Herkesin ve her şeyin bir gün yok olacağı gibi…

Enver Karahan

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir